Meşruiyetini halktan değil ABD ve Avrupa emperyalizminden alan Erdoğan halka ve karşıtlarına keyfi uygulamada sınır tanımıyor
Mümin TOPRAK
İSTANBUL Büyükşehir Belediyesi’nde “402 üyeli suç örgütü” kurmak ve yönetmekle suçlanan İmamoğlu hakkında iddianame nihayet çıktı. Yolsuzluk yapmak, rüşvet almak, irtikap suçu işlemek, görevi şahsi çıkarlar için suistimal etmek gibi suçları işlemek için suç örgütü kurduğu ve yönettiği iddia edilen İmamoğlu’na 2 bin 352 yıla kadar hapis cezası istenmektedir.
İster AKP’li ister CHP’li belediye olsun yolsuzluklar cezasız kalmamalı
Önce şunu belirtmek gerekir: kim ve hangi partiden olursa olsun görevini kötüye kullanan, rüşvet alan, yolsuzluk yapan, “çete” kuran herkes, İmamoğlu da olsa, Erdoğan da olsa, hakkında hemen işlem yapılmalı, soruşturma açılmalı, cezası ne ise çekmelidir. Burada CHP’li belediye, AKP’li belediye diye bir ayırım asla yapılamaz. Suç suçtur, işleyen cezasız kalamaz.
Genellikle kamuoyunda bir kanı vardır. Belediyeler arpalıktır, rüşvet ve yolsuzluk yuvasıdır. CHP’lisi de AKP’lisi de aynıdır. Doğrudur, ama bazı farklılıklar da vardır, Yine toplumda, özellikle kendine sol, demokrat diyen kesimlerde AKP’li yapar, ama CHP’li yapmaz veya yapmamalı gibi bir anlayış ve beklenti de vardır. Bu beklentinin önemli bir nedeni de AKP’nin yolsuzluklarının açıkça ayyuka çıkmış olmasıdır. Davutoğlu başbakanken ve yolsuzluklarla mücadele, “şeffaflık” için bir “siyasi etik” yasası çıkartmaya hazırlanırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan ona, “bu yasayı çıkarırsan il, ilçe başkanı bulamazsın” diyerek yasayı çıkartmamıştı. O zaman bu kamuoyunda AKP’nin hükümette, belediyelerde yolsuzlukları onayladğı şeklinde yorumlanmıştı. Herkes CHP belediyeleri daha temizdir gibi bir inanca sahipti. Bu ise doğru değildir.
Siyasi amaçla yolsuzluk çamuru atmak
AKP de, CHP de burjuvazinin farklı kanatlarının partileridir. AKP’li kadrolar politikayı sırf kendi çıkarları için yaparlar. Bu kesindir. CHP’li kadrolar da politikayı daha çok kendi çıkarları için yaparlar. Bu nedendir ki mesela CHP’li bir belediye başkanı (Aydın’da olduğu gibi) bazen bir gecede AKP’ye geçebilmekte, orada politikaya devam edebilmektedir. Ama CHP’de kendi çıkarlarından çok ülkenin çıkarlarını düşünen 68 Hareketinden, Dev-Genç ve Dev-Yol’dan gelen idealist kadrolar da vardır. Bu konuda CHP bir yere kadar AKP’den ayrılır. Ama tek başına ülkenin çıkarlarını düşünen ve bunun için fedakârlık yapmaya hazır olan ve farkındalık yaratan kadrolar ise gerçek sol ve demokratik, sosyalist ve komünist kadrolardır.
Ama hangi partiden olursa olsun birinin, hele muktedir olanın rakibini bertaraf etmek için “olur-olmaz” yolsuzluk iddiaları ortaya atması ise asla kabul edilemez. Yolsuzluk somut bir suçtur, somut olarak ortaya konması gerekir. Bu yapılamaz, rakibini politik olarak saf dışı etmek için bir “yolsuzluk kampanya”sına dönüşürse bu durumda akla ilk gelen bunun siyasi bir kampanya olduğudur. İmamoğlu tutuklanması ve davasında da, kamuoyu böyle bir durumla karşı karşıyadır. Somut bir yolsuzluk suçlaması yok, bazı gizli tanık ve itirafçıların yaptıkları “iftiralar” var. İmamoğlu’nun siyasi hayatına son vermek için ise atılan adımlar çok. Şimdi mahkemenin titizlikle çalışıp sapla samanı, gerçekle iftirayı, doğru ile yalanı birbirinden ayırması gerekmektedir. Siyasileşmiş bir yargının bunu yapıp yapmayacağı ise ayrı bir sorun.
İmamoğlu iddianamesi davanın “yolsuzluk” değil, “siyasi” olduğunun açık göstergesi mi?
Şimdi İmamoğlu hakkında iddianame çıktı: 3741 sayfa, eklerle beraber 3900, yaklaşık 4 bin sayfa. Hakimlerin bunu 15 günde okuyup kabul veya reddetmesi gerekiyor. Bu ise madden mümkün değil. Başından mahkemenin bu iddianameyi “okumadan”, daha doğrusu “incelemeden” kabul edeceği anlamına gelmektedir. Bu da insanın aklına bu davanın yolsuzluklarla mücadeleden çok siyasi bir dava olduğunu getirmektedir. Nitekim 4000 sayfalık bir iddianamenin hukukçular tarafından incelenmesi, barındırdığı çelişkilerin, tutarsızlıkların ortaya konması, doğru olmayan iddiaların çürütülmesi için “İstanbul iddianamesi” adıyla açılan bir sosyal medya hesabı ve internet sitesine erişim engeli getirildi. Gerekçesi de “milli güvenlik” ve “kamu düzeninin korunması”dır.
Şimdi sormak gerekmez mi? İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in denetiminde hazırlanan, kontrol edilen ve tanıtılan bir iddianamenin internette eleştirilmesi, incelenmesi “milli güvenlik”e ve “kamu düzeni”ne ne gibi bir tehdit oluşturabilir? Burada açık bir ard niyet göze çarpmaktadır. Bir yandan İmamoğlu ve çevresinin iddianameyi eleştirisinden çekinen Başsavcı diğer yandan açıkça hazırlattığı iddianamenin sağlam temellere, gerçek verilere dayandığından emin olmadığını göstermektedir. Komuoyunun iddianamenin başından çürük ve çelişkilerle dolu olduğunu öğrenmesini istemiyor. Davanın siyasi bir dava olduğunun, hedefin Erdoğan rakiplerinin siyasi hayatına son verilmesi, tasfiye edilmesi ve Erdoğan’ın ölünceye kadar başkan kalmasının sağlanması olduğunun ortaya çıkmasını, anlaşılmasını istemiyor. Ama ok yaydan çıktı. İddianame Erdoğan’ın gerçek hedefinin İstanbul Belediyesi’ni kendisinden iki kez arka arkaya alan rakibi İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı’nı da elinden almasını engellemektir.
İddianameden CHP’yi kapatma “bildirimi” çıktı
İddianamenin siyasi olduğunu gösteren bir diğer kanıt da, iddianamede İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na CHP’nin kapatılması için “bildirimde”, yani “ihbarda” bulunduğu ifadelerinin bulunmasıdır. İddianamede aynen bu konuda şöyle denmektedir:
“Soruşturma dosyamız kapsamında yapılan tespitler ışığında, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ülke genelinde ve yerelde gerçekleşen seçimlerin güvenilirliğine ve seçmenin iradesini etkilemeye, demokratik düzeni etkilemeye yönelik, sistematik ve süreklilik arz edecek şekilde müdahalede bulunduğu anlaşılmakla, Cumhuriyet Halk Partisi hakkında Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve devamı maddeleri uyarınca gereğinin takdir ve ifası için Cumhuriyet Başsavcılığımızca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bildirimde bulunulmuştur.”
Önce şu sorulmalı: Yolsuzlukla ilgili açılan bir davada rakip muhalefet patisinin kapatılmasını istemek bu davanın açıkça siyasi olduğunu göstermez mi? İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ise bu bildirimin “CHP’nin kapatılmasıyla ilgili olmadığını” belirtiyor, ama Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. maddesi “Anayasa’daki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması” ile ilgilidir. O zaman sormak gerekir: Savcı iddianame yazmak için iddianame mi yazıldığını kasdediyor? Kaldı ki, Savcının iddianamede yazdırdığı “seçmenin iradesini etkilemeye, demokratik düzeni etkilemeye yönelik… müdahalede bulunduğu” suçlaması ise siyasi parti faaliyetlerinin olmazsa olmazıdır. Siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler, Anayasa’ya göre seçmenleri etkilemek için propaganda yapmakta serbesttirler. İmamoğlu iddianamesinde böyle paragrafın olması, AKP ve Erdoğan’ın anamuhalefet partisinin ve rakibinin siyaset yapmasını istemediğinin ve siyaset yaptığı için de mutlak cezalandırılmasını, gerekirse kapatılmasını, tasfiye edilmesini istediğinin, yargıya bunu yaptırtmasının bir delilidir. Anlaşılan geçtiğimiz aylarda CHP’yi eski Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na tekrar teslim etmek için zorlanan “mutlak butlan” olarak bilinen dava sonuç vermeyince, şimdi de bu yolla CHP’yi kapatmayı deneyecekleri anlaşılmaktadır. CHP’nin kapatılması veya parça parça edilmesi, İmamoğlu’nun hapis yatması Erdoğan için ömür boyu başkanlık demektir. Onun bu emelleri ise artık halkın kaya gibi yükselen direnişine çarpmaktadır.
Bir suç örgütü şeması ve bir casusluk iddiası
Başsavcının kamuoyuna en inandırıcı gelebilecek bir iş olarak yaptığı tek şey “İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü” şemasıdır. İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı dönemine kadar uzanan bu şemayla Başsavcı tam bir “çete” izlenimini yaratmaya çalışmıştır. Başında İmamoğlu’nun bulunduğu bu şemada, Fatih Keleş, Murat Ongun, Adem Soytekin, Murat Gülibrahimoğlu, Hüseyin Gün ve Ertan Yıldız’dan oluşan daha 6 örgüt yöneticisi ve her bir yöneticiye bağlı onlarca üye bulunmaktadır. Erdoğan’ın da sık sık tekrarladığı üzere ahtapot gibi kolları her tarafa uzanan bir örgüt izlenimi yaratılmaktadır. Onlar kendilerince bu “suç örgütü” şemalarıyla İmamoğlu’nu çoktan yargılamış ve mahkûm etmiş oluyorlar.
Ama yine de tam emin olamadıkları için halkın daha hassas olduğu “casusluk” iddiasını ileri sürdüler. Elle tutulur hiçbir delil ortaya koymadan İmamoğlu’nu “veri casusu” yaptılar. Onu halkın vicdanında mahkûm etmek istiyorlar ama tutmuyor. Yine de böyle bir davayı yedekte tutuyorlar, iddianame hazırlatıyorlar. Bu kadar pervasız hareket eden bir iktidar ve yargıdan şimdi de kamuoyu yargılanmanın açık yapılmama tehlikesinden endişelenmektedir. Erdoğan iddianamenin çürütülmesinden, asılsız iftiraların ortaya dökülmesinden çekinmektedir. Ama açık veya kapalı gerçek su yüzüne çıkacaktır. Güneş balçıkla sıvanmaz!
İddiaanamenin söylediği bir doğru yok mu? Yok, çarpıtmayla dolu
“4000 sayfalık iddianamenin doğru hiçbir yanı yok mu?” diye soran da olacaktır. Anlaşılan gerçekten yoktur, ama anlaşıldığı kadarıyla doğru olup çarpıtılarak suç yaratılan eylemler, olaylar vardır. Bunun için sapla saman karışmaktadır. Basında çıktığı kadarıyla, “kişisel verileri kaydetme”, “kişisel verileri ele geçirme ve yayma”, “suç delillerini gizleme”, “haberleşmeyi engelleme”, “kamu malına zarar verme”, “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma”, “rüşvet ve irtikap sağlama”, “ihaleye fesat karıştırma”, “çevreyi kasten kirletme” gibi sayılan eylemlerin tutarlı bir yanı olmadan sayılsa da, suç gibi gösterilen, ama suç sayılamayacak olan bazı eylemlerin yapılış biçimi, eğer eylem doğru ise, çok tartışmalıdır, yapılmaması gereken işlerdir.
İddianamede bu eylemlerden biri Ataşehir’de Gülaylar Grubu’na ait bir arsada Gülaylarla yapılan pazarlıklardır. Gülaylar belediyeden arsa için yeni bir imar planı istemiş, buna karşılık İmamoğlu’da Anadolu Ajansı’nın haberine göre iş adamlarından rüşvet istemiş, hem de 12 milyon dolar! İddianamede bu konuyu şöyle anlatılıyor:
“Örgüt elebaşı Ekrem İmamoğlu, mülk sahibi Mehmet İlhan Gülay’ın önemli bir iş insanı olması ve başvuruya konu arazinin değerli bir alan olması sebebiyle, şüpheli Yakup Öner’i müştekiden 22 milyon dolar rüşvet talep etmesi için görevlendirmiştir. Şüpheli Yakup Öner’in müşteki Gülay’a, örgüt elebaşı Ekrem İmamoğlu tarafından arazinin imar planında değişiklik ve arsa sahibine düşen payda artırım yapılması karşılığında yaklaşık maliyeti 22 milyon dolar olan otopark inşasının finansmanını üstlenmesi istenerek, rüşvet talebinde bulunulmuştur.”
Savcının burada olayı açık bir şekilde çarpıttığı ortadadır. Söz konusu olan para ne İmamoğlu’nun ne de bir başka belediye görevlisinin cebine girecek rüşvet talebi değil, tersine imar değişikliği karşısında belediyeye halkın kullanacağı maliyeti 22 milyon dolar olan bir otopark inşasının üstlenilmesidir. Bu rüşvet değil aleni bir pazarlıktır. Zaten Gülaylar belediyenin bu teklifini kabul etmemiş, imar değişikliği karşısında söz konusu arazinin bir bölümü için belediye lehine intifa hakkı (kullanım hakkı) verilerek sorun hallolmuş. Bu kez de savcılık İmamoğlu ve görevliler hakkında “irtikap suçu” (zorla menfaat sağlama suçu) işlediğini iddia etmiştir.
AKP çalışma yöntemini CHP’li belediye alır mı?
Bu olaydan savcının suç çıkarması, yaratması hukukun açıkça ihlalidir, olayların çarpıtılmasıdır. Bu savcının hukuki ehliyetinin olup olmadığı tartışmasını da getirir. Eğer iddianame böyle çarpıtmalarla doluysa, hedefinin siyasi, İmamoğlu’nun politik olarak tasfiye edilmesi olduğu alenen ortaya çıkmaktadır. Bu ise İmamaoğlu’nun şahsından bağımsız hukuken kabul edilebilir bir durum değildir.
Basında bu gibi pazarlıkların hem AKP’li hem CHP’li belediyelerde sık sık yapıldığı, çok doğal olduğu, hatta bunun Refah ve AKP döneminde uygulanmaya başlandığı yazılmakta, suç olamayacağı belirtilmektedir. Şeklen böyle bir pazarlık insana doğru gibi gelebilir, ama öz ve biçim olarak yanlıştır. Bu inşaatçı müteahhit davranışıdır. Müteahhit’likten gelse de bir Cumhurbaşkanı adayı olacak bir insanın, yani İmamoğlu’nun bunu yapmaması, iki işi birbirine karıştırmaması gerekirdi. Mülk sahibi imar değişikliğinin bedelini makbuzla belediyeye ödemeli, belediye de kendi otoparkını belediye gelirleriyle kendisi yapmalıdır. “Eğri” yollara başvurmamalıdır. Zaten yaratıcısı Refah ve AKP olan bir yöntem kendine ”ilerici” diyen bir CHP’li belediye tarafından uygulanırken, temkinli olması, hatta bunun uygulanmaması gerektiğini görmesi de gerekirdi. Bu yöntemi uygulamakla İmamoğlu hata etmiştir. Ama şimdi yöntemle, teferruatla uğraşma zamanı değil. Burjuva düzeninde bunlar hukuken de normal sayılır. Şimdi bu davanın siyasi olduğunu, bunun büyük resmini görmek gerekir.
İlerici güçler davanın siyasi yönünü ele almalıdır
Bu aşamada artık dava bir İmamoğlu davası olmaktan çıkmıştır. Dava Erdoğan’ın bekası, geleceği davasıdır. Erdoğan’ın ömür boyu başkan kalıp kalmayacağı davasıdır. Bunun için tüm sol, demokratik, sosyalist, komünist, devrimci güçlerin Erdoğan’ın tüm bu oyunlarına karşı gelmesi, kamuoyunu aydınlatması ve emekçi halkı, işçi sınıfını harekete geçirmesi için çalışmayı yükseltmesi gerekmektedir. CHP’nin mitinglerinden bağımsız olarak, ki bu mitingleri de desteklemek lazım, bu çalışmaların yapılması zorunludur. Hedef Erdoğan’ın faşizan gerici tek adam rejimine son verip, işçi ve emekçi halkların örgütlenme ve mücadelesini güçlendirecek olan demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilmesidir.
Sırtını ABD ve Avrupa’ya dayayan Erdoğan’ın “rahatlığı”
Yalnız İBB davası değil, son günlerde diğer alanlarda da iktidarın keyfi davranışında pervasızlık ayyuka çıkmış durumdadır. Erdoğan 2028’de yeniden aday ve ömür boyu Cumhurbaşkanı olmak için muhaliflerine boyun eğdirmek veya onları bertaraf etmek için yapmayacağı hiçbir fiilin olmadığını göstermektedir. Onun için ülkenin, halkın çıkarları teferruattır, esas olan kendinin, ailesinin ve çevresinin çıkarlarıdır. Kürt sorunu ile ilgili yeni süreçte Bahçeli ülke aleyhine bölgedeki gelişmelere bakarak, Kürt sorununda acilen adım atılmasını savunurken, hatta kendisinin İmralı’ya gidip Öcalan’la görüşebileceğini ilan ederken, Erdoğan gelecek cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kürtlerin ne kadar kendisini destekleyeceği hesaplarını yapmaktadır. Oğlu Bilal’i kendi yerine geçirmek için her türlü zorlamalara başvurmaktadır.
Erdoğan rahat, o yalnız kendi geleceğini düşünüyor, ülkenin geleceğini, halkın yoksulluğunu, enflasyon altında ezildiğini, gençlerin işsizliğini düşündüğü yok. Anayasayı çiğnemekte, Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulatmamakta, yargıyı Saray’a bağlamakta, sabaha karşı muhaliflerini toplatmakta, AIHM kararlarını dinlemeden kendisine karşı gelenleri hapiste rehin tutmakta bir beis görmemektedir. Halktan “yeter” sesleri yükselmeye başladı. Buna rağmen Erdoğan fiillerinde sınırsız, uygulamalarında rahattır. Bunun nedeni nedir?
“Meşruiyeti” dışarda, emperyalist güçlerde arayan Erdoğan
Bunun nedeni Erdoğan’ın meşruiyeti kimden aldığıdır. Şüphesiz Erdoğan dahil taraftarları “halktan, seçimlerde halkın verdiği oylardandır” diyecektir, Bunun aslı ise yoktur. Erdoğan şimdiye kadar kazandığı seçimleri hile ile kazanmıştır. Bunu söyleyen bu yazının yazarı değildir, ABD Cumhurbaşkanı Trump’tır. Son ABD ziyareti sırasında işaret parmağı ile Erdoğan’ı gösteren Trump “Hileli seçimleri herkesten daha iyi bilir” diyerek Erdoğan’ın seçimlerde hile yaptığını tüm dünyaya ilan etmiş oldu. Tek başına bugünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin, yani Erdoğan’ın tek adam olmasını sağlayan 2017 anayasa değişikliği referandumunda 2,5 milyon geçersiz oyu geçerli saydırması bile bu hile ustalığının bir göstergesidir. Bu “hile”den sonra “Atı alan Üsküdarı geçti” diyerek kendisine hileli bir meşruiyet sağladığının bilincindeydi. Yani şu andaki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin hukuki bir dayanağı yoktur. Yapılan cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde ise kendi iktidar olanağını sağlayarak, “trafoya kedi sokarak” kazanılan seçimler ise işin cabasıdır.
Erdoğan’ın halktan meşruiyet aldığına kendisini ve taraftarlarını inandırsa da, başta ABD ve Avrupa olmak üzere tüm dünya onun halktan aldığı bir meşruiyetinin olmadığını çok iyi bilmektedir. Özellikle otoriterliğini yükselttiği, CHP ve CHP’li belediyelere, İmamoğlu’na saldırıları, tutuklamaları arttırdığı, döviz kuru ve enflasyonu kontrol altına alamadığı, sokakların canlandığı son aylarda halktan gelen tepkilerle halkın desteğini, “meşruiyetini” kaybetmekte olduğu görülmeye başlamıştır. Böyle bir durumda Çin ve Rusya dışında her kapitalist ülke lideri ABD’den aldığı destekle, “meşruiyetle” bir güven tazelemek ister. Bunun için ABD başkanından bir randevu almak, bir görüşme yapmak, bir fotoğraf çektirmek, hele hele Beyaz Saray’da kabul edilmek gerekir. Trump başkan olduğundan beri Erdoğan böyle bir kabul için can atmaktaydı. Bu onun için bir “can simidi” olacaktı. Çünkü böyle bir kabülden sonra güven yenileyerek, yeni bir “meşruiyet” kazanarak halkın karşısına daha otoriter, “vazgeçilmez” başkan olarak güçlü bir şekilde çıkabilecekti.
Trump: Erdoğan’a bir “meşruiyet verelim
Trump veya bir başka ABD başkanı o ülkeden ve onun “liderinden” istediğini almadan, ona ne randevu verir, ne de Beyaz Saray’da kabul eder. ABD Dışişleri Bakanı Rubio Erdoğan’ın bu randevu konusundaki ısrarını neden zor karşılandığını şöyle açıklar. Erdoğan’ın “Trump Ukrayna’daki savaşı da, Filistin’denki savaşı da bitiremedi” ne dersiniz sorusuna verdiği cevapta, “İstediklerini söylerler, sonra Başkan Trump’la 5 dakika görüşmek için adeta yalvarırlar” der. ABD Başkanı ile görüşmek böylesine “zor” bir iştir. ABD Dışişleri Bakanlığı “istediğimizi aldık” demeden randevu gelmez. Erdoğan’a randevu verilmeden önce diplomatların ne konularda anlaştıkları bilinmiyor. Bilinen ise Trump’ın görüşmeden sonra “sevindirici gelişme” dediği THY’nin Boeing’ten 225 adet uçak ve dünyanın en pahalı LNG-gazını alacağı ve ABD mallarından vergi alınmayacağı haberi idi. Ama kendisinden istenen F-35 ve F-16’lar için ise yaptığı boş teselli vaadleriydi. “Eğer biz birşeyler alırsak, bir şeyler veririz” diye ima ettiği ise Eskişehir çevresindeki yüksek teknolojide kullanılan nadir toprak elementleri ile Balıkesir’deki uzay sanayiinde kullanılan bor madenleriydi.
Eh, bu kadar alım ve vaadden sonra randevu verilir. ABD randevu verirken bunun o lider için bir “meşruiyet” yenilenmesi olduğunu da şu veya bu konuda ilan eder. Erdoğan için bunu da ABD Ankara Büyükelçisi Barrack üstlendi. Barrack Trump’ın Erdoğan’a her şeyden önce “meşruiyet” vereceğini Trump’ın ağzından şöyle aktardı:
“Erdoğan 71 yaşına geldi. Türkiye bir demokrasi ama otoriter gibi. Başkan Trump dahice bir şekilde ‘Çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim’ dedi.” Ve Erdoğan Oval Ofis’de bu “meşruiyeti” aldı. Erdoğan bu “meşruiyeti” yalnız Trump’tan, ABD’den değil Avrupa’dan da aldı. Ekim ayında Türkiye’yi ziyaret eden İngiltere Başbakanı Starmer ve Almanya Şansölyesi Merz de Erdoğan’a verdikleri tam destekle ona yeni bir meşruiyet sağlamışlardır. ABD ve Avrupa’nın sağladığı bu “meşruiyet”in anlamı nedir. Erdoğan için bu çifte “meşruiyet” ne anlama gelmektedir.
Dışarıdan “meşruiyet”le muhaliflerine karşı eli rahatlayan Erdoğan
Türkiye’de “meşruiyet”i, halktan aldığı desteği tartışılan Erdoğan’ın ABD ve Avrupa’dan aldığı bu destekle, “meşruiyet” ile muhaliflere karşı sert, baskıcı tutumda elini rahatlatmıştır. Artık onun arkasında halkın olup olmadığı önemli değildir, onun arkasında ABD ve Avrupa gibi dünyanın en güçlü emperyalist devletleri vardır. O bunu halka kendisinin “ilk defa dünyaca sayılan, takdir edilen, aranan bir Türkiye lideri oldu” diye satmaktadır. Onun için bu desteğin anlamı, Batı’dan bir baskı gelecek diye endişe etmeden muhaliflerini istediği gibi ezebileceği, bertaraf edebileceği, sınırsız keyfi davranabileceği demektir.
Nitekim İmamoğlu’nu istediği gibi suçlayabilmekte, rehin alabilmekte, rehin aldığı diğer Kürt ve Türk aydın ve politikacılarını istediği kadar hapiste tutabilmekte, CHP’yi parçalamak ve yok etnek için istediği gibi davalar açtırabilmekte, kendisini eleştiren herkesi sabaha karşı tutuklatabilmekte, işçi ve emekçileri asgari ücretle çalıştırmakta, emeklileri yoksulluk sınırı altında aylıklarla yaşamakta bir beis görmemektedir. O kendisine böylece güçlü bir dokunulmazlık zırhı sağlamış bulunmaktadır. Bu olayların binde biri mesela Çin’de vuku bulsa Batı medya ve politikacıları “insan hakları ve demokrasi” elden gidiyor diye yaygarayı basarlardı. Ama onlar Türkiye’de çiğnenen insan hakları, demokratik hak ve özgürlükler konusunda serçe parmaklarını bile oynatmamaktadırlar. Türkiye’yi ziyaret eden ve partisi CHP gibi Sosyalist Enternasyonal’in üyesi olan İngiliz Başbakanı Stamer ne CHP ile görüştü, ne de İmamoğlu’nu ziyaret etti. Erdoğan ile İngiltere’nin Türkiye’ye ne satabileceğini görüştü ve gitti. Bir Hristiyan Demokrat olan Alman Şansölyesi de Avrupa’ya göçmen göçünü engelleyen Erdoğan’a teşekkür edip döndü. İmamoğlu ve diğer siyasi tutuklulardan, çiğnenen insan haklarından tek söz etmeden Türkiye’den, Erdoğan politikalarından memnun olduklarını belirtmekle yetindiler. Bu ise Erdoğan’a bizim dediğimizi yaptığın sürece sana ülkende yapacağın her şey için açık çek demekti. Batı artık Türkiye’de çiğnenen insan haklarını görmeyecekti. Erdoğan istediğini yapmakta serbestti.
Arkasına emperyalistleri alan Erdoğan’ı ancak halk durdurabilir
Erdoğan’ın arkasında emperyalistler varsa, onlardan istediği gibi keyfi davranma yetkisi alıyorsa, sol ve demokratik güçlerin de işçi ve emekçi halk yığınlarını arkasına alması gerekir. Bu ise yepyeni bir yığın çalışmasını gerektirir. CHP mitingleri bir başlangıç, ama bunlar Erdoğan’ı durdurmak için yeterli değildir. Erdoğan’ı durdurmak için milyonların sokağa dökülmesi gerekmektedir. Ancak böylesi bir yığın hareketi emperyalistlerin Erdoğan’a verdikleri “meşruiyeti” geçersiz kılabilir. Bu da sol, demokrat, ilerici, devrimci, sosyalist ve komünist güçlerin birlikte çalışmalarına bağlıdır. Erdoğan’i ömrünün sonuna kadar çekmemenin tek yolu işçi ve emekçi yığınlarını harekete geçirebilmektir.

