Hürmüz Boğazı ile küresel düzeye yükselen ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşı
Mümin TOPRAK
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı sonunda tüm Körfez bölgesine ve Ortadoğu’ya doğru yayılan savaş bir ayı çoktan geçti. Şimdi bu savaş yeni bir boyut kazandı. Etkisi Ortadoğu’yu da aşarak, tüm dünya ülkelerini yakından, dolaysız etkileyen bir düzeye ulaştı, küreselleşmeye başladı. Bunun en büyük nedeni Hürmüz Boğazı’nın dünya ekonomisi için içerdiği önemdir. Hürmüz dünya enerji akımının geçtiği önemli dar boğazlardan biridir. Bu boğazı kontrol eden de İran’dır. İran şimdi Hürmüz’ü kapattı, bu akımı durdurdu. Dünya birden, ekonominin tüm alanlarını etkileyen büyük bir petrol ve gaz, yani enerji kriziyle karşı karşıya kaldı. Tüm ülkelerde pahalılık ve enflasyon patladı, ekonomik krizler ortaya çıkmaya başladı. Trump ise müttefiklerine, NATO’ya çağrı yaparak “Hürmüz Boğazı’nı birlikte açalım veya siz gelin açın!” diyerek bu savaşa bir dünya boyutu kazandırmak istemektedir.
“Çetin ceviz” çıkan İran’a karşı ABD’nin “zik-zak” taktikleri
ABD Hürmüz Boğazı’nın bu stratejik konumunu biliyordu. Ama o savaşın bu kadar uzun süreceğini ve hızla Hürmüz Boğazı’nda düğümleneceğini kestirememişi. İran’ı kısa zamanda hem dize getireceğini, hem de teslim alacağını hesaplıyordu. Ama olmadı, İran “çetin ceviz” çıktı. Dayandı ve hâlâ dayanmaktadır. ABD uçaklarını bile vurmaya başladı. İran’ın kimsenin tahmin etmediği şekilde büyük bir mühimmat hazinesine sahip olduğu, deposunda yeteri kadar fırlatacak füze ve dronlarının bulunduğu ortaya çıktı. Uzmanlar ABD’nin depolardaki mühimmatının, özellikle füzelerinin büyük ölçüde azaldığını konuşurken, İran’ın daha uzun zaman dayanabilecek bir güce sahip olduğu tahminini yapmaktadırlar. Bu arada İran’a Çin’den ve Rusya’dan büyük yardım geldiğini de eklemek gerekir.
Böylesi durumlarda ABD hızla savaş taktiğini değiştirir. İran karşısında ABD şimdi bunu yapıyor ve “zik-zaklar” çiziyor. Bir kara harekâtı dahil yeni taktikler geliştiriyor. Hatta nükleer silah kullanmaktan bile bahsedebiliyor. Bunlar ABD’nin genel savaş stratejisinin bir parçasısıdır. Önce düşmana saldırır, sonra duruma, gelişmelere göre karar alır. “Kervan yolda düzülür” misali savaş taktiklerini sürekli değiştirir. Geri çekilir, ileri gider, ama hedefinden asla vazgeçmez. Şimdi bazıları “ABD’nin bu savaşta bir hedefi var mı?” diye itiraz edebilir. “Bu akılsız, aptal, deli Trump’ın bir hedefi olduğu söylenemez” diyebilir. Bu yaklaşımlar doğru değildir. Trump ne aptal ne delidir, sınıfının, iletişim teknolojisi tekellerinin çıkarını en iyi savunan, ABD’nin dünya liderliğini, hegemonyasını ardıcıl korumaya çalışan, buna engel olanları bertaraf etmek için yola çıkan, savaşı göze alan bir ABD başkanıdır. O zaman “nedir bu ABD başkanının hedefi ve İran’dan ne istiyor?” diye sormak lazım.
İran’la savaşta ABD’nin iki ana hedefi nedir?
İran’a karşı savaşta ABD’nin iki ana hedefi vardır. Birincisi İran’ın Rusya ve Çin’le iş birliğini kestirip, onun hem jeostratejik konumunu hem petrol, gaz ve diğer yeraltı-yerüstü zenginlik kaynaklarını ele geçirmek, ABD’nin yanında yer almasını ve nükleer programından vazgeçmesini sağlamaktır. İran’ın bunu kabul etmediği durumda başına “yukardan” bombalar yağdırarak ABD tarafına geçmesini zorla gerçekleştirmektir. Bu Molla rejimini yıkıp değiştirmek veya yumuşatmaktan, ABD’ye bağlı bir rejimi ikame etmeye kadar her türlü opsiyonu kapsar. Şu andaki Molla rejimi ABD’nin isteklerini kabul etmeye yanaşmadığı için ABD ona isteklerini zorla kabul ettirmeye kalkınca yaşanan bu savaş ortaya çıktı.
ABD’nin ikinci hedefi Ortadoğu’da İsrail’i meşru bir devlet olarak ikame etmek ve onu Ortadoğu’daki halklara “hegemon devlet” olarak kabul ettirmektir. İsrail, İngiliz ve ABD emperyalizmi tarafından kurulduğu 1948 senesinden beri Ortadoğu halkları tarafından kabul görmemektedir. ABD desteğinde İsrail, Arap halklarını tüm saldırılarında mağlup ederek Filistin’de kendisine bir yaşam alanı sağladı. Zamanla Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Körfez’deki Arap ülkeleri ve Türkiye dahil birçok Müslüman ülke İsrail’i tanırken, başta İran olmak üzere Irak ve Suriye İsrail’i tanımadı. Bu devletler hem ABD’nin dünya, hem İsrail’in bölge hegemonyasına karşı çıktılar ve İsrail’e savaş açtılar. ABD 2000’li yılların başında bir yandan El Kaide ve Taliban gibi İslami cihatçı terörist örgütlere savaş açarken, diğer yandan da 2003’deki İkinci Körfez Savaşı ile Irak’ta Saddam’ı devirerek hem kendinin hem İsrail’in önemli hasımlarından birini bertaraf etti. 2024 yılında da Esad’ı devirerek İsrail’i kapı-komşu bir hasmından kurtardı. Bunlar kısmen küçüktü. Geriye ise İsrail’in en büyük düşmanı olarak İran kaldı. İran Molla rejimi başından beri İsrail’in varlık hakkını kabul etmemiştir. ABD, Trump şimdi İran’a saldırarak ve İran’da ABD yanlısı bir rejim sağlayarak Ortadoğu’da hem İsrail’e hem kendine karşı son rejim olan Molla rejimini de bertaraf etmek istemektedir. Bu nedenle ABD’nin yanında İran’a saldıran ikinci güç İsrail olmuştur. Hatta ABD’yi İran’a saldırmaya zorlayanın İsrail olduğu bile söylenmektedir. Bu doğrudur, ama esas neden değildir. Esas neden ABD’nin de İran’daki Molla rejimine son vererek kendi hedefine varmaktır. ABD bu saldırıyı yapmadan önce İran’la müzakere yapması ve bazı konularda anlaşmaya bile varmış olması bu gerçeği değiştirmez. Çünkü hem ABD hem İsrail Rusya ve Çin’le iyi geçinen, nükleer silaha sahip olan bir İran’ı asla istemez. Burada ABD ve İsrail’in çıkarları çakışmaktadır. ABD için kendi yanında İsrail’in İran’a saldırması büyük bir destektir. ABD saldırılarından istifade ederek İran’a saldırmak İsrail’in kaçırmayacağı bir fırsattır. Her ikisi için de İran’daki Molla rejimi yerine ABD ve İsrail yanlısı bir rejimin gelmesidir. Bu nedenle Ortadoğu’da ABD ve İsrail çıkarları hep örtüşür. ABD İsrail’siz, İsrail ABD’siz yapamaz.
Savaşın boyutunu değiştiren Hürmüz Boğazı
ABD ve İsrail İran’a iki koldan saldırıya geçti. İsrail saldırılarıyla başta dini lider Ali Hamaney olmak üzere önde gele bazı Devrim Muhafızları komutanları ve devlet adamları öldürüldü. İran da Ortadoğu’da olan tüm ABD üst ve tesislerinin kendi hedefinde olduğunu ilan etti. Saldırılarını yalnız İsrail’e değil, aynı zamanda Basra Körfezi’ndeki ABD üslerine yöneltti. Savaş birden Basra Körfezi’nin iki yakasındaki İran ve Arap devletlerindeki petrol üretme, depolama ve yükleme tesislerinin karşılıklı bombalanmasına dönüştü. Bu ise dünyadaki petrol ve gaz üretim ve tüketiminde büyük bir tehlikenin habercisiydi. Bu da dünya enerji üretim ve tüketiminde büyük bir kıtlık demekti. Buna bir de Hürmüz Boğazı’nın kapanması eklenince başta Türkiye olmak üzere doğal gaz ve motorin fiyatlarına arka arkaya zamlar gelmeye başladı. Petrol fiyatları yalnız enerjiyi değil, ulaşım ve taşımacılık fiyatlarını da dolaysız etkilemekte, bunlar da gıda fiyatlarının artmasına neden olmaktadır. Kaldı ki, tarımda kullanılan mazot ve gübre de gıda fiyatlarını dolaysız etkiledi. Enerjinin kıtlığı ve fiyatlarının artması yalnız enflasyon ve pahalılık değil, aynı zamanda dünya ölçüsünde yeni bir ekonomik krizin doğmakta olması demektir. Daha şimdiden dünya ekonomisi bir resesyona, duraksamaya girmiş durumdadır. İşte dünyadaki bu gelişmelerin müsebbibi Hürmüz Boğazı’dır.
Uluslararası Enerji Ajansı İEA’ya göre Hürmüz Boğazı’ndan günde geçen petrol miktarı 20 milyon varildir. Bu da dünyada deniz yoluyla taşınan petrolün yüzde 25’i demektir. Yalnız petrol değil, dünya ölçüsünde sıvı gaz LNG’nin yaklaşık yüzde 20’si Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. Gübre ticaretinin de büyük bir kısmı Hürmüz üzerinden yapılmaktadır. Hürmüz’den geçen petrolün yüzde 80’ni ve LNG-sıvı gazının yüzde 90’ı Asya ülkelerine, Çin’e, Hindistan’a, Japonya’ya ve Kore’ye gitmektedir. Asya’ya giden petrolün yüzde 44’ünü Çin ve Hindistan almaktadır. Bu özellikle bu ülkelerin ekonomilerinin ne kadar kırılganlaştığının göstergesidir. Ama bu asla batı ülkelerinin ekonomisinin kırılgan olmayacağı anlamına gelmez. Dünyanın bir tarafında eksilen enerji diğer taraflardan temin edileceği için enerji kıtlığı, üretimde düşüş ve enflasyon küresel olarak ortaya çıkar. İşte dünya Hürmüz Boğazı’nın kapatılması nedeniyle böylesine küresel bir krizle karşı karşıya kalmaktadır. Olan yalnız İran’la savaş değil, bu savaşla dünya petrol geçiş yollarının öneminin ve bunun açabileceği küresel ekeonomik krizlerin ortaya çıkması ve giderek bunun bir dünya savaşına doğru evrilmesi tehlikesidir.
İran savaşıyla birlikte ortaya çıkan yeni savaş nedenleri ve araçları
Şimdiye kadar güçlü olan emperyalist ülke kendi hegemonyasını en modern silahlara sahip olarak gerçekleştiriyordu. Bir zamanlar bu silahlar mavzer tüfeği idi, toptu, tanktı, uçaktı, roket ve füze idi, F16, F35, B52 bombardıman uçaklarıydı, el bombaları, mayınlardı; maddeleri baruttu, kimyasaldı, biyolojikti, Agent Orange-gazıydı, Napalmdı, atomdu. En tehlikelisi de atom bombasıydı. Günümüzde bu silahların maddelerinin modası geçmiş değil. Bunlar sürekli yenilenmekte ve kullanılmaktadır. Ama bunlara yenileri eklenmektedir. En son geliştirilmiş ve en etken silah SİHA’lar, dronlardır. Radara yakalanmayan bu silahlar hem Ukrayna hen İran savaşında isabet ve tahribat gücü yüksek, yapım ve kullanımı kolay olan silahlar olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle İran savaşı gösterdi ki, yüzlercesi birden atılnan bu SİHA ve füzelerin hepsini yakalamaya o ülkenin savunma gücü yetmemektedir. Delinmez denen ve ülke üzerine kurulan demir veya çelik kubbelerin bir bir delinebileceği ortaya çıktı. İsrail ve ABD’nin ilk kez bu derece vurulabilir oldukları görüldü, “çaresizlikleri” ortaya çıktı.
Klasik denebilecek olan bu silahların ve maddelerinin yanı sıra biçimi, içeriği ve maddesi tamamen farklı olan koşullar ve silahlar doğmuştur. Bugün dünyanın en kritik, en hassas alanları enerji ve bilgi akınlarının geçtiği yollar ve boğazlardır. Hürmüz Boğazı böylesine önemli, stratejik bir akım yoludur. Hürmüz Boğazı kapanınca ve enerji akımı altüst olunca dünya ekonomisi krize girmektedir, savaş ufukta gözükmektedir. Aynı şekilde Baltık Denizi’ndeki Nord-Stream-2 boru hattı patlatılınca Avrupa petrol ve gazsız kaldı. Bugün kıtalar arası iletişimi ve bilgi akımını sağlayan denizin altından ve bu dar boğazlardan da geçen kablolar en kritik stratejik alanlardır. Bu kabloların tahrip edilmesi veya bilgi akımını hackerlerin hacklemesi tüm hayatı durdurabilecek bir ortamın yaratılmasıdır. Bunlar vurulmaya açık stratejik alanlardır. Gelecek savaşların bu enerji ve bilgi akımı üzerinden yaşanacağı zannedilmektedir. Bunların faillerinin silahları ve araçları oldukça ayrıdır. Bazen kime karşı savaşılacağı, hackerlerin nerede ve kim olduğu bile belli olmamaktadır. Yine ülkeler arasında olacak savaşları da robotların yapacakları söylenmektedir. İran savaşı insanlığın tüm bu konularda bir kez daha düşünmeye sevk etmiştir. Günümüzde kritik stratejik olan yalnız enerji ve iletişim akımlarının yolu değildir. Ulaşım, transport yolları da stratejik öneme haizdir. Önümüzde uzak olmayan bir dönemde Avrupa, Amerika, Asya arasındaki transport yollarının Kuzey Kutbu üzerinden olacağı öngörülmektedir. Trump şimdiden hegemon güç olarak bu yolu ABD’nin kontrol etmesini istemekte, bunun içinde bu yolun üstünde olan Grönland adasını almaya kalkmaktadır. Bunlar şunu gösteriyor: Ekonomik, teknik, askeri gücün yanı sıra dünyada enerji, iletişim, ulaşım ve transport yollarına, boğazlarına sahip olmak gerekmektedir. Geleceğin savaş nedenleri buralarda yatmaktadır.
Ne yapmalı?
Bu dünyada değişmeyen bir kural varsa, o da savaşların esas nedeninin hâlâ dünyadaki kapitalist-emperyalist düzen olması ve bu düzenin, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasına tabi olmasıdır. Bu yasaya göre zamanla emperyalist ülkelerden biri hegemon olan emperyalist ülkeye yetişmeye ve onu geçmeye başlar. Egemen olan güç, bu ülkeyi gerekirse savaşla durdurmaya çalışır. Şimdiye kadar iki dünya savaşı her alanda hegemon olan İngiltere’ye Almanya’nın meydan okumasıyla çıkmıştır. Şimdi hızla hegemon olan emperyalist ABD’ ye yetişmekte olan güç Çin’dir. ABD’nin milli geliri 30 trilyon, Çin’in 19 trilyon, Almanya, Japonya, Hindistan, İngiltere, Fransa’nın ise her birinin 3 ile 4 trilyon dolar arasındadır. Bu koşullarda ABD’ye en cabuk yetişecek olan ülke Çin’dir. Bu nedenle ABD, Çin’in bütün ihracat ve ithalat kaynaklarını, kurduğu uluslararası ilişkileri ve ittifakları kurutmak ve dağıtmak istemektedir. Bunun için bir dünya savaşını bile göze alabileceğini ilan etmektedir. Bu ise insanlığın sonunu göze alabilecek bir cüretkârlıktır. Bu demektir ki: Hegemonyayı elinde tutan emperyalist güç, bu hegemonyayı kaybetmemek için dünyayı ateşe vermekten bile çekinmez. Nasıl Marks’ın Das Kapital eserinde belirttiği gibi “kapitalistin yüzde 300 kâr için kendi öleceğini bile bile işlemeyeceği bir cinayet yoksa” egemen emperyalist güç hegemonyayı kaybetmemek için işlemeyeceği bir cinayet, girişmeyeceği bir savaş; atom dahil, kullanmayacağı bir silah yoktur. İran’daki Molla rejimi de emperyalist bir rejimdir. Onların da hedefi bölgede hegemon güç olmaktır. ABD, İsrail ile yaptığı savaş emperyalistler arası bir savaştır. Mollaların ABD’ye karşı savaşmaları onlara hiçbir haklılık kazandırmaz, bizim ABD’nin İran’ı bombalamasına karşı çıkmamız asla Mollalara bir destek değildir. ABD’nin bir ülkeye saldırmaya, ona savaş açmaya hakkı olmadığının, uluslararası hukuğun çiğnendiğinin vurgulanmasıdır.
Bu kapitalist-emperyalist düzen değişmeden insanlık barışçıl bir dünyada yaşamaktan her gün daha da uzaklaşacaktır. Her geçen gün bu dünyada Avrupa, Amerika, Asya’da klasik emperyalist ülkelerinin yanısıra Çin ve Rusya dahil olmak üzere İran’dan, Türkiye’den, Güney Afrika, Brezilya’ya kadar hemen hemen tüm ülkeler bu kapitalist-emperyalist sistemin bir parçasıdır. Bugün için bu kapitalist-emperyalist dünya düzenini yıkmak, değiştirmek çok zor gözükse de imkânsız değildir. Bunun için önce her ülkede başta işçi sınıfının ve emekçi güçlerin birliği olmak üzere en geniş demokrasi, barış ve özgürlük güçlerinin, iktidara muhalif güçlerin ittifakı, cephesi oluşturulmalı ve ülkedeki gerici, otoriter, faşizan iktidarlara karşı mücadeleye başlanmalıdır. Aynı anda diğer ülkelerdeki ittifaklarla hareket ederek yeni bir uluslararası, enternasyonal cephe kurulmalıdır. Hem kendi ülkende, hem dünya çapındaki hegemon güce karşı ortak mücadele edilmelidir. Hayal değildir. Erdoğan iktidarına karşı tabandan ve üsten gelen böyle bir cepheyi kurmak için acilen harekete geçelmelidir. Bu en başta ilerici, devrimci güçlerin, sosyalistlerin ve komünistlerin görevidir. İran’da da, Türkiye’de de, ABD’de de ve tüm ülkelerde de yapılması gereken budur.

