Maden ocaklarındaki felaketler: Ne fıtrattır ne kader, ne ecel; kâr hırsına dayalı cinayetlerdir, ihmal değil kasıttır!

Mümin TOPRAK

HER maden ocağı “kazası”nda acılar, duygusal anlar yaşanır. Televizyonlarda, sosyal medyada yayınlanan görüntüler, ağlayan, ağıtlar yakan analar, eşler, çocuklar, yeni evlenmiş gelinler, babasını görmeden doğacak yavrular. Hepsi insanın yüreğini dağlar. Bunlar ne ilk ne de son! Son on yılda insanlar bu “kaza”ları Soma’da yaşadı, Ermenek’te yaşadı. Şimdi de Bartın-Amasra’da yaşadı, yaşıyor. Artık insanlar madende yaşanan faciaların “kaza” olmadığını görmeye, bu işin “fıtratı”nda olmadığını anlamaya, hele hiç “kader”, “ecel” olmadığına kanaat getirmeye başladılar. Artık bu kazalar ihmal değil kasıttır, ocak işletmecisinin kâr hırsına dayalı cinayettir. Bunu ise en iyi gören, anlayan, inanan ölen madencilerin eşleridir, yakınlarıdır.

Kazalar madenciliğin değil, kârın fıtratındadır

Maden ocaklarında “kazalar” genellikle grizu patlamasından, su boşalmasından veya Soma’da olduğu gibi tavan çökmesinden meydana gelir. Grizu, madenlerde çalışırken ortaya çıkan zehirli bir gazdır. Bu gaz bir yerde belli bir yoğunluğa eriştiğinde patlamaya neden olur. Her patlama da yüzlerce madencinin hayatına malolan facialara dönüşür. Tavan çökmesi ise “ihmaldir”, kasıttır. Tünelin stabilizasyonunun sağlanmaması, üstteki kömür havzalarının işlenmiş olmasına rağmen hırsızlık nedeniyle haritalara işlenmemiş olmasıdır.   

Grizu maden işletmeciliğinin “fıtratı”nda vardır. Kokar ve kokusunu madenciler hemen alır. Ve iş güvenliği ekipleri de hemen ölçüm yaparlar, gazı tahliye ederler, önlem alırlar, gaz yoğunlaşmasını engellerler. Önlemler alınmazsa “kaza” “ben geliyorum” der. Önlem alınmazsa “kaza” gelir. “Kaza” gelince de cumhurbaşkanından politikacısına, genel müdüründen amirine kadar herkes “kaza” bu işin “fıtratı”nda var der, “kader” der, “ecel” der, ağzına ne gelirse söyler. Oysa madenciliğin fıtratında “kaza” değil grizu gazı vardır. Bunun da her kaza gibi önlemleri vardır. Önlem alınınca kaza her iş yerinde olabilecek kaza gibidir. Önlem alındığı takdirde madenci ölmez, onlar için en güvenli iş maden çıkarma işi olur. O zaman insanın aklına hemen önlem neden alınmaz, göz göre göre insanlar neden ölüme gönderilir sorusu gelir. Cevap kapitalistin kâr hırsıdır. Marks Kapital’de, “kapitalist yüzde 300 kârı gördüğünde kendi öleceğini bilse bile, işlemeyeceği hiçbir cinayet yoktur” der. Evet, burada da “kaza” madenciliğin fıtratında vardır, bu bir “kader”dir diyenler ise yüksek kâr için önlem almaya gerek görmeyen cumhurbaşkanlarıdır, bakanlardır, müdürlerdir, ocak işletmecileridir. Bunlar sorumluluklarını, suçlarını örtmek için böyle yaygaralar koparırlar.

14 Ekim 2022’de Türkiye Taşkömürü Kurumu TTK Bartın Amasra müessesi’nde meydana gelen “grizu patlaması” sonucunda 41 madenci yaşamını yitirdi. 41 yuvaya ateş düştü, 41 yuva yasa boğuldu. “Kaza”nın nedeni, önlenebilirliği, “ihmal” olup olmadığı üzerine yine tartışmalar oldu, ahkâmlar kesildi. Her biri acılı maden işçi yakınlarına birer küfür gibi “Fıtrat” dendi, “kader” dendi, “ecel” dendi. Çünkü bunlar söylenenlerin yalan olduğunu kendi yaşamlarından, tecrübelerinden biliyorlardı. Onların feryatları, sözleri “fıtrat”, “kader”, “ecel” diyenlerin suratına şamar gibi iniyordu.

Buse’nin feryadı ve Sayıştay raporu: Amasra’da maden “faciası” ihmal değil cinayet!

Anlarlarsa “fıtrat”, “kader” diyenlerin suratına şamar gibi inen sözleri söyleyenlerden biri de Amasra maden ocağında kocasını kaybeden Mehmet Bulut’un genç eşi, 11 aylık çocuğun annesi Buse Bulut idi. Konuşmasının sansürlenmesini istemeyen, kocasının kendisine madende gaz kokusu olduğunu söyleyen Buse gazetecilere şunları söyledi:

“Soma gibi üstünü örtecekler. Kaza değil. Öldürdüler. Bakın cinayet bu kaza değil. Keserler, sansür yaparlar, kesmeyin… Bir haftadır diyorlardı: gaz var, gaz var. Ölçmeden yollamışlar… Eşim 3 aydır diyordu: Havalandırmalar yapılacak, sürekli ertelediler. Nefessiz kaldı, yandı..“ 

Buse’nin içi yanıyor, “kaza” değil cinayet diyor. Bir haftadır gaz olduğunu, havalandırmaların yapılmadığını, ertelendiğini, gazın yoğunluk değeri ölçülmeden işçilerin aşağıya, ocağa, ölüme yollandığını söylüyor. Bu ihmal değil, bir kasıttır, bile bile işlenen bir cinayettir. Bu cinayetin neden ve ne için işlendiğini de Soner Ak’ın eşi söylüyor. Eşi kendisine “Gaz kokusu çok var, ama yapacak bir şey yok” diyordu. Şef, “Bize kömür lazım, sizin keyfiniz lazım değil” diyordu. Soner Ak’ın derdi “keyfi” değil, gaz tehlikesi, “kaza” tehlikesi, ölme tehlikesiydi. Yerin 300 m altında ölmekten başka ne “keyf” olabilir ki? Şefin derdi işçinin hayatı değil, kömür! Çok kömür; çok para, çok kâr demek. Şefler için aslolan kâr, işçinin hayatı değildir. Çok kömür ve kâr isteyen yukarıdan Cumhurbaşkanı, Enerji Bakanı, TKK Genel Müdürü ve İşletme Müdürü’ydü. “Bize kömür lazım”, kokan gaza bakma, çalış diyen “Şef” bunlardı. Bunlara göre gaz kokuyor, “kaza” geliyor diyen işçi “keyf” istiyordu. 

Sayıştay roporları ne diyor?

İşçi ailelerinin bu dedikleri 2017 yılından beri Sayıştay’ın raporlarında belirtilmiştir. Amasra’daki kömür havzası 2017 senesinde TTK tarafından Hattat Enerji ve Maden Ticaret A.Ş.’ne devredilirken Sayıştay uyarılarda bulunmuş, ama bu uyarılar dikkate alınmamıştır. Sayıştayın raporunda şöyle denmektedir:

“Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve HATTAT Enerji ve Maden Ticaret A.Ş. firması arasında akdedilen sözleşmeye göre Amasra Havzasında -400 kotunun üstünde (ATİM) ve altında (HATTAT) çalışılacak komşu panolarda taraflarca koordinasyonsuz bir biçimde belirlenmiş olan özgün… çalışmalar; maden işletmeciliği tekniğine, ekonomik gerçeklere ve madencilik çalışmalarında iş güvenliği ilkelerine (yukarıdan aşağıya çalışma/önce üst damarın alınması/suya-gaza karşı topuklar tesis edilmesi vb.) uygun değildir.” Sayıştayın uyarılarını dikkate alan var mı? Yok!

Raporda, devir sürecinde ihalenin ardından şartnamenin değiştirilerek şirkete haksız kazançlar sağlandığı da vurgulanaraktadır: “…ihale bittikten sonra ihale şartlarında değişiklik yapılarak ihale şartlarında ve sözleşmede yer almayan bir imkânın işletmeciye tanınmasının rödövansçıya haksız çıkar sağladığı ve bu hususların hukuka aykırı olduğu da aşikârdır.” Aşikâr ama herkes gözlerini kapamış. Daha çok kömