ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla siyasette, ekonomide, savunmada Türkiye’nin ortaya çıkan kırık fay hatları
Barış ALPER
TÜRKİYE sağlam ekonomisi üstünde yükselen bir demokrasiye ve siyasete, kültür ve yaşama, karada ve denizde vatan savunmasına sahip bir ülke değildir. Tabanda ekonomideki zayıflıklar siyasete, adalete, kültüre, askeriyeye ve diğer üst kurumlara direkt olarak yansımakta, halkımız ve dünya Türkiye’nin ne kadar güçsüz olduğunu görmektedir. Bu yıllardan beri böyledir. Avrupa’da “Boğaz’daki hasta adam” imajı hâlâ vardır. Ama son yıllarda Türkiye’de halk arasında Erdoğan’ın uluslararası alanda Türkiye’ye siyasi itibar kazandırdığı, iktisaden Türkiye’yi kalkındırdığı, İHA ve SİHA’larla Türkiye’yi dünyada askeri bir güce yükselttiği ve ülkeyi her türlü silahlı saldırıya karşı koruyacak bir “çelik kubbe” oluşturduğu söylenir oldu. Buna bazen Erdoğan için dünyadan da gelen “büyük” lider gibi övgüler de eklendiğinde, gerçekten Türkiye’nin zayıflıklarının, kırık fay hatlarının kalmadığı, güçlü bir ülke olduğu izlenimi yaratıldı.
Oysa Ortadoğu’daki son gelişmeler, İsrail-Filistin-Gazze olayları, özellikle Suriye’de yaşananlar ve en son ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttükleri savaş Türkiye’nin siyasi, iktisadi ve askeri alanda güç olarak ne kadar zayıf ve kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi, Türkiye’nin her türlü saldırıya açık olduğu ortaya çıktı. Şimdiye kadar “yaptık” diye övünen Erdoğan’ın söylediklerinin laftan ibaret olduğunu halkımız bilfiil yaşadı ve gördü. İcraattan bahseden Erdoğan’ın gerçek bir icraatlarının olmadığı ortaya çıktı. Dünyada Erdoğan için söylenen güzel sözlerin Türkiye’yi daha iyi kullanmak için, liderleri tavlamak için söylendiği daha iyi anlaşılmaya başladı.
Siyasi alanda dost ve hasımlarını ayırt edebilmek
Erdoğan ve hükümetleri sık sık Türkiye’nin Balkanlar’dan, Ukrayna’dan, Kafkaslar’dan Ortadoğu’ya kadar bölgede oyun kurucu, vazgeçilmez bir ülke olduğunu hep vurgulayıp durdular. Özellikle çevresi tarafından Erdoğan’ın Putin’den, Zelenski’den, Aliyef’den, Paşinyan’dan Esad’a, şimdi de El-Şara’ya, Sisi’ye, Mitsotakis’e, hatta Trump’a kadar aranan, fikri sorulan lider olduğu söylenir ve övünülerek anlatılırdı. Çevresindekiler bu nedenle ona “asrın lideri” derlerdi. Oysa ne Putin, ne Zelenski, ne Aliyef, ne Paşinyan, ne Şara, ne Sisi, ne Miçotakis, ne Trump Erdoğan’ı vazgeçilmez olarak gören birer devlet adamıdırlar. Siyaseten bir dönem kurulan dostluklar her an kırılabilir, hasımlıklara dönüşebilir. Bir zamanlar Erdoğan’a “seni mahvederim!” diyen Trump değil miydi? En güvendiği El Şara, el altından İsrail, Netanyahu ile görüşmeler yapan kişi değil midir? İsrail ile ilişkileri Türkiye’den daha iyi olan Aliyef değil midir? Putin’in Türkiye’ye kaç kez haddini bildirdiği, özür dilemek için sıra bekletildiği unutuldu mu? Zelenski’nin savaş nedeniyle Türkiye ile iyi ilişkiler kurduğu bilinmiyor mu? Türkiye’nin müttefik saydığı ülkelerle ilişkilerinin kırılgan olduğu asla akıldan çıkarılmamalıdır. Herkes kendi çıkarına göre hareket eder. Bu kapitalist dünyada devletler arası ilişkilerde kimse kimsenin kara kaşına, kara gözüne hayran değildir. Ebedi dostluklar olmadığı gibi, ebedi düşmanlıklar da yoktur. Ortadoğu’daki son savaşlar ve gelişmeler bunu bir kez daha Erdoğan’a da gösterdi. Büyük devletler, daha çok ABD ve Rusya bölgede kendi çıkarları için Erdoğan’ı, Türkiye’yi, başkalarını da değerlendirirler, işi bitince de bırakıverirler.
Buna rağmen Türkiye’yi dost ve “kardeş” görmek isteyen ve birlikte yaşamak isteyen halklar da vardır. Bunlar, bazılarına pek anlaşılır gelmese de, hep Kürtler, Ermeniler ve Rumlar olmuştur. Ama Türk halkında da bunlara karşı hep hasmane bir tutum yaratılmaya çalışılmıştır. Tarihte içiçe yaşadığımız bu halkları anlamaya asla yanaşılmadı. Yıllarca süren savaşa rağmen Türklerle birlikte barış içinde, demokratik bir toplumda yaşamak isteyen Kürtler ve bunu bir deklarasyonla ilan eden Öcalan değil midir? Türkiye istememesine rağmen geçmişle yüzleşerek Türkiye ile birlikte olmak ve kalıcı bir dostluk kurmak isteyen Ermenistan Başbakanı Paşinyan değil midir? Ege’deki tüm “kavgalara” rağmen Türkiye ile dostluk kurmaya, aramızdaki sorunları barışçıl yöntemlerle çözmeye çalışan Yunanistan değil midir? Bir ülkenin siyaseten kırılgan olmaması dostla hasmı daha iyi ayırt etmesine bağlıdır. Maalesef Türkiye bu meziyetini son yıllarda iyice yitirdi. Bölgedeki en ufak bir gerginlikte kırılganlığı hemen ortaya çıkmaktadır.
BOP Eşbaşkanlığından İsrail adjutanlığına
Bir zamanlar Erdoğan’ın ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi BOP’un “Eşbaşkanı” olduğu gururla anlatılırdı. “Ortadoğu bizden sorulur” denirdi. BOP ile ABD, Ortadoğu’yu yeniden dizayn edecekti. Bu arada Türkiye’yi de! Kendilerini ABD sayesinde Ortadoğu’da oyun kurucu olarak görenler bunun farkında bile değillerdi. BOP’tan ABD’nin amacı İsrail’i Ortadoğu’da lider konumuna getirecek koşulları hazırlamaktı. Kürtlerle İsrail’in yeni bir birliğini kurmaktı. Eşbaşkanlık sevdasında bunlar görülmedi. “ABD Türkiye’ye bir şey yapamaz” diyerek Kürtlere karşı savaş hızlandırıldı. Yalnız Türkiye’de değil, Irak’ta ve Suriye’de de Kürtlere karşı saldırıya geçildi, Kürtler teslim olmadan savaşa son verilmeyeceğini, Kürtlerden kendisinin sorumlu olduğu açıklandı.
Oysa Erdoğan Türkiyesi Ortadoğu’da ne oyun kurucuydu, ne de Kürtler ondan sorulurdu. ABD’nin Ortadoğu’da başka bir oyun kurucusunu, İsrail’i hazırladığı görülmedi. Üzerlerine bomba yağdırarak Kürtleri ne kadar kırdıklarını asla görmek istemediler. Türkiye’nin sonunda Kürtlerle birlikte eşit yaşamak zorunda kalacağını anlamak istemediler. Ama son bir seneden fazla bir zamandır yaşanan tüm olaylar Türkiye’nin bir hayal içinde yaşadığını, Türkiye’nin siyasi fay hatlarının Ortadoğu’da ne kadar kırık olduğunu ortaya koydu. Ortadoğu’da Türkiye’nin işlevinin İsrail’e destek olma olduğu görülmedi. BOP Eşbaşkanlığı, Ortadoğu’da oyun kuruculuğu, Emevi Camii’nde Cuma Namazı kılma ve Erdoğan’ın liderliği ise mazide kalan hoş bir seda olmaktan öteye gidemedi. Ortadoğu’da gerçekler bambaşkadır. Türkiye’nin bunlarla yüzleşmesi gerekmektedir.
Erdoğan Türkiye’si Ortadoğu’da hegemonyayı İsrail’e kaptırıyor
2000’li yılların başında Erdoğan iktidara geldiğinde ABD Başkanı tarafından, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi BOP’un Eşbaşkanı olarak atanmasıyla, kendisini Ortadoğu’nun, bölgenin ABD adına hegemonu olacağı hayallerine kapılmıştı. Bu atamada ABD’nin Erdoğan’ı demokrat İslam’ın lideri olarak görmesinin de payı vardı. İslam’da belli bir demokratikleşmeyle ABD İslam ülkeleriyle İsrail’in arasının düzeleceğini hesaplıyordu. Bölgenin hegemonu Türkiye mi, İsrail mi olur bunu zamana bırakmıştı. Ama İsrail her zaman ABD’nin gözbebeği idi. Bu hayaller uzun sürmedi. Erdoğan’ın ABD’nin Saddam’a karşı harekâtına gerekli desteği vermemesi, Kürt sorununa ABD’nin ön gördüğü gibi çözüm getirmemesi, İŞİD’e karşı kararlı tutum almaması, İran’a karşı ABD’nin yanında yer almaktan çekinmemesi gibi konumlarıyla 2010’dan sonra ABD’nin güvenini, desteğini tamamen kaybetmeye başladı. ABD Ortadoğu’nun düzeninin Erdoğan ile olmayacağını kısa zamanda gördü. Bunun ancak İsrail ile yapılabileceğine, İsrail’in Ortadoğu’nun hegemonu olması konusunda kararını verdi ve İsrail’i bölgede bu yönde hazırlamaya başladı. Erdoğan bunun farkına bile varamadı. Topladığı İŞİD ve cihatçıları, Esad’ın değil Kürtlerin üzerine sürmeye kalkınca ABD onun üstüne bir çizik attı. Bölgede ve dünyada Türkiye’nin yüzüne kimse bakmaz oldu. Türkiye birden yalnızlaştı. İktidar ise “uluslararası alanda yalnız kalsak da, dışlansak da, bildiğimiz ilkeleri savunmaktan kaçmayız” diye ortaya çıktı. Bu politikaya “değerli yalnızlık” dendi. Türkiye bu “değerli yalnızlıktan” kurtulmak için ABD’nin “kul-kölesi” olmak durumunda kaldı. Bu AKP’li politikacıların miyopluğuydu. Türkiye’nin işlevinin Avrupa’ya gidecek mültecilerin Türkiye’de tutulması olduğunu bile kabul ettiler. Ülkenin ne duruma düştüğü maalesef görülmek istenmedi.
Bu politika yeni değildi, Trump’tan ve Erdoğan’dan bağımsız olarak böyleydi. Yalnız Trump döneminde değil, bu Obama ve öncesine kadar uzanan bir ABD politikasıdır. Ama Erdoğan döneminde bu politika bir başka boyut kazandı. Erdoğan’ın Obama ve Biden ile yıldızının barışmaması, Trump’la iyi anlaştığını zannetmesi, Trump’ın ikinci kez gelmesiyle ABD-Türkiye ilişkilerinin düzeleceği anlayışının güçlenmesi, Erdoğan yönetiminin Ortadoğu’daki gelişmeleri değerlendiremediğinin açık bir yansımasıydı. Zira artık İsrail’in Ortadoğu’nun hegemonu olması için en ciddi adımlar Trump’ın ilk döneminde atılmıştır. Araplarla İsrail’in arasını düzelten Abraham Anlaşmaları 2020 yılında Trump zamanında imzalanmıştır. Trump’ın damadı Kuşner, Netanyahu’nun en büyük destekçisidir. Hatta 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı bile İsrail’in Ortadoğu’da hegemonya planının bir parçası olabilir. Zira Mısır İsrail’e Hamas’ın bir saldırıya hazırlığını haber veriyor, ama İsrail bir önlem almıyor. Bu düşünülmesi gereken bir konudur. Trump Ortadoğu’da İsrail’i hegemon olarak ikame ederken Erdoğanı’da oyaladı. Erdoğan da farkında olmadan İsrail’in Ortadoğu’da yükselişine Türkiye’yi alet etti. Bunu anladığı zaman ise çok geçti.
Rusya ve İran’ı oyalayarak ABD’nin Suriye planını destekleyen Türkiye
Başta ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail olmak üzere emperyalist ülkeler Esad’sız bir Suriye planlarını yaparken Türkiye’ye de önemli bir rol verdiler. Bu role göre Türkiye Rusya ve İran’ı oyalayacaktı. Bu rol gereği Türkiye önce Suriye’deki bütün İslami cihatçı örgütlerin İdlib’de toplanmasını sağladı, onların hamiliğini üslendi, Rusya, İran ve Esad’a bunları kontrol altında tutacağını vaadederek, bunun nasıl gerçekleştirileceğini görüşmek üzere Rusya-İran-Türkiye arasında Esad’ın da gözlemci olarak katıldığı Astana toplantıları düzenlendi. Bugün bu toplantıların Rusya, İran ve Esad’ı bir oyalama taktiği olduğu ortaya çıkmıştır. Zira Astana toplantıları yapılırken, ABD ve İsrail de İdlib’de Colani’yi, yani El Şara’yı geleceğin Suriyesi’nin lideri olarak hazırlıyorlardı. Bunu İngiltere’nin M16’sı, ABD’nin CİA’si ve İsrail’in MOSSAD’ı açıkça itiraf ettiler.
27 Kasım 2024’de İdlib’den yola çıkan Colani, yani El Şara’nın 8 Aralık 2024’de Şam’a girerek Esad’ı devirmesi, Rusların ve İranlıların Suriye’yi terk etmek zorunda kalması Türkiye’nin, yani Erdoğan’ın da içinde olduğu bir plandı. Ruslar ve İranlılar Türkiye’nin, yani Erdoğan’ın bu iki yüzlülüğünü gördüklerinde çok geçti ve onu asla affetmeyecekleri belli idi. Önceden Türkiye’nin ikili oyununa belli bir yere kadar göz yuman Rusya ve İran, Esad’ın devrilmesinden sonra Türkiye’ye ve Erdoğan’a karşı kesin cephe almaya başladılar. Son Rusya ve Ukrayna görüşmelerinin İstanbul’da değil, Körfez ülkelerinde yapılması, Putin’in Erdoğan’a soğuk davranması anlamlıdır. Türkiye’nin dışlandığını gösterir. Aynı şekilde İran’ın bu son savaşta Türkiye’ye iki-üç kez attığı söylenen balistik füze Erdoğan’a açık bir ihtar mahiyetindeydi. (Bu füzelerin Türkiye’nin İran ile arasını açmak için İsrail tarafından da atıldığı söylenmektedir.) Artık ortada komşularıyla derin sorunu olan bir Türkiye vardı. İran Azerbaycan’a da bir SİHA saldırısında bulundu. Aliyef buna çok şaşırdığını açıkladı. Oysa şaşırmasına gerek yoktu. Zira şu an Azerbaycan bölgede İsrail’le ilişkisi en iyi olan ve İsrail’e tam destek veren bir ülkedir. Atılan SİHA bir ihtardır. Hatta Azerbaycan ile Ermenistan aralarındaki Zengezur koridorunun çözümünde Türkiye’yi dışlayarak ABD, yani Trump’la çözmeyi yeğlediler. Türkiye bölgede her alanda itibar kaybederken İsrail öne çıkmaya başladı. Türkiye ise önünü göremeyen, kırık fay hatlarının farkında olmayan bir ülke haline geldi.
Esad’ın devrilmesinde kullanıldığını anlamayan Türkiye
Türkiye, yani Erdoğan yönetimi, Ortadoğu’da hegemonyayı İsrail’e kaptırdığını, İngilizler’in önderliğinde Esad’ın yerine Colani’nin hazırlandığını 2024 yılının ortalarında farkına varıyor ve büyük bir ihtimalle CİA ve M16’nın planının Kürtlerle İsrail arasında güçlü bir bağ ve iş birliğinin kurulmasını da kapsadığını tespit ediyor. Bunun farkına varan Türkiye acilen hareket etme gereksinimini duyuyor. Devlet veya derin devlet Kürtleri İsrail’e kaptırmadan Türklerin kazanması konusunda radikal bir karar alma gereğini duyuyor. Bunun da yolunun acilen savaşa son vermek ve hemen Öcalan’la görüşmek olduğu karar altına alınıyor. Ama yıllardan beri Türk halkının Kürt halkına karşı “düşman” yapıldığı, Öcalan’a yapılmadık hakaretin kalmadığı bir politikadan sonra Kürtlere şimdi “sizinle barışıyoruz” demek Türk politikacıları için kolay bir “iş” değildi. Ama yapılması gerekiyordu, zira İsrail açıkça ABD’nin de desteği ile Kürtleri alacağını, Türkiye’yi böleceğini ilan ediyordu. Bu gelişmelerden sonra Türkiye, Erdoğan ilk kez Suriye konusunda İsrail lehine kullanıldığını anladı. Ama geçti, bir şey yapmak için ise daha çok geç değildi. Bunun için de acilen Kürtlerle, Öcalan ile barışmak, hemen yeni bir barış süreci başlatmaktı. Bunun da objektif bir nedeni vardı. O da, Kürtler içinde İsrail’e en çok karşı gelen Türkiyeli Kürtler ve Öcalan’dı. Koşullar hazırdı. Ama şimdi bunu kim yapacaktı? Şüphesiz ki İktidar. Bu görev Erdoğan’a, ama daha çok Türk milliyetçilerinin lideri Bahçeli’ye verildi.
Bunun için 1 Ekim 2024 Meclis açılışında Erdoğan konuşmasında “iç cephenin güçlendirilmesi”nden bahsetti. Buradan vazife çıkaran Bahçeli hemen DEM Partinin kulisine gidip ilk adımı attı. Arkası bildiğimiz gelişmeler. Öcalan’la görüşmeler, Öcalan’ın mesajı, PKK’nın feshi, silahların yakılması, Mecliste komisyonun kurulması gibi atılan adımlar. Şimdi de barış ve eşitlik, özgürlük ve demokrasi temelinde yeni ortak bir toplum yaratmak için yasal düzenlemelerin yapılması beklenmektedir. Ama bu adımlar yavaş atılıyor. Süreç çok kırılgan gelişiyor. Sürecin başarıya ulaşmasında sorumluluğun esas yükü Türk kesiminin omuzlarında bulunmaktadır. Hükümetin hızlı adım atması için Türk kamuoyunun harekete geçirilmesi gerekmektedir. Bu görev de Türk işçi ve emekçilerinin, aydınlarının, demokratlarının, devrimcilerinin, sosyalist ve komünistlerinin önünde durmaktadır. Bu yeni sürecin içeriği Türk halkına acilen anlatılmalı, onların Kürtlerle empeti yapmaları, birlik ve dayanışma duyguları sağlanmalıdır. Alttan Türk ve Kürt yığınlarını ortak baskısı olmadan Meclis’ten halk yığınlarını çıkarına, demokrasi ve özgürlüklerin yararına yasa beklemek hem çok zor hem de biraz hayaldir. Ama yapılması gerekir. Türkiye’nin kırılgan olan siyasi fay hattının düzelmesi Kürtlerle barışmaktan geçmektedir. Aksi halde kırılganlık devam eder.
Askeri ve savunma alanında çıplak bir Türkiye
Özellikle İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısıyla başlayan ve hızla bölgeye yayılan savaş başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin hava savunmalarının ya hiç olmadığını, ya da çok yetersiz olduğunu ortaya koydu. Hatta İran’ın saldırıları karşısında İsrail ve ABD’nin bile bölgedeki hava savunmasının yetersiz olduğu görüldü. İsrail küçük ülkesinin üstünde “delinmez” bir “demir kubbe” kurduğunu anlatıp durdu. “Demir Kubbe” denen İsrail’i hedef alan füze ve SİHAları havada yok edecek uçak ve füzelerden oluşan savunma sistemidir. Ama İran’ın İsrail’e bir anda attığı yüzlerce füze ve SİHAlarla “demir kubbe”yi deldiler ve hedeflerine isabet ettiler. Yani İsrail’in uçak ve füzelerden oluşan savunma sistemi İran saldırılarını önleyemedi. Hatta İsrail’in savunma sistemi tek başına değildi. Akdeniz’de buluna ABD, İngiliz ve Fransız donanmasının desteği bile yetersiz kaldı. Bir anda yüzlerce atılan füze ve dronları, bir anda havada imha edecek yeterli bir savunma sistemi olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan için de geçerli olmuştur. Bu ülkelerin ve Körfez’deki ABD savunma sistemleri İran’ın saldırısı karşısında bölgeyi koruyamamış, petrol tesisleri, oteller savunmasız kalmış, isabet almıştır. Bu yeni bir durumdur.
Bu savaş Türkiye’nin ise savunma alanında hişbir sisteminin olmadığını, her türlü saldırıya açık, çırılçıplak olduğunu ortaya koydu. Türkiye’yi havadan gelecek bir saldırıya karşı savunacak ne bir uçağı, ne bir füzesi, ne bir dronu olduğu gözler önüne serildi. Üç gün boyunca İran’dan atıldığı söylenen ve Adana-İncirlik istikametinde ilerleyen füzeleri vurmak için ne bir Türk uçağı havalandı, ne bir Türk füzesi fırlatıldı. Füzeyi tahrip eden Akdeniz’deki NATO erken uyarı sistemlerinden atılan füzeler olmuştur. Dron imalatında “en büyük” olan Erdoğan’ın damadı Bayraktarlara ait olan işletmelerin her sene düzenledikleri “Tekno-Festival”lerde Türkiye’ye “çelik kubbe” kurduk diyen Bayraktar ve komutanlar nerede? Nerede “çelik kubbe”? Yok! Söylenenelerin halkın gözünü boyamaktan başka bir işe yaramadığı görülmüştür. Devletin desteği ile Türkiye’nin en büyük dolar zengini olan Bayraktarlardan bunun hesabı sorulmalıdır. Bayram videosunda zevahiri kurtarmak için Erdoğan şu konuşmayı yapıyordu:
“Hava sahamızı ihlal eden eylemler karşısında çok kararlı bir tutum alırken, milletimizin huzur ve güvenliğini tahkim edecek adımları atmaya devam ediyoruz. Türkiye, Allah’ın izniyle güvendedir, emin ellerdedir. Tecrübeli ve liyakatli kadroların yönetiminde hedeflerine doğru adım adım ilerlemektedir”.
“Hava sahamızı ihlal eden füzeyi düşürecek gücümüz yoktu, NATO düşürdü” dememek için laf kalabalığı yapıyor ve hava sahamızı ihlal eden eylemler karşısında çok kararlı bir tutum aldıklarını, milletimizin güvenliğinin tahkim ettiklerini, hedeflere adım adım ilerlediklerini söylüyor. Şimdi bunlardan hangisi doğru? Bu lafların anlamı: “Türkiye’nin savunma sistemi yoktur. Dış saldırılara karşı çıplak, açıktır” demektir. Hatta bir ara ABD’yi dinlemeyip Rusya’dan alınan S400’ler kullanılamamaktadır. Bunun için ödenen 2,5 milyar dolar heba olmuştur. Bu alımlara kızan ABD de Türkiye’yi F35 programından çıkardı. F16’ların tamirini tavsatarak Türkiye’yi ABD’ye muhtaç duruma getirdi. İşte Erdoğan’ın bu politikaları sonucu Türkiye uçaksız, füzesiz, savunmasız bir konumdadır. Bunun sorumlusu da iktidarıdır. Türkiye ne “güvendedir” ne de “emin ellerdedir”. Bu savaşta Türkiye’nin savunmasının ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkmıştır. İktidarın bunu değiştirecek bir güç ve anlayışı da yoktur.
İktisaden kırılgan bir Türkiye
Türkiye ekonomisinin ne kadar kırılgan olduğunu, ne kadar dolara bağımlı olduğunu, sanayisinin ne kadar geri ve üretimin düşük olduğunu, ürettiğinden fazlasını tüketen bir toplum olduğunu, halkın enflasyon ve pahalılıktan belinin büküldüğünü anlatmaya gerek yok. Ama bölgede başlayan savaş, ekonominin kırılganlığını açık olarak gözler önüne serdi. Dünya petrol akımının bel kemiği olan Hürmüz Boğazı’nı İran’ın kapatması dünya petrol fiyatlarını fırlattı. Benzine, mazota arka arkaya zamlar gelmesi, motorinin litresinin 74, 80 TL’ye çıkması savaşın sonucudur. Petrolün pahalılanması demek, havagazından gıda maddelerine kadar her şeyin pahalılaşacağı demektir. Petrolü almak için dolar gerekmektedir. Şimdi petrol alımına çok büyük miktarda dolar ödenecektir. Dolarda sıkıntısı olan Türkiye altın rezervlerine saldırdı ve bu bir hafta içinde 60 ton altın sattı. Anlaşılan Türkiye 70’li yıllarda olduğu gibi 70 Cent’e muhtaç bir ülke durumuna düşecektir. Savaşın daha ne kadar süreceği belli değildir. Bu savaş dünya ekonomisini de kırılgan yapmaktadır. Petrol fiyatlarının böylesine artmasına dünyada tahammül edecek ülke çok azdır. Bir kez daha tüm ülkeler alternatif yenilenebilir enerji kaynaklarını güçlendirmeye çalışmaktadır. Türkiye enerjide hala petrole bağlı bir ülkedir ve elektriğin yüzde 85’ini akaryakıttan üretmektedir.
Türkiye ekonomisinin kırılgan olmaması için en başta döviz kaynakları yaratması gerekmektedir. Bunun için israfın, yolsuzlukların azaltılmasının yanı sıra, iki alanda ciddi adımlar atması gerekmektedir: Birincisi enerji kullanımında petrolün, akaryakıtın azaltılmasıdır. Bunun yolu da alternatif yenilenebilir (güneş, rüzgâr, su v.s.) enerji üretimine ağırlık verilmesi demektir. İkincisi her alanda üretimi arttırmak, katma değeri büyütmek, ihracatı geliştirmek, modern teknoloji ile üretime ağırlık vermek gerekmektedir. Özellikle modern dijital teknolojye yönelmek önemlidir. İktidar tam da bu konuda damat Bayraktar’ın birkaç yatırımıyla övünmekten ileri gidememektedir. Zannedersiniz ki, Türkiye yüksek teknolojide uçmaktadır. Oysa Türkiye bu alanda çok yayadır. Buna bir örnek Türkiye’nin Vietnam ile karşılaştırılmasıdır. Türkiye’nin ihracatında yüksek teknolojinin payı yüzde 3’ü geçmiyor. Ama Vietnam’ınki yüzde 39’dur. 2000 yılında Türkiye’nin yüksek teknoloji ihracatı 1,6 milyar dolarken, Vietnam’ın 500 milyon dolardı. 2022 yılında Türkiye bu sayıyı 2 milyar dolara çıkardı, Vietnam ise 137 milyar dolara. Yani Vietnam 22 yılda Türkiye’yi 85’e katladı. Gelinen noktada Vietnam’ın ihracat rakamları 354,5 milyar doları bulurken Türkiye’nin ihracatı 255,7 milyar dolardır. Yüksek teknoloji olarak gösterilen SİHA’lar montaj üretim olmayı geçememiştir.
Ne yapmalı? Türkiye’nin yüksek teknoloji ve alternatif yenilenebilir enerji üretiminde bir atılım yapması gerekmektedir. Bu ise bu iktidarla mümkün değildir. Türkiye’nin yalnız ekonomik alanda değil, siyasi ve askeri-savunma alanlarında da kırılganlıktan kurtulması ve bu alanlarda bir sıçrama yapması, bu iktidarın gönderilip yerine demokratik sol bir iktidar gelmesi gerekmektedir. Ancak böyle bir iktidar yüksek teknolojiye yatırım yapar, bölgede ve dünyada barışı ve dostluğu savunabilir. Türkiye’de her alanda yaşanan kırılganlıkların panzehiri demokratik ve sol bir iktidardır, barış politikasıdır, Kürtlerle süreci başarıyla tamamlamasıdır.

