80 yıl önce 22 Haziran 1941’de Hitler Sovyetler Birliği’ne saldırdı

Bugün Batı, NATO Rusya ve Çin’e saldırmaya hazırlanıyor

Barış ALPER

BUNDAN 80 yıl önce, 22 Haziran 1941 senesinde Hitler orduları Sovyetlere saldırıya geçti. Şimdiye kadar tarihte insanlık dışı, barbarlık örneği görülmemiş; politik, ekonomik, ideolojik bir yıkım, imha ve yok etme savaşı başlamıştı. Alman ordusu 3,3 milyon askerle Baltık Denizi’nden Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir cephede ani, baskın bir saldırı düzenlemişti. “Barbarossa” adı verilen bu saldırıda “yıldırım savaş” anlayışıyla hızla batı, kuzey ve güneyden Moskova’ya ulaşılacaktı.

I.Dünya Savaşı, Sovyetlere bu saldırı ile yeni bir boyut kazanmış, gerçek hedefine, Hitler’in “Yahudi-Bolşevik” güç dediği komünizmi yok etmeye yönelmişti. II. Dünya Savaşı 1 Eylül 1939’da Hitler’in Polonya’ya saldırısıyla başlamış, kısa zamanda Polonya’yı zapt ettikten sonra Hitler savaşı doğuda sürdürmeyi durdurarak batıya yönelmişti. Çünkü Sovyetlerle Hitler arasında Ağustos 1939’da imzalanmış olan “Saldırmazlık Paktı” ile Stalin esas olarak Sovyetlere yönelecek olan savaşı bir müddet Sovyetler ’den uzak tutmaya çalışmıştı.

 İngiltere önderliğindeki Batı Bloku Münih Antlaşması’ndan sonra saldırması için Hitler’e sürekli Doğuyu, Sovyetleri gösteriyordu. Stalin ise Batı Bloku’nu faşizme karşı birlikte davranmaya zorluyor, ama Batı buna yanaşmıyordu. Stalin de savaşı ve saldırıyı önleyebilmek için savaş isteyen faşist Almanya ile görüşme ve müzakere yolları aradı. “Saldırmazlık Paktı” bu koşullarda ortaya çıktı.

 Hitler ise Polonya işgalinden sonra “yıldırım hızıyla” Kuzey, Batı ve Güneydoğu Avrupa’ya saldırdı. Kısa zamanda Norveç ve Danimarka’yı, arkasından Fransa’yı, Benelüks ülkelerini, Yugoslavya ve Yunanistan’ı işgal etti. İngiltere’ye havadan yoğun saldırıya geçti. İngilizlerin direnişi karşısında İngiltere’ye hava indirimi yapmaktan vazgeçti. Ama Hava saldırısıyla İngiltere’ye nefes aldırtmadı. İtalyanlarla birlikte Kuzey Afrika’ya saldırdı. Burada da İngilizlerle karşı karşıya geldi.

 Hitlerin Güneydoğu Avrupa saldırısı Türkiye sınırında durdu. Hitler Türkiye’ye girmedi, zira Türkiye büyük ölçüde faşist Almanya’nın etkisi altına girmişti. O zaman Sovyetlerle Türkiye arasındaki “Dostluk ve Yardımlaşma Anlaşması” da bunda belli bir rol oynamıştır. Afrika seferinin başarısızlığı da belli bir katkı yapmıştır. Türkiye Almanya’ya savaş ilan eden en son ülkelerden biri olmuştur. Son anına kadar hep Sovyetlerin savaşı kaybetmesini ummuştur. Bu Alman taraflısı politika yüzünden bir ara Birleşmiş Milletler’in kuruluş toplantısına bile katılamamakla karşı karşıya kalmıştı. Savaş sonunda Türkiye Sovyetlerden kopup Batı Blokunun yanında ve içinde yer almaya başladı ve bugün içinde bulunduğumuz çıkmaz yola girmiş oldu.  

 Sovyetlere karşı “Yıldırım Savaşı”

 Batı, Kuzey ve Güneydoğu Avrupa’nın işgali tamamlanınca artık Sovyetlere saldırmak Hitler’in gündemindeydi. O gizlice Sovyet sınırına askeri birlikler yığıyordu. Sovyetler ve Stalin ise ülkenin batısında hiçbir askeri harekete girişmiyorlardı. Böyle bir hareketliliğin Hitler’e bir saldırı için fırsat vereceğinden çekiniyorlardı. “Saldırmazlık Paktı”nın asla bozan tarafı olmak istemiyorlardı ve bu Pakt’a harfiyen uyuyorlardı. Bu ise doğru bir tutum değildi. Stalin Hitler’in bir gün Sovyetlere saldıracağını çok iyi biliyordu. Çünkü Hitler sürekli Alman halkına “yaşam alanı”nın Doğuda Sovyetler ’de gördüğünü açıklıyordu. Alman halkının yaşamak için Ukrayna’nın buğday ambarına, Bakü’nün petrol yataklarına sahip olması gerektiğini ilan ediyordu. Savaşın eninde sonunda Sovyetlere yöneleceği apaçıktı.

 Bu durum bile “Pakt”a rağmen Sovyetlere Batı cephesinde sürekli bir askeri hazırlık yapılmasının gerekliliğini dayatıyordu. Hitler’in eline bir saldırı için neden vermemek adına bu askeri hazırlığın yapılmamış olmasının bedeli Sovyetler Birliği’ne çok pahalıya mal oldu. Bu Stalin’in yaptığı en büyük hatalardan biriydi. Faşistlerin ne sözüne ne de “Pakt”ına güvenilirdi. Kendisi hazırlık yapmadığı gibi, Hitler’in sınıra büyük bir askeri yığınak yapmakta olduğunun da farkına varılamadı. Alman komünistlerinin verdiği haberler dikkate alınmadı. Bu da büyük bir eksiklikti. 22 Haziran 1941’de Hitler saldırıya geçtiğinde artık her şey çok geçti.

 Karşısında hiçbir mukavemetle karşılaşmayan Hitler orduları “yıldırım hızıyla” ilerledi. Kısa bir zamanda kuzeyde Leningrad’a, doğuda Moskova’ya, güneydoğuda Stalingrad’a dayandılar. Ama buralarda durduruldular. Stalin Sovyet halkını ve kaynaklarını hızla harekete geçirdi, her şeyi “Anavatanı Savunmak” için seferber etti. Kısa zamanda güçlü bir savunma hattı oluşturuldu. Leningrad, Moskova ve Stalingrad düşmedi. Leningrad Operasında yapacağı balo Hitler’in kursağında kaldı. Bu şehirlerde halkın direnişi tarihe geçti. Direnişi büyütmek için cephe gerisinde kahramanca savaşan partizan birlikleri oluşturuldu. Hitler ordusu ilk yenilgisini Stalingrad’da aldı. Burada şaha kalkan Kızıl Ordu faşist Alman ordusunu önüne katıp 8 Mayıs 1945’de Berlin’de inine girdi, Hitler faşizmini yendi. Reichstag üzerine Kızıl Bayrak’ı dikti. İnsanlığı faşizm barbarlığından, kurulacak “bin yıllık’’ faşist imparatorluktan kurtardı.

 Hitler’in Sovyetlere saldırısıyla savaş yeni bir boyut kazanmıştı. Yoğun faşist saldırı ve tehdidi altında olan başta İngiltere ve ABD olmak üzere Batı Bloku kendileri gibi faşist saldırıya uğrayan Sovyetler Birliği ile birlikte faşizme karşı ortak bir cephe oluşturma gerektiğini gördü. Böylece tarihe “Antihitler Koalisyonu” olarak geçen Sovyetler, ABD ve İngiltere arasındaki antifaşist cephe oluştu. Bu II. Dünya savaşından çıkarılacak en önemli derslerden biridir. Faşizme karşı olan güçler aralarındaki politik ve ideolojik farklılıkları bir kenara bırakıp birleşmeden faşizm yenilmezdi. Bu dersin bugün Türkiye’de Erdoğan’ın faşizan tek adam rejimine karşı birleşemeyen muhalefetin kulağına küpe olmalıdır. Erdoğan’ı iktidarda tutan demokratik muhalif ve demokratik güçlerin birleşememesi, bir ittifak, cephe oluşturamamalarıdır.

 Faşizmin yenilmesinde Batıda faşistlere karşı ABD ve İngiltere öncülüğünde açılan ikinci cephenin de büyük katkıları olmuştur. Ama Batı cephesinin tüm katkılarına rağmen II. Dünya Savaşı’nın ana yükünü çeken Sovyetler Birliği olmuştur. 27 milyon Sovyet insanı hayatını kaybetmiştir. Bunun 14 milyonu sivil halktır, yaşlı, çocuk ve kadınlardır. Faşist ordular geçtikleri yerleri yapıp yıkmışlar, insanları kurşuna dizerek ilerlemişlerdi. Faşist barbarlığı tüm çıplaklığı ile ortaya sermişlerdir. Girdikleri her yerde Yahudileri, Sinti ve Romanları, komünistleri, eşcinselleri toplayıp temerküz kamplarında imha etmişlerdir. Katlettikleri Yahudilerin sayısı 6 milyonu bulmaktadır. Bunun için komünistlerin, antifaşistlerin bu savaştan çıkardıkları en büyük ders “Bir daha asla savaş!” belgisi olmuştur. II. Dünya savaşı sonunda Birleşmiş Milletler kurulmuş, “soykırım” insanlık suçu olarak kabul edilmiş, faşistler Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanmışlardır.

 Yeniden çalan savaş çanları

 I. Dünya Savaşı sonrasında esen demokratik antifaşist hava uzun sürmedi, süremezdi de. Çünkü “Antihitler Koalisyonu ”nu oluşturanlar; ekonomik, politik ve ideolojik olarak birbirine tamamen zıt ülkelerdi. Sosyalist ülkeler ve emperyalist ülkeler. Emperyalist ülkeler bir müddet sonra sosyalist ülkelere karşı saldırıya geçtiler. Ama sosyalizme karşı sıcak bir savaşı göze alamadılar. Dünya halkları artık savaş istemiyordu. Savaşmadan durmak ise emperyalizmin doğasına aykırıydı. Savaşlar sistem savaşına dönüşmüştü. İki sistemden biri diğerini yenecekti. İki sistem arasında kıyasıya her alanda, özellikle de silahlanma alanında bir rekabet başladı. Sıcak savaşların mümkün olduğunca kaçınıldığı bu döneme “Soğuk Savaş” dönemine geçildi. Politik, ideolojik, ekonomik, kültürel, insan hak ve özgürlükleri alanında kıyasıya bir savaş başladı. “Kim-kimi” savaşı “soğuk” sürüyordu. Ama silahlanma da alabildiğine tırmanıyordu. İki sistemin elinde dünyayı bir kaç kez yok edecek nükleer silahlar toplanmıştı. “Dehşet dengesi” denen bu silah dengesi ise yeni bir savaş demekti. Zira dengede olan iki güç savaşmadan, biri diğerini yok etmeden duramazdı. Bu “kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası”nın bir sonucu idi. Bu durum 1989 yılına kadar sürdü.  

 1989’da Sovyetler ve reel sosyalizm sistem savaşını kaybetti. Başta Gorbaçov olmak üzere oportünist Sovyet yöneticileri dünya barışını, insanlığı nükleer yok olmaktan koruma adına “dehşet dengesi”nin emperyalist blok lehine çözülmesini sağladılar. Artık dünya yeniden tek boyutlu kapitalist-emperyalist dünya idi. Bu kapitalist-emperyalist devletler arasında yeni bloklaşmalar oluşacak, bu bloklar birbirleriyle rekabete girişecek, aralarındaki sorunları ve dünyanın yeniden doğan güce göre paylaşımı için yeni bir dünya savaşına girişeceklerdi. Bu kapitalizmin doğasında olan bir yasallıktır. Bugün bu gelişmenin yaratacağı savaşın ayak sesleri gelmektedir.

 Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası ve savaş

 Kapitalist ülkelerin eşitsiz ekonomik ve politik gelişme yasası ilk kez Lenin tarafından 1915 yılında “Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine” adlı makalesinde formüle edilmiştir. Eşitsiz gelişme, kapitalizmin doğasında olan bir karakteridir. Kapitalin artan konsantrasyonu ve sentralizasyonu, tekelleşme ile eşitsiz gelişme sıçramalı bir karakter kazanır. Kapitalist gelişmeye sonradan geçmiş olan Almanya, Japonya gibi ülkeler teknolojik gelişmenin sonuçlarını hızla kullanarak kurdukları yeni modern üretim tesisleriyle rakiplerine hızla yaklaşırlar ve onları geçerler. Böylece gelişen ülkeler dünyada var olan mülkiyet ilişkileriyle çelişkiye düşerler. Bu çelişki dünyada var olan hammadde kaynaklarını ve pazarlarını yeniden paylaşımı mücadelesini gündeme getirir. Bu da ancak bir savaşla çözülebilir. Bu nedenle kapitalizmin eşitsiz gelişmesi dünya emperyalist savaşlarının dolaysız sebebini oluşturur. Oluşan yeni güce göre dünyanın yeniden paylaşımı savaştır.

 Lenin makalesinde bunu şu sözlerle ifade eder:

 “Sermaye, uluslararası ve tekelci hale gelmiştir. Dünya, bir avuç Büyük Güç, yani ulusların büyük yağmasında ve ezilmesinde başarılı olan güçler arasında bölünmüştür. Avrupa’nın dört büyük gücü —İngiltere, Fransa, Rusya ve Almanya… yeryüzeyinin… hemen hemen yarısına sahip olan sömürgeleri ellerinde tutmaktadırlar. Buna, bir “kurtuluş” savaşı vermekte olan yağmacılar tarafından, yani Japonya, Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından şu sırada parça parça edilmekte olan üç Asya devletini, Çin, Türkiye ve İran’ı ekleyin. Yarı-sömürge…  denebilecek bu üç Asya ülkesinde 360.000.000 insan vardır…

İşte yeryüzünün 1.000 milyon kadar insanının bir avuç Büyük Güç tarafından soyulması, kapitalizmin en yüksek gelişme döneminde böyle örgütlenmiştir…

 Kapitalizm altındaki bir Avrupa Birleşik Devletleri, sömürgeleri paylaşma anlaşmasıyla birdir. Oysa kapitalizm ortamında kuvvetten başka paylaşma temeli, paylaşma ilkesi yoktur. Bir multi milyoner, kapitalist bir ülkenin “ulusal gelirini”, “yatırılan sermayeye orantılı olarak” paylaşmak dışında… başkasıyla paylaşamaz. Kapitalizm, üretim araçlarında özel mülkiyet ve üretimde anarşidir… Bölüşüm “kuvvet oranının” dışında olamaz. Ve kuvvet, ekonomik gelişmenin ilerlemesiyle değişir. 1871’den sonra Almanya, Fransa ve İngiltere’den üç ya da dört kat daha hızlı güçlenmiş; Japonya ise, Rusya’dan hemen hemen on kat daha hızlı güçlenmiştir. Kapitalist bir devletin gerçek gücünün sınanmasında savaştan daha başka bir yol yoktur ve olamaz da. Savaş, özel mülkiyet ilkeleriyle çelişmez — tersine, bu ilkelerin doğrudan ve kaçınılmaz bir sonucudur. Kapitalizmin koşullarında tek tek girişimlerin, ya da tek tek devletlerin eşit ekonomik büyümesi olanak dışıdır. Kapitalizm koşullarında dönemsel olarak bozulan dengenin yeniden kurulmasında, sanayide bunalımdan ve siyasette de savaştan başka bir araç yoktur.”

Dünyada yeni bloklaşma: Rusya ve Çin’e karşı Batı ve NATO

 Lenin’in I. Dünya Savaşı koşullarında yaptığı analiz ve ortaya çıkarttığı “kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası” günümüzde özellikle ABD ve Çin, Nato ve Rusya arasında tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmaktadır. Reel sosyalizm çöktükten sonra reel sosyalist ülkelerin yağması hemen hemen 10 sene sürdü. Eski emperyalist ülkeler bu yağmadan semizlenerek çıktı. Ama kapitalizme yavaş yavaş ayak uyduran Çin ve Rusya ekonomik, teknolojik ve politik olarak güçlü bir gelişme içine girdiler. Özellikle Çin teknolojik olarak büyük bir sıçrama sağladı. Ucuz mal üreten Çin’den kaliteli, marka mal üreten ve yaratan, dünya pazarlarına giren, Afrika, Latin Amerika ve Asya’da hammadde ve Pazar alanları sağlayan, başta ABD ve Avrupa olmak üzere klasik emperyalist ülkelerle rekabete girebilen yeni bir Çin doğdu. Artık Çin bugün birçok alanda ABD’ye ve Avrupa’ya yetişmeye ve geçmeye başladı. Dünya pazarlarından pay istiyor.

 Çin’deki bu gelişme diken gibi ABD ve Avrupa’nın gözüne batmaktadır. Ama Çin’in daha birçok sorunları var. Tam olarak ABD ve Avrupa ile boy ölçüşecek durumda değil. ABD ve Avrupa, özellikle ABD Çin’in bu hızlı yükselişinin durdurulması gerektiğini, aksi takdirde ileride çok büyük sorunlar yaratabileceğini, yani bir dünya savaşı nedeni olabileceğini gündeme getirmektedir. Son G7 ve NATO toplantısının ana konusu Çin’in ve Rusya’nın nasıl durdurulabileceği sorunu idi. ABD tüm NATO güçlerinin Orta Doğu’dan, Afrika’dan ve diğer bölgelerden çekilerek Uzak Doğu’da Çin’e ve Doğu Avrupa’da Rusya’ya karşı konuşlanmasını istemekte ve müttefik ülkelerin “savunma” giderlerini arttırmasını dayatmaktadır. ABD bu konuda oldukça bir mesafe kat etmiş bulunmaktadır.

 Rusya teknolojik olarak Çin kadar bir sıçrama yapmış değil. Özellikle Putin ile birlikte ülkenin zenginlik kaynaklarının Batı tarafından yağmalanmasına son verilmesi ve NATO’nun Doğu Avrupa’ya sızma girişimlerine karşı çıkması, roket ve uzay teknolojisinde hâlâ üstünlüğü elde tutması ve yeni bir dünya gücü olarak ortaya çıkması Batı’nın hiç işine gelmedi. Özellikle Ukrayna’da Kırım ve Don Bas’da Batı’ya sınırlarını göstermesi Rusya’nın yeniden gemlenmesi gereken bir dünya gücü olduğunu gösterdi. Bunun üzerine NATO Doğu Avrupa’da Rusya’nın burnunun dibine asker yığmaya, sık sık manevralar yapmaya başladı. En son NATO’nun Baltık ülkelerini kapsayan “Defender 21” tatbikatı Rusya’ya açık bir tehditti. Doğu Avrupa’da politik güç paylaşımı hızla yeni bir dünya savaşına doğru gitmektedir.

Reel sosyalizm sonrasında dünyada oluşan Çin-Rusya ve Batı-Nato bloklaşması kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası gereği yeni bir dünya savaşı doğuracak niteliktedir. Tüm dünya kamuoyunun uyanık olması, II. Düya savaşından çıkarılacak derslerle emperyalist savaşlara, talan ve yağmalara, doğanın ve çevrenin tahribatına karşı çıkması gerekmektedir. Dünyayı yeni bir barbarlıktan kurtarmak halkların elindedir. Bu savaşta şu açık ki, savaş sonunda geriye yaşanacak bir dünya kalmayacaktır.

 Dünyadaki yeni bloklaşmalar ve Türkiye

 Türkiye bir Batı ve NATO ülkesi olarak bu bloklaşmada yeri belli, ama üslendiği işlev ve görevler yine taşeronluk ve jandarmalıktır. NATO toplantısında Erdoğan’ın Biden ile yaptığı bir buçuk saatlik toplantının özü; bu işlev ve görevleri üslenmesine yönelikti. Türkiye Orta Doğu’dan çekilecek olan ABD’nin yerini doldurmak, Orta Doğu’nun ABD adına onun jandarması olmak, Kırım konusunda Ukrayna’nın yanında yer almak ve Çin’de Uygur sorununu kaşıyarak ABD’nin insan hakları açısından Çin’e saldırmasının tabanını hazırlamaktır. Afganistan’da kalarak, Kabul havaalanının korunmasını üslenerek ise İŞİD ve El-Kaide’nin hedef tahtası haline gelmeyi şimdiden kabul etmektedir. Erdoğan lanet okunası bu pespaye görevleri üslenmeye çoktan hazır. Oysa üslenecek bu görevler Türkiye’yi hem içeride, hem bölgede, hem uluslararası ortamda başını büyük dertlere sokacak niteliktedir.

 Bir ara Uygurlarla Çin arasında dengeli bir politika götüren Türkiye Çin’den rahatlıkla aşı alabiliyor, halkını pandemiden koruma adımları atabiliyordu. İYİ Parti’nin Çin konsolosluğu önünde yaptığı Uygur protestosuyla Türkiye’nin aşı planı altüst oldu. Yine Ukrayna’ya İHA-SİHA’lar satarak, kesin Ukrayna’yı destekleyerek Rusya ile ilişkileri altüst etti. Rusya Türkiye’ye uçuşları kesti, paralı Rus turistlerin gelmesi hayal oldu. Batı’nın da turist göndermeyi reddetmesiyle turizm sektörü birden iflasın eşiğine geldi. Tüm dünya Afganistan’dan askerlerini çekerken Türkiye’nin orada kalması, ABD ve NATO adına yeni rizikolu görevler üstlenmesi hangi akla hizmettir, bir bilen yok!

Hele Orta Doğu’da ABD bekçiliğini üstlenmek Kürtlerle sürekli savaş içinde olmak, Kürt sorununda çözümsüzlük demektir. Bu Türkiye, Türk halkı için büyük bir felaket anlamına gelir. Türklerin Kürtlerle savaşmaktan bir çıkarı yoktur, ama kaybedecek çok şeyi vardır. Halklar arasına yüzyıllar sürecek düşmanlık tohumları ekilecektir. Türkiye’nin çıkarı savaşta, çatışmada değil barıştadır. Hem Kürtlerle, hem bölge halklarıyla dostluk ve barış içinde birlikte yaşamaktır.

 Son Biden görüşmesiyle Erdoğan Türkiye’yi yeni bir maceraya, felakete sürüklemektedir. Şimdi demokrasi güçlerinin önündeki ilk görev bunu önlemektir. Bunun için de Erdoğan’ın faşizan tek adam rejimine son vermektir. Bunun çaresi de II. Dünya savaşından çıkarılan doğru dersi uygulamaktır. Nasıl birbirine zıt ülkeler Hitler faşizmine karşı bir koalisyon kurduysa bugün de Türkiye’de HDP dâhil tüm muhalefet faşist Erdoğan’a karşı bir antifaşist cephede birleşmelidirler. Aksi takdirde Biden’ın da desteğini kazanan bir Erdoğan kolay kolay gitmez. Temerküz kamplarında doğan şu belgiyi asla akıldan çıkartmayalım: “Bir daha asla faşizm, asla savaş!” 

Bir cevap yazın