Şirazeden çıkan Erdoğan yine “savaş” diyor

Yücel ÖZTÜRK

ÜLKEDE normal koşullar olsaydı, son günlerde yaşananlara bakıldığında Erdoğan için “şirazesi kaymış” denilebilirdi. İster Amerikan CBS televizyonuna verdiği mülakatı alın, ister “İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, ABD’de insanların yokluktan, açlıktan market kuyruklarında bekliyor, hamdolsun bizde böyle bir şey yok!” demesini alın veya ister barınacak yer bulamayıp parklarda yatan öğrencilere, Boğaziçi Üniversitesi’nde atanmış rektörü protesto eden öğrencilere, kredi ödeme zorluğundan feryat eden esnaf ve çiftçiye “terörist” demesini alın, bunlar bırakalım bir cumurbaşkanını, sıradan bir insanın sarfedeceği sözler değildir! CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na “Bay Kemal” diye başlayıp söyledikleri başka bir konu. Ama tüm bunlar ve daha niceleri Erdoğan’ın şirazesinin kaydığını göstermektedir. Bazıları, “zaten hasta, ağzından çıkanı kulağı duymuyor, kusuruna bakılmaz” diyebiliyor. Ama öyle değil. Tüm bu yalan ve çarpıtmalar, iftiralar iktidarı sürdürmek için yapılan belli bir plan ve politikanın parçalarıdır.

Yalan, çarpıtma, yani kamuoyunun manipülasyonu tüm faşist rejimlerin uyguladığı bir yöntemdir. Hitler bu amaçla bir Bakanlık bile kurmuştu. Adı “Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı”, kısa adı “Propaganda Bakanlığı” idi. Halkı aydınlatma adına yapılan ise halkın manipülasyonuydu. Bu bakanlığın başında da Hitler’in sağ kolu Göbbels vardı. Görevi manipülasyon yöntemiyle Hitler iktidarını yüceltmek, basın ve medya, kültür ve sanat alanını kontrol altına almak, halkı nasyonal sosyalist düşünce etrafında mobilize etmek ve savaşa hazırlamak ve savaş alanlarından zafer haberleri yaymaktı. SA ve SS’lerin yaptıkları terör eylemlerini, yarattıkları korku ve dehşeti Alman ırkının arılaşması olarak propaganda etmekti. 

Erdoğan da benzerini yapıyor. O iktidarını ve kendi şahsi geleceğini garanti altına almanın ve konumunu güçlendirmenin iki yoldan mümkün olacağını görmektedir. Birincisi terör ve siyasi cinayetler ve bunun üstünde yükselen korku imparatorluğu, ikincisi içte ve dışta özellikle Kürtlere karşı yürütülen savaştır. Bunun için harekete geçirilen Havuz Medyası ve sayısız televizyon kanalları halkı manipüle etmek için yalan, çarpıtma ve iftira üzerine kurulu bir propaganda yürütmektedir.  

Bu propaganda şimdiye kadar işledi, hem de “iyi” işledi. Halk, milliyetçilik ve Kürt-PKK-HDP düşmanlığı, Vahabi İslam ve laiklik üzerinden kutuplaştırıldı, düşman kamplar yaratıldı.  Ama son günlerde Erdoğan’ın kurduğu korku imparatorluğundan sesler yükselmeye, Havuz Medyası’ndan itirazlar gelmeye başladı. Bunlar çok değil, ama bir şeylerin değişmekte olduğunun da göstergesiydi. Böylesine bir sarsıntıya yol açan bu gelişmeler nelerdi?

Son zamanlarda kamu araştırması yapan tüm anket firmalarının araştırma sonuçlarına göre -ki bunlar arasında AKP’ye yakınlığı ile bilinen ORC gibi firmalar da var- Erdoğan’ın seçmen tabanının hızla erimekte ve ilk kez bir seçimde Millet İttifakı’nın HDP ile birlikte oyları Cumhur ittifakının oylarını geçmektedir. Anketlerde çıkan bu sonuçlar en başta Erdoğan’ı kara kara düşündürmeye başladı. Görünen oydu ki, iktidar bir ihtimal elden gidiyordu. Geçmişte de böyle durumlar yaşanmıştı. Ama her seferinde bir çare bulunmuştu. Bulunan çare de şu veya bu şekilde ülkeye sıcak para akışının sağlanmış olmasıydı. İran’dan gelip aklanan ayakkabı kutularındaki kara paralar, Katar’a satılan Digitürk, Tank-Palet-Fabrikasından, Çay-Kur’un satışa çıkarılmasından gelen dolarlar, bir gecede Topbaş ve Gökçek’in dışardan getirdikleri bir milyar dolar, Bank Asya gibi üstüne çökülen kuruluşlardan gelen paralar ve uyuşturucu gibi illegal yollardan gelen dolarlarla piyasalar bir müddet rahatlatılıyor, halka “bulursa parayı Erdoğan bulur” dedirtiyordu. Ama şu anda aklanacak ne kara para bulunuyor, ne de satılacak devlet teşekkülleri ve üstüne çökülecek Topbaş ve Gökçek gibi insanlar, Bank Asya gibi kuruluşlar var. Tersine parası olan herkes, en başta Erdoğan’ın çevresi “batan gemiden kendini kurtaran aslandır” deyip yurt dışına para çıkarmaktadırlar. Hesabı verilmek istenmeyen Merkez Bankası’nın 128 milyar dolarının bir kısmı bu işler için harcandı.

Ama bu kez durum ciddi idi. Ülke ekonomisi batıyor, döviz gelmiyor, Merkez Bankası’nın rezervleri ekside. Yatırım yok, istihdam yok veya çok az, enflasyon aldı başını gidiyor. TÜİK inandırıcılığını kaybetti. TÜİK’in rakamlarıyla halkın pazarda gördüğü rakamlar birbirini tutmuyor. Halk “açız, işsiziz!” diye feryat ediyor ama Saray’da israf ve masraf almış başını gidiyor, zira “itibarda tasarruf olmaz”. Kürdistan’da, Suriye’de savaşa milyarlar akıyor, hem de dolar olarak. Bu paralar pahalılık, zam, vergi olarak halkın cebinden çıkıyor. Halk “yeter artık” diyor. Açıkça “şimdiye kadar Erdoğan’a oy verdim, bundan sonra vermeyeceğim!” diyor. Erdoğan gerçekten zor durumda.

Geçmişten farklı olarak şimdi Erdoğan da durumunun zor olduğunu görüyor. İktidarı seçimle muhafaza etmenin imkânsız gibi olduğunu idrak etmeye başladı. O zaman herkesin sorduğu soruyu büyük bir ihtimalle Erdoğan da soruyor: “Seçim yapmak şart mı?” Erdoğan için şart değil. O zaman iktidarda seçimsiz kalmak lazım. Bunun da iki yolu var. Biri ülkede siyasi cinayetler, terör ve kaos ortamı yaratmak, iç savaş çıkartmak ve seçimlerin yapılamaz olduğunu ilan etmek. İkinci yol ülke dışında, en iyisi Suriye ve Rojova’da yeni bir savaş yaratmak. İç savaş veya dış savaş. Erdoğan için kurtuluş bunlardır. Aksi takdirde yalnız iktidar elden gitmekle kalmaz, bunun sonunda hapishanelerde, mahkemelerde hesap vermek de vardır. Onun için ne pahasına olursa olsun iktidar verilmemelidir, gerekirse kan dökülmelidir.

Kan dökerek iktidar almak veya iktidarda kalmak Vahabi İslami anlayışın ruhunda vardır. Bunun için yalnız İŞİD’e, Taliban’a, Suudi Arabistan’a Yemen’e bakmaya gerek yok. Erdoğan’ın geldiği Milli Görüş hareketine bakmak yeter. Bu hareketin lideri Erbakan bakın 13 Nisan 1994 senesinde partisinin (o zaman partinin ismi Refah Partisi idi) meclis grubunda yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Şimdi ikinci bir önemli nokta, Refah Partisi iktidara gelecek, adil düzen kurulacak. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kanlı mı olacak, kansız mı olacak? Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği açıkça görsün diye bu kelimeleri kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Refah Partisi adil düzen getirecek, bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak sert mi olacak, tatlı mı olacak kanlı mı olacak? Altmış milyon buna karar verecek.”

O zamanki Refah Partisi’ni şimdiki AKP diye okuyun. Liderini Erbakan değil Erdoğan olarak düşünün. İktidarda olmadan bunları söyleyen bir akımdan gelen Erdoğan’ın iktidarı bırakmamak için neler yapmaya cüret edebileceğini düşünün. Artık iş düşünceden çıkmak ve fiiliyata geçmek üzere. Basında çıkanlara, kulislerde söylenenlere bakılırsa iktidarı bırakmamak için kan dökme konusunda epeyce bir mesafe alınmışa benziyor. Eğer böyle olmasaydı CHP Genel Başkanı “siyasi cinayetler işlenecek” konusunu gündeme getirir miydi? Bu İkizdereli kadınları ziyaret eden AKŞENER’e Rize’de yapılan saldırıdan sonra Erdoğan’ın söylediği “Bu daha bir, daha neler olacak neler. Daha dur bakalım, bunlar iyi günler” tehdidini sözde değil, fiiliyata geçirmek üzere gündemde olduğunun bir göstergesiydi. Seçim yapmamak için iç savaşa gidilebileceği hazırlığının işaretiydi.

Aynı hazırlık dışarda bir savaş içinde yapılmaktadır. Son günlerde İdlib’de artan olaylardan ve yaşanan can kayıplarından sonra Erdoğan “alandaki güçler, yani Rusya ve ABD önlem almazsa biz buralara yeniden gireriz!” diyerek savaş tamtamı çalmaya başladı. Esasında Erdoğan burada ateşle oynamaktadır. İktidarda kalmak için bir savaş çıkartacak, ama Erdoğan’ın müdahalesine hem Rusya hem ABD karşı çıkmaktadır. ABD’de Biden Kongre’ye gönderdiği Rojova’daki misyonlarının uzatılması yazısında, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının ABD çıkarlarına aykırı olduğunu söyledi. Soçi’de kapalı kapılar arkasında Putin’in “İdlib’den çekil!” dediği basına çoktan sızdı. Rusya ve ABD’ye rağmen İdlib’de, Rojova’da çıkarılacak bir savaş Erdoğan’ın iktidarını uzatma adına binlerce Türkün, Kürdün, Arabın ölümü olacaktır. Erdoğan Erbakan’ın aksine iktidara kansız geldi. Anlaşılan ve görülen o ki gidişi kanlı olacak, ülkeyi ateşe verecek. “Benden sonrası tufan” diyecek. Bir ihtimal Suriye’deki savaş onun sonunu da getirecektir. Ama onun sonu da gelebilir diye “ABD ve Rusya ile çatışsın” diyemeyiz. Devrimci ve demokratik güçlerin görevi: Yığınlar içinde çalışmalara hız vermek, yığın direnişleri ve çıkışlarıyla bir iç ve dış savaşı önlemek, Erdoğan’ın iktidarına seçimle veya demokratik yollardan son vermektir. Politik gelişmeleri belirleyen yığınların direnişidir. Ülke artık daha fazla, bir dakika bile şirazeden çıkmış Erdoğan’a teslim edilemez!

Bir cevap yazın