Haber / Yorum / Bildiri

Faşizm altında ve illegal koşullarda parti çalışması: “Separat” ve “Desantralizasyon” sorunu

GEÇTİĞİMİZ yüzyılın 30’lu ve 40’lı yılları dünyaya faşizmin meydan okuduğu yıllardı. Alman tekellerinin desteği ile 1933 yılında Almanya’da iktidarı ele geçiren Hitler hemen dünyayı ateşe vermek için yeni bir dünya savaşı hazırlığına girişti. Önce Almanya’da başta komünist partisi KPD olmak üzere yalnız işçi sınıfı ve emekçilerin örgüt ve partilerini değil, tüm demokratik ve liberal örgüt ve partileri yasakladı. En küçük direnişi barbarca bastırdı. Yahudiler, komünistler ve diğer faşizme karşı olan güçleri fiilen yok etmek için temerküz kamplarına topladı. Daha sonra işgal ettiği ülkelerde de aynı barbarlığı, terörü sürdürdü.

Komintern VII. Kongresi ve Halk Cephesi politikası

Hitler’in esas hedefi Sovyetler Birliği’ni ve Komintern’i yok etmekti. Planı önce Batı Avrupa’yı halledip, sonra Sovyetler’e yönelmekti. 1 Eylül 1939’da Polonya ve Batı Avrupa’ya, 22 Haziran 1941’de de Sovyetler Birliği’ne saldırdı. Milyonlarca insanın ölümüne, katline neden oldu. 8 Mayıs 1945’te de Sovyet, Amerikan ve diğer Anti-Hitler-Koalisyonu’na karşı yenilgiyi kabul edip teslim oldu. Faşizmin yenilmesinde esas yükü taşıyan Sovyetler oldu.

Hitler, Almanya’da ve işgal ettiği her ülkede terör estiriyordu, ama işçi ve emekçiler, antifaşist güçler de Hitler faşizmine karşı direniyordu. Bu direnişlerin merkezinde komünist partilerinin çalışmaları vardı. Ama bu çalışmalar eskisi gibi bir partinin yığınsal eylemleri şeklinde yapılamazdı. Faşizm koşullarında başka çalışma yol ve biçimleri gerektiriyordu. Bu yol ve biçimin ne olduğu 1935’de toplanan Komintern’in VII. Kongresinde ele alındı, tartışıldı ve faşizme karşı olan diğer güçlerle birlikte Halk Cepheleri’nin kurulmasına karar verildi. Halk Cephesi politikası somut koşullara göre değişik biçimler alarak bugüne kadar geldi ve özü komünistlerin ve devrimcilerin ittifak ve eylem birliği politikalarında hâlâ geçerlidir.

Bu antifaşist çalışmaların merkezinde olacak olan komünistlerin de faşizm koşullarında çalışmalarını kökten değiştirmesi gerekiyordu. Parti yasaklanmış, kapatılmıştı. Legal çalışmalar sona ermişti. Çalışmalar artık illegal yapılacaktı. İllegal koşullarda örgütler merkezi, santral olarak yukardan verilecek direktiflerle değil, her parti birimi, hücre genel politikayı, Halk Cephesi politikasını kendi alan ve bölgesinde “başına buyruk” çalışmalarla uygulamakla görevlidir. Bir dış ülkede olan merkezle bağlar çok zayıftır, pamuk ipliği gibidir. Bu parti birimlerini faşist polis aparatından korumak ve tutuklamaları minimuma indirmek veya önlemek için zorunludur. Bu çalışma biçimine merkezi, santral çalışma biçiminin karşıtı olan “adem-i merkezi” veya “desantral” çalışma biçimi denir. Bu anlayışla Batı Avrupa’da komünistler hem kendilerini korumuşlar, hem de Halk Cephesi anlayışıyla Faşizme yer yer ağır darbeler indirebilmişlerdir.

Düzeltilen “separat” ve “desantralizasyon” anlayışı

30’lu yılların ikinci yarısında geçerli olan bu çalışma anlayışı Türkiye’de “separat” veya “desantralizasyon” olarak adlandırılmış, ama bunlar partinin likidasyonu, dağıtılması olarak anlaşılmış ve parti çalışmaları büyük ölçüde yapılamaz hale gelmiştir. Şimdiye kadar yukardan, merkezden, Moskova’dan gelen direktiflerle çalışmaya alışmış parti birimleri “kendi başlarına” inisiyatifi ele alıp tek kişi olarak veya küçük birimler halinde Halk Cephesi politikasını hayata geçirememişlerdir. Var olan legal örgütleri, onların içinde çalışma olanaklarını değerlendirememişler, çalışamaz duruma gelmişler ve fiilen o partinin dağınıklığına neden olmuşlardır.

Bu durum karşısında Komintern 1939 senesinde Türkiye Komünist Partisi’ne faşizm altında illegal koşullarda nasıl çalışılacağı ile ilgili yeni bir önerge göndermiştir. Hem o günün dünya ve Türkiye koşullarını anlamak, hem Komintern’in Kemalizmin emperyalizm karşısında nasıl iki yüzlü bir tavır aldığını görmek ve hâlâ illegal olan partimizin bugünkü çalışmaları için ders çıkarmak bakımından önemli olduğunu düşünerek Komintern’in o zamanki önergesini aşağıda yayınlıyoruz. Partimizin 103. Yıl kutlamasında da bu konu ele alınmış, desantralize çalışma yöntemi vurgulanmış, her yoldaşın “başına buyruk” kendi çevresini taraması, legal olanakları değerlendirmesi öngörülmüş, böylece partiyi güçlendirmenin, cephe, ittifak politikasını hayata geçirmenin olanakları vurgulanmıştı. Komintern’in o zamanki önerileri bugünkü çalışmalara ışık tutacak niteliktedir.

Komintern’in Türkiye meselesi üzerine tezleri

Türkiye Meselesi Üzerine Tezler

1. Avrupa’nın en büyük kapitalist ülkelerini saran bugünkü savaş emperyalist, gerici, haksız bir savaştır. Bu savaş, İngiltere ve Fransa’nın emperyalistleri tarafından soygunla ele geçirdiklerini korumak ve yeni gasplar hedefiyle, Almanya’nın emperyalistleri tarafından ise sömürgeler, hammadde pazarları, nüfuz alanları ele geçirmek için yürütülüyor. Savaşa henüz dolaysızca girmemiş olan diğer emperyalist güçler (mesela ABD, İtalya) bu savaşa katılımlarını sözüm ona tarafsızlıkla gizliyorlar; bu, savaşan güçlere askeri sevkiyatlarla delice kârlar edinmeye imkân veriyor. Bunlar, savaşa dolaysızca girmek için sadece kendileri için uygun anı bekliyorlar.

2. 1914–1918 savaşı sırasında olduğu gibi emperyalistler ve onların ajanları savaşın gerçek hedeflerini halk kitlelerinden mümkün olan her yolla gizlemeye çalışıyorlar. Halk kitlelerinin barış ve hürriyet istediklerini gördüklerinden, halk kitlelerini demagojik ve kinik bir şekilde bu savaşı “halkların hürriyeti” ve “demokrasi” için, “hitlerciliğe karşı” vb. yürüttüklerine ikna etmeye çalışıyorlar, oysa halk kitlelerinin üzerine yeni bir kuvvetle baskı yağdırıyor, demokratik hak ve hürriyetlerin son kalıntılarını yok ediyor, devrimci işçi sınıfına, komünist partilere karşı takibatı şiddetlendiriyorlar.

3. Ayaklarının altındaki, gene derin bir krize batmış olan çürüyen kapitalizmin istikrarsız zemini titremekte olan emperyalistler, onların elleriyle savaşarak kendilerine dünyada hâkimiyet kurmak için bu savaşta mümkün olduğunca çok sayıda halkı kendi taraflarına çekmek istiyorlar. Emperyalistler halklara her zaman, kendi emperyalist planlarını gerçekleştirmek için harcanacak insanlar gözüyle bakmışlardır.

4. Tam da bu yüzden emperyalistler, kapitalizmin kaçınılmaz yol arkadaşı olan savaşı düşünmeyi hiç bırakmadan, Türkiye’de entrikalarını devamlı şiddetlendirmekte, Türkiye halkını, ülkenin iktisadi kaynaklarını ve stratejik durumunu kendi soyguncu, halk düşmanı menfaatlerinde kullanmak için Türkiye’yi bağımsızlığından yoksun kılmaya, iradesini her şekilde ezmeye, onu kendi ellerinde iradesiz bir silah, bir oyuncak haline getirmeye çalışmaktadırlar.

Türkiye halkının milli bağımsızlığını kazanmasından sonraki yıllar boyunca emperyalistler (İngilizler, Fransızlar, Almanlar) bu istikamette çabalarını hiç bırakmadılar. Ülkenin iktisadına nüfuz ettiler, Türkiye’yi iktisadi olarak kendilerine bağımlı kılmaya çalıştılar. Bu, her şeyden önce, Türkiye’ye verilen büyük kredilerde, Türkiye’nin eski borçları kabul etmesinde, emperyalistlerin Türkiye’nin dış ticaretinde hâkim pozisyon kazanmalarında vb. ifadesini bulur.

5. Türkiye’nin hâkim sınıfları sultan zamanında da Türkiye halkını emperyalistlerin menfaatleri için savaşa sürüyorlardı. 1910–1911–1912 yıllarında böyle olmuştu, 1914–1918 yıllarında böyle olmuştu, hiçbir suçu olmayan yüz binlerce Türkiyeli köylü, işçi, aydın, canlarını Alman emperyalistlerinin soyguncu amaçları için verdiler.

6. Türkiye halkı, kendi menfaatleri için savaştığını, haklı bir dava uğruna dövüştüğünü, kanını akıttığını sadece tek bir savaşta biliyordu. Bu, 1919–1922 bağımsızlık savaşında, emperyalistlere karşı savaştaydı. Türkiye halkı, Türkiye topraklarını istila eden İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan emperyalistlerine karşı amansız savaşta bağımsızlığını kazandı. Ama bu bağımsızlığın emin bir şekilde müdafaasını temin edemedi, zira savaşın bitmesinden sonra satılık, şerefsiz, halk düşmanı, hain unsurlar (kompradorlar, İngiliz sterlinini ana vatanlarından daha değerli gören İstanbul, İzmir, Adana’nın tacirleri, borsa simsarları ve gerici basın simsarları, başlarındaki fesin yerine yürekleri kanayarak şapkayı geçiren saltanat devrimin kodamanları ve bu türden başkaları), cumhuriyete karşı entrikalar yürüterek, cumhuriyete karşı emperyalistlerle her tür kumpasa girişerek, vatanlarını bozuk para gibi pazarlık ederek, kendi sosyal durumlarını korumayı başardılar. Emperyalistler, bu unsurları kullanarak, Türkiye’de kendi aralarında rekabete tutuştular, kendilerine yeni yuvalar örmeye, nüfuzlarını bakan koltuklarına, genelkurmaya ve halk partisinin yönetici organlarına kadar yaymaya çalıştılar. Bu adamları aracılığıyla emperyalistlerin kampındaki ihtilafları Türkiye’nin siyasi arenasına da sürdüler ve ülkede kendi siyasi nüfuzlarını güçlendirmeyi, böylece Türkiye’de kendi avantajlarına dış ve iç siyaset telkin etmeyi başardılar.

7. Emperyalistler, kendi halklarının arkasından kumpaslar tezgâhlayan bu şerefsiz unsurları kullanırlarken, Türkiye’yi tekrar bağımsızlığından etmek düşüncesini de bırakmamışlardır. Bunu teyit eden açık olgular şunlardır: milli kurtuluş savaşı sırasında Anzavur’un seferi, Delibaş ayaklanması, sonra Kürt ayaklanmaları, Karabekir grubunun İngiliz ve Fransız emperyalistleri tarafından esinlenen gerici darbe kumpası ve girişimi, 1931’de Menemen’deki gerici ayaklanma, Fethi Bey tarafından örgütlenen, İngiliz parasıyla kurulan ve Türkiye’yi daha 1931’de Britanya İmparatorluğu’nun iradesiz bir eklentisi haline getirmek amacı güden “Serbest Fırka”, vb. Bu olgulara, 1937–1938 yıllarında Alman emperyalistlerinin yardımıyla Türkiye’yi Alman sanayiinin zirai bir uzantısı haline getirmeye, onu esasen bir Alman sömürgesine çevirmeye çalışan Kaya vb. nin Germanofil grubunun girişimlerini de eklemek gerek.

