İşçileri, emeklileri, memurları yoksullaştıran enflasyona bu hükümet gem vuramaz
Mümin TOPRAK
İŞÇİLER, emekçiler, emekliler, memurlar, halklarımızın büyük kesimi durmayan enflasyon ve pahalılık altında ezilmekte, yoksullaşmakta, hayat yaşanmaz ve çekilmez hale gelmektedir. Hükümet 2026 yılı için yıllık enflasyonu yüzde 16 olarak hedeflemektedir. Bu hedefin ne kadar suni ve iradeci bir hedef olduğunu Ocak ve Şubat aylarında yaşanan enflasyon tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur. Devlet kuruluşu TÜİK’e göre enflasyon artışı Ocak 2026’da yüzde 4,84 ve Şubat 2026’da yüzde 2,96 olmuştur. Yalnız bu iki ayda enflasyon yüzde 7,8 oranında artmıştır. Hükümetin 2026 yılı için koyduğu yüzde 16’lık hedefin yarısına hemen hemen bu iki ayda ulaşılmıştır. Yüzde 16’lık hedefi tutturmak için enflasyonun geri kalan 10 ayda her ay için yüzde 0,82 oranında artması gerekmektedir ki, bu en gelişmiş ülkelerde bile mümkün değildir. Buna bir de bölgemizdeki savaş eklenince 2026 yılı için hedef alınan yüzde 16 bir hayal olarak görülmektedir. Çünkü savaş nedeniyle enflasyon daha şimdiden atağa kalkmış durumdadır. 2026 yılı için en az yüzde 40’lık bir enflasyon tahmin edilmesi gerekmektedir.
Enflasyonla eriyen işçi ücretleri ve emekli aylıkları
Hükümetin enflasyon hedefini böylesine küçük tutmasının, yıl sonu enflasyonunu düşük göstermesinin nedeni ise yıl sonunda asgari ücretin ve emekli aylıklarının artışını baskılamak içindir. Çünkü bu ücret ve aylıklar enflasyon oranında yükseltilmektedir. Hükümet enflasyonu düşük göstermek için çekirdek enflasyon, sepetteki mallar ve onların enflasyona etki oranları gibi değişik yöntemlere başvurmaktadır. Bu nedenle TÜİK’in enflasyon oranıyla bağımsız ENAG kuruluşunun enflasyon oranı arasında büyük farklar görülür. 2025 yılı için TÜİK enflasyonu yüzde 30,89 verirken, ENAG bu oranı yüzde 56,14 olarak vermiştir. Neredeyse TÜİK’in resmi enflasyon oranının iki katıdır. Ayrıca çoğu kez enflasyon oranıyla bir malın fiyat artışı birbirini tutmaz. Vatandaş TÜİK’in enflasyon verilerine asla inanmaz. O hep pazarda aldığı malın fiyatına bakar ve kendi enflasyon oranını bulur.
Buna rağmen Erdoğan yıl başında asgari ücret artışını yüzde 27 olarak saptadı ve 1 Ocak 2026’dan beri asgari ücret 28 bin 75,50 lira oldu. İki ay içinde (Ocak ve Şubat 2026) bu ücret yüzde 7,8 oranında eridi. Bu ise asgari ücret için 2 bin 190 lira demektir. En düşük emekli aylığı ise 20 bin lira olarak saptandı. Enflasyon bunun da 1560 lirasını eritti. Bu halkın satın alma gücünün açıkça düştüğünün bir göstergesidir. Bunun için işçi ve emekliler “Erdoğan hükümeti döneminde yoksullaştık!” diye feryat etmektedirler. Feryat edenlerin sayısı ise hiç de az değildir. Ülkemizde asgari ücretle çalışanların sayısı 11 milyon 200 bin kişidir. 20 bin lira ve altında emekli maaşı alanların sayısı ise 4 milyon 917 bin kişidir. Diğer emekliler ise 20 bin liranın çok çok üstünde aylık almıyorlar. SGK’ya göre Türkiye’de yaklaşık 17 milyon (16 milyon 997 bin 274 kişi) emekli bulunmaktadır. Bunların yüzde 90’ı 25 bin liranın altında aylık almaktalar ve bu parayla geçinmek zorundalar. 25 bin liranın üstünde emekli aylığı alanların sayısı ise sadece 640 bin kişidir.
Erdoğan iktidara gelmeden önce asgari ücret ve emekli aylıkları bugünkü Erdoğan döneminden kat kat iyiydi. Erdoğan iktidarında fakirlik ve yoksulluk çığ gibi artmıştır. Erdoğan işçiden, emekçiden, emekliden alıp zengine vermektedir. Türkiye’de nüfusun zengin olan yüzde 20’si ülkenin toplam gelirinin yüzde 48,1’ni, yani hemen hemen yarısını alırken, nüfusun en yoksul yüzde 20’si, yani asgari ücret alanlarla 20 bin lira ve altında emekli aylığı alanları toplamı, tüm gelirden ancak yüzde 6 gibi bir pay alabilmektedir. Dünyada milyarder sayısını veren Forbes kuruluşu 2025 yılında Türkiye’de 35 milyarder olduğunu ve bunların servetlerinin yaklaşık 80 milyar dolar olduğunu bildirmektedir. Ki, bu Türkiye’nin milli gelirinin yüzde 5’i yapmakta, bu da hemen hemen nüfusun en yoksul yüzde 20’sinin aldığı paya eşittir. Bunlar Erdoğan iktidarında fakirleşme ve yoksullaşmanın boyutunu gösteren sırf birkaç sayıdır.
ABD ve İsrail’in İran’la savaşı enflasyonu ve pahalılığı hızla arttırmaktadır
Şubat ayındaki yüzde 2,96 enflasyona yıllık bakıldığında yüzde 31,53 enflasyon demektir. Merkez Bankası ise inadına, “2026’da enflasyon yüzde 16 olacak” diyor. Bu ise yalnız imkânsız değil, halkla alay etmektir. Bunun imkânsızlığını gösteren birincisi temel mallardaki yüksek fiyat artışları, ikincisi de İran savaşının yol açtığı yüksek petrol fiyatlarıdır.
2026 Ocak ve Şubat aylarında gıda, ulaşım, enerji ve konut gibi temel ihtiyaç mallarında fiyat artışları beklenenden çok daha yüksek olmuştur. Ocak ayında gıda fiyatları yüzde 6,59, Şubat ayında da yüzde 6,89 arttı. İki aylık gıda fiyat artışı yüzde 13,48 olup bu ise yıllık yüzde 36,44 enflasyona tekabül etmektedir, Aynı artış ulaştırmada yüzde 28,86, enerji ve konutta yüzde 42,33 olarak gerçekleşmiştir. Bu oranların düşmeyeceği, daha da yükseleceğinden herkes emin olabilir. Çünkü ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş hızla Ortadoğu’ya yayılmaktadır. Karşılıklı atılan füze ve dronlarla hem İran’daki hem Körfez ülkelerindeki petrol tesisleri tahrip edilmekte, hem İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasıyla Basra Körfezi’nden petrol akımı durmuş olmaktadır. Basra Körfezi’nden çıkan petrol dünya petrol ihtiyacının yüzde 20’sini karşılamaktadır. Bu gelişmeler dünyada petrol sıkıntısına yol açtı ve petrol fiyatlarını tetikledi. Savaştan öncesi, yani Şubat sonu Mart başında bir varil petrol 65-73 dolar üzerinden işlem görürken, savaş sonrası 100-113 dolar üzerinden işlem görmeye başlamıştır. Bu artış her ülkede, Türkiye’de de benzin ve mazot fiyatlarının arka arkaya zamlanmasını getirmiştir.
Türkiye’de ilk zam 5 Mart’ta geldi. Benzine 92 kuruş ve motorine (mazota) 3 lira 11 kuruş zam yapıldı. Bir litre benzin 59,32 liraya, bir litre motorin 63,51 liraya yükseldi. Ankara ve İzmir’de artılar daha yüksek oldu. Mart ayında 2-3 kez daha zam yapıldı. Mart ayı ortası itibarıyla İstanbul’da 1litre motorin 65 lira sınırını, bir litre benzin 61-62 lira bandını aşarak en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Ama bu seviyede durmayacaktır. Savaş devam ettiği ve savaş tahribatı kaldırılmadığı sürece petrol fiyatlarının bu yıl artarak bir varilin 200 dolara çıkabileceği bile tahmin edilmektedir. Petrol fiyatlarının artması demek benzin ve motorinin artan fiyatları yalnız araç sahiplerini mağdur etmeyecek, tüm ekonomi bu yükselişten etkilenecektir. Çünkü petrol, yani akaryakıt fiyatlarının artmasıyla en başta enerji, ulaştırma fiyatları ve uluslararası taşımacılık maliyetleri artacak ve bu artışlar başta gıda olmak üzere tüm temel ihtiyaç maddelerini etkileyecektir. Enflasyon ve fiyat artışları gemlenemez hale gelecektir. Petrol fiyatına dayalı fiyat ve enflasyon artışlarını gemlemenin yolu ise ABD ve İsrail’e baskı yaparak İran’a saldırılarının, açtıkları savaşın hemen durdurulması sağlanmalıdır. Aksi takdirde savaş altında yoksullaşan, ezilenler işçi ve emekçiler, zenginleşenler ise başta silah patronları ve diğer patronlar olacaktır. ABD ve İsrail’den hemen savaşı durdurması, barış ve müzakere yoluna dönmesi savunulmalıdır.
Türkiye’de yüksek enflasyonun politik, ekonomik nedenleri
Yalnız savaş nedeniyle değil, petrol fiyatları taşıma ve enerji maliyetlerini her zaman belirlediği için önemli bir enflasyon nedenir. Savaş bunu sürekli arttırır. Türkiye’de enflasyonun sürekli yüksek olmasının başka nedenleri de vardır. Her alanda üretimin yeterli, ülke ekonomisinin dengeli olmaması, ihracatın ithalatı karşılamaması ve sürekli bir dış ticaret açığının, cari açığın ortaya çıkması, dövize, dolara olan ihtiyacın yüksek olması, ükenin sürekli borçlanması ve yüksek faiz ödemek zorunda kalması ve iktidarların yanlış ekonomi politikalar uygulamasıdır. Bunlara ek olarak bir de iktidarların israf, yağma ve talanlarıdır. Özellikle Erdoğan iktidarında “itibardan tasarruf olmaz” denilerek israfın, kayırmacılığın had safhaya ulaşması enflasyonun gemlenemesinin esas nedenlerinden biri olmaktadır. Kendi çevresindeki iş insanlarına döviz bazında verdiği yolcu garantili hava limanlarına, yollar ve köprülere, hasta garantili şehir hastanelerine ödenen milyar dolar “avantalar” enflasyonun körüklenmesine neden olmaktadır. Ama esas neden katma değeri yüksek, ülkeye döviz getirecek üretimin yapılamaması, bu nedenle sürekli döviz bulma peşinde koşulmasıdır. Ülkeye üretime yönelik yatırım için gelen döviz devede kulaktır. Gelen döviz borsaya gitmekte, bir yatırıp beş kazandıktan sonra ülkeyi soyarak, hiçbir hayırı olmadan, milyarlar zarar vererek çekip gitmektedir. Ülke ekonomisi üzerinde döviz baskısı kalkmadan ülkenin beli doğrulmaz, enflasyon tek hanelere düşürülemez.
Erdoğan köprüleri, yolları, havalimanlarını, şehir hastanelerini yap-işlet-devret modeliyle belli şirketlere yaptırırken devletin cebinden 5 kuruş çıkmayacağını söyler dururdu. Ama gerçek tam tersiydi. Çünkü devlet yapılan köprü, yol ve havalimanı için yolcu, hastahaneler için hasta garantisi veriyordu. Bu garanti sayıları gerçekleşmediği zaman açığı devlet bütçeden karşılıyordu. Bu garanti edilen sayılar hiçbir zaman gerçekleşmedi. Devlet her yıl bütçeden bu şirketlere milyarlar ödedi. İşte birkaç sayı: Devlet, Şehir hastahaneleri için 2025 yılında 111,1 milyar TL ödedi. 2026 bütçesinden köprü ve otoyollar için ayrılan kaynak 101,3 milyar TL’dir. Bunlar enflasyonu artıran sayılardır ve hepsi vergilerle halkın cebinden çıkan paralardır. Enflasyonu esas azdıran borçlanma, faiz ödemeleri ve bütçe açığıdır. 2025 yılında bütçeden ödenen faiz miktarı 2 trilyon 54,4 milyar TL’dir. Bütçe açığı ise 1,8 trilyon TL olarak gerçekleşti. Bu sayılar 2026 yılında daha da artacaktır. Türkiye’nin iki yakası bir araya gelmeyecektir.
1950 Menderes döneminden başlayarak, Demirel, Özal gibi sağcı iktidarlar dönemlerinde Türkiye bütçesi hep açık vermiş, iki yakası bir araya gelmemiştir. Ama hiçbiri bu Erdoğan döneminda olduğu gibi olmamıştır. Eroğan iktidarında devlette israf, ülkede yağma, halk yığınlarında yoksullaşma, toplumda enflasyon görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Buna son vermenin yolu ise, Erdoğan’ın gitmesi, ülkeye işçi ve emekçi yığınların etkin olduğu demokratik bir iktidarın gelmesidir. Bunun için Kürtlerle sürecin başarıyla sonuçlanması, bölgede barışın sağlanması, ülkede hak, adalet, hukuk için, ekonomik ve sosyal kalkınma için mücadelenin yükseltilmesi gerekmektedir. Halk yığınları enflasyon ve pahalılıktan şikayetçidir ama harekete geçemez. Enflasyona karşı mücadeleyle politik mücadele, barış, demokrasi, özgürlükler için mücadele arasında genellikle bir bağ kuramaz. İşte burada sol, demokratik, sosyalist, komünist, devrimci güçlerin araya girmesi gerekmektedir. Onlar bu görevi başardıkça yığınların hem enflasyona ve pahalılığa karşı, hem barış ve demokrasi mücadelesi bambaşka bir boyut kazanacaktır.