8. Türkiye’yi emperyalizm ve gericilik karşısında tam bir kapitülasyona sürüklemeye yönelik bütün bu girişimler, şu ana kadar başarıyla taçlanmadı, zira Türkiye burjuvazisi içinde güçlü anglofil, frankofil ve germanofil grupların mevcudiyetine rağmen Türkiye halkı, onun işçi sınıfı, köylülüğü, aydınları ve ilerici burjuvazinin bir kısmı, emperyalistlerin ve gericiliğin saldırılarını hep tam zamanında savuşturmuşlardır. Kudretli SSCB tarafından yürütülen kararlı ve tutarlı barış ve küçük halkları savunma siyaseti ve Sovyet ve Türkiye halkları arasında dostluk ilişkileri de emperyalistlerin elini kolunu bağlayarak Türkiye halkının ülkenin milli bağımsızlığı mücadelesine devamlı surette katkıda bulunmuştur.

Türkiye burjuvazisi tarafından gerçekleştirilen Kemalist devrim, bir tepeden devrimdi. Kitlelerin emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesinin önderliğini yapan burjuvazi, bu mücadele sürerken ortaya çıkan halk hareketinden korkuya kapılarak kendi halkına, işçilere ve köylülere darbeler yöneltti. Devrimden sonra birtakım reformlar yürütürken de emekçilerin, kapitalistler ve yarı-feodal toprak ağalarının amansız sömürüsü yüzünden halsiz düşmüş emekçilerin durumunu kökten değiştirmek için ciddi tedbirler almak yoluna gitmeyi arzu etmediler, gizlenen ama entrikalarına devam eden gericilerin karşısına kararlı bir şekilde çıkmaktan korktular, yabancı sermaye ile ciddi ve kararlı bir şekilde mücadele etmeyi istemediler. Bu burjuvazi, ülkede emperyalizm karşısında kapitülasyon için ön şartları yarattı. Bu ikili karakteri onu bir taraftan milli menfaatler için, ülkede tekel olan hâkim konumlarını korumak aşkına emperyalistlere karşı direnişe, diğer yandan da kendi dar sınıf menfaatleri için, kâr aşkına ve kapitalizmi tahkim etmek amacıyla emperyalistlerle pazarlığa itiyordu; bu ikili karakter, dış siyaset alanında sürekli zikzaklara ve içeride de ağır bir baskı rejimine yol açtı.

9. Türkiye halkı, yurdunun bağımsızlığı için öne atılıyor; bu bağımsızlıktan Türkiye’nin hür, kendi başına, emperyalistlerden bağımsız gelişmesini anlıyor. Böyle bir bağımsızlık, bütün halka geniş demokratik hak ve hürriyetler sunulmasını, gericilerin ve emperyalistlerin yandaşlarının ellerinden her tür hakkın alınmasını, emekçilerin maddi ve kültürel durumlarının istikrarlı bir şekilde iyileştirilmesini, bir tarım devrimini, halkın Türkiye’nin ortak davası için mücadelede, barış ve halkların hürriyeti mücadelesinde kenetlenmesini öngörür.

Gerici burjuvazi, bağımsızlıktan yana olduğunu bağırırken, bağımsızlıktan kastettiği tamamen başka bir şeydir. O, Türkiye halkından bağımsızlık ister. Böyle bir bağımsızlık, emekçiler için bütün hak ve hürriyetlerin yok edilmesini, gerici kanunların, devrimci işçilere, komünistlere karşı zulmün getirilmesini, kapitalistlerin ve toprak ağalarının emekçi kitlelerin hayat seviyesine taarruzunu, bu arada gericilerin cesaretlendirilmesini, barış ve halkların hürriyeti davasına ihaneti öngörür.

Türkiye burjuvazisinin halktan bu bağımsızlığı, onun İngiltere ve Fransa emperyalistleriyle son derece gerici, halk düşmanı bir karşılıklı yardım anlaşması imzalamasına imkân verdi. Bu anlaşma, barışın vasıtası değil, savaşın silahıdır. İngiltere ve Fransa emperyalizmi bu suretle Türkiye halkına ciddi bir darbe indirmeyi başardı: bu anlaşmanın imzalanması neticesinde Türkiye, dış siyasetindeki bağımsızlığını kaybetti; artık İngiliz ve Fransız savaş kundakçılarının elinde, her an Balkanlar’da bir savaş tutuşturmak için kullanılabilir. Türkiye hükümeti, Türkiye’nin yardımıyla SSCB ve Almanya arasına bir kama sürmeye çalışan İngiliz ve Fransız savaş kışkırtıcıları tarafından kullanılmış bulunuyor. Stalin’in bilgece dış siyasetini izleyen SSCB, bütün dünyanın karşısında, savaş kışkırtıcılarının bu sinsice planını ortaya sermiştir.

10. İngiltere ve Fransa’nın emperyalistleri, Avrupa’da Almanya’ya karşı bir savaş çıkardılar, Akdeniz’de ve yerkürenin başka yerlerinde savaş çıkarmak için de zemin hazırlamaya başladılar. Bu şartlarda Türkiye için biricik doğru tutumun halkını emperyalistler tarafından tezgâhlanan bir savaştan uzak tutmak siyaseti olduğu, en parlak örneğini büyük SSCB’nin verdiği bu siyaset olduğu açıktır.

Savaş kundakçıları, SSCB ile Almanya arasında bir savaşı mümkün olan her tür araçla kışkırtmayı amaçlıyorlardı. Ama SSCB, tutarlı barış siyasetiyle, Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamasıyla, savaş kundakçılarının planlarını bozdu. Halkları kurtuluş savaşı için esinlendiren, gücünü sürekli tahkim eden ve halklarının maddi ve kültürel kazanımlarını katlayan SSCB, dünyanın üzerinde eskisi gibi dimdik bir kaya halinde yükseliyor. SSCB, batı Ukrayna ve batı Belarusya’nın kaderleri Polonyalı kapitalistlerin ve toprak ağalarının boyunduruğuna ve keyfiyetine terk edilmiş halklarını özgürleştirerek, Baltıkların küçük ülkeleriyle karşılıklı yardım anlaşmaları imzalayarak, Moğolistan Cumhuriyeti ile anlaşmasını kararlılıkla yerine getirerek, barışa olan sadakatini, küçük ve zayıf halkların yardımına her an koşmaya hazır oluşunu, imzaladığı anlaşmalardaki yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirdiğini bir kez daha gösterdi. Türkiye halkı, daha milli kurtuluş savaşı döneminden beri, milli bağımsızlık mücadelesinde Türkiye halkına yardım eden büyük SSCB’nin dostluğunun içtenliğini devamlı ve birinci elden yaşıyor ve inanıyor. Türkiye halkının dostu olmuş, olan ve dostu kalacak biricik devlet, SSCB’dir.

11. Eğer Türkiye halkı, ülkede halk için geniş bir demokrasi ve hürriyetleri kazanabilseydi, Türkiye için bir rezalet olan İngiliz ve Fransız savaş kundakçılarıyla anlaşmanın imzalanmasına asla izin vermezdi. Cumhuriyetin mevcut bulunduğu 16 sene boyunca burjuvazi halkı en amansız baskılar altında tutmayı, onu siyasi hayattan uzak tutmayı başardı. Burjuvazi şimdi, İngiltere ve Fransa ile karşılıklı yardım anlaşmasının imzalanmasından sonra, emekçiler bu nefret ettikleri anlaşmaya karşı, milli bağımsızlık davasına yapılan ihanete karşı, gerici kanunlara, ülkede hâkim polis terörüne karşı, hürriyet ve emekçilerin en geniş haklarının sağlanması için vb. serbestçe tek bir söz söyleyemesinler diye halkın üzerine baskıları daha büyük bir kuvvetle saldı. Bugün spekülasyon, pahalılık, işsizlik, demokratik basına karşı baskı, orduda demokratik unsurlara şehirlerin ve köylerin işçi, emekçilerine zulmedilmesi, hiç olmadığı kadar şiddetlenmiştir. Gericiliğin taarruzu, ifadesini, işgününün uzatılmasında, ücretlerin düşürülmesinde, iş kanununun etrafından dolanılmasında, tarım reformu hazırlıkları çalışmasına son verilmesinde vb. de buluyor. Bu taarruzun en açık ifadesi, anti-Sovyet kampanyasında, ara seçimlerde parlamentoya anglofil ve frankofil Rauf türünden ve diğer son derece gerici kimselerin girmesinde de bulunuyor.

12. Türkiye’de Avrupa’daki savaşla, Türkiye burjuvazisinin savaşmakta olan İngiltere ve Fransa burjuvazisi kampına açıktan geçmesiyle ve ülke içinde gericiliğin şiddetlendirilmesiyle meydana gelen yeni ortaya çıkan şartlarda, Türkiye işçi sınıfı, onun Komünist Partisi, sorumluluk gerektiren yeni görevlerle karşı karşıyadır. Türkiye Komünist Partisi, taktiğini düzeltmeli ve partiyi, faaliyetlerini aktive etmek için ayakları üzerine dikmelidir. İşçi sınıfı, şehir ve köy emekçilerinin ve aydınların bu mücadelesine önderlik etmelidir. İşçi sınıfının, Komünist Partisi’nin, burjuvazinin Halk Partisi içindeki ve dışındaki ilerici çevreleriyle ilişkileri meselesi, her şeyden önce, bu çevrelerin emperyalist savaşa karşı, halka demokratik hak ve hürriyetlerin sunulması ve SSCB ile samimi ilişkilerin tesisi mücadelesine yaklaşımıyla tayin olunur.

Komünist Partisi, gerçek ve militan bir halk cephesi için mücadele ederken, onu aşağıdan yukarıya, kitleleri milli bağımsızlığın sağlanması için, emperyalist savaşa, burjuva gericiliğine karşı ve Halk Partisi’nin halkı savaşa iten en tepesine karşı mücadeleye seferber etmek yoluyla kurmalıdır.

Komünist Partisi, işçi sınıfını mücadele için örgütlerken, işçi sınıfından korkan ve onun ülkenin siyasi hayatına katılımına set vurmaya çalışan burjuvazinin, tam da Türkiye işçi sınıfının sayısal olarak devasa büyümesinin, bilinç seviyesinin yükselmesinin ve işçilerin mücadelesinin son yıllarda güçlenmesinin neticesi olarak, [işçi sınıfının] örgütlenmesini her türlü yoldan engellemekte olduğu olgusundan yola çıkmalıdır. En büyük musibet, Türkiye işçi sınıfının örgütsüzlüğü, bölünmüşlüğüdür. Bu yüzden, Komünist Partisi’nin en ertelenemez görevi, işçilerin bütün ülkede, Türkiye işçilerinin güçlü, tek bir sendikal teşkilatını yaratma mücadelesini örgütlemektir. Bunun yanında, işçi karşılıklı yardım sandıkları, sigorta cemiyetleri, işçi kooperatifleri vb. yaratmak da zaruridir. Komünistler, işçilerle böyle bağlar tesis ederken, işçilerin gündelik talepleri için mücadelesini de her tür araçla geliştirmeli, mücadelenin bugünkü şartlarına denk düşen ve aynı zamanda işçilerin en hayati talepleri olan sloganlar ileri sürmelidir.

Komünist Partisi, işçi sınıfını tek bir militan cephe içinde örgütlemeli, işçileri aktif ve etkin bir siyasi mücadeleye çekmeli ve işçi sınıfının etrafında müttefiklerini, her şeyden önce köylülüğü de kenetlemelidir.

Komünist Partisi’nin köylülerle ilişki kurması, Türkiye’nin gerçek durumunu, fakir köylülüğün sefaletinin sebeplerini köylere de yaymak için işçi aktivistlerini, şehre gelmiş köylüleri vb. kullanması, köylülere feci durumlarını iyileştirme mücadelesinin yolunu göstermesi zaruridir. Köylerde köylü kooperatifleri örgütlerken köylülere tefecilerin ve toprak ağalarının esaretini ortak mücadeleyle, faiz borçlarını iptal ederek, vergileri düşürerek, toprağa sahip olarak vb. ortadan kaldırabileceklerini izah etmek zaruridir.

13. Türkiye Komünist Partisi, işçi sınıfının kendi sınıf menfaatleri ve bütün halkı için bağımsız mücadelesini Türkiye’nin diğer sınıfların ve tabakaların mücadelesinden bağımsız olarak örgütleyerek, bağımsız bir şekilde ortaya çıkmalıdır. Türkiye Komünist Partisi’nin bağımsız tutumu, bütün Türkiye halkının gözlerinde açık olmalıdır. Komintern’in VII. Kongre çizgisini zamanında doğru olarak anlayamayan, daha sonra da bu çizgiyi hayata geçirmeyi başaramayan Komünist Partisi, polis terörü şartlarında, keza parti yönetimindeki kimi unsurların ihanetinin neticesi olarak, Türkiye Komünist Partisi’nin bütün faaliyetlerinde doğal olarak yansıyan bir örgütsel bölünmüşlük durumunda kaldı. Mevcut durumda Komünist Partisi’nin önünde şu ertelenemez görevler bulunmaktadır: 1) kendi bağımsız siyasi tutumunu kitlelere açık ve net olarak anlatmak: halkla, Türkiye’nin bağımsızlığına ağır darbeler vuran ve Türkiye halkını İngiltere-Fransa emperyalistlerinin canice savaş siyasetiyle bağlayan burjuvazinin siyasetiyle arasında hiçbir ortak yan olmadığını söylemek; 2) merkezde ve bölgelerde, parti örgütlerini parti tüzüğüne uygun olarak aşağıdan yukarıya doğru örgütlü bir şekilde yaratmak; 3) kendi sürekli illegal [yayın] organını yeniden ayağa kaldırmak, şartlar gerektirdiğinde zaman zaman (partinin legal çalışmasını tahrip etmeyecek) bildiriler çıkarmak; 4) halk evlerinde, kulüplerde, kooperatiflerde, sportif örgütlerde, zanaatçı odalarında vb. kitleler arasında çalışmayı güçlendirmek; 5) komsomol örgütünü yeniden ayağa kaldırmak; 6) saflarına sızan sınıf düşmanı troçkist ajanları ve “muhalefet” kalıntılarını temizlemek, her tür ödlek, teslimiyetçi ve haini partiden atmak.

14. Komünist Partisi, mevcut şartlarda şu sloganları ileri sürmelidir:

1) Demokratik hürriyetler: basın hürriyeti, söz hürriyeti, toplanma, grev, örgütlenme vb. hürriyeti.

2) Bütün gerici kanunların iptali.

3) Devrimci siyasi tutuklulara genel af.

4) Kahrolsun spekülatörler, savaş çapulcuları, kahrolsun pahalılık.

5) Bütün işçiler için bir çalışma kanunu. Ücretleri artırılsın.

6) Milli azınlıkların hakları verilsin.

7) Savaş silahı olan İngiltere-Fransa-Türkiye anlaşması yırtılıp atılsın.

8) Kahrolsun yabancı emperyalist sermaye.

9) SSCB ile karşılıklı yardım anlaşması imzalayalım.

10) Yaşasın bağımsız Türkiye’nin dostu Sovyetler Birliği.

11) Kahrolsun emperyalist savaş ve kapitalist gericilik.

12) Kahrolsun Türkiye halkını emperyalist savaşa iten burjuvazi. Halklara barış! Emekçilere ekmek, hak ve hürriyet!

Bir yanıt yazın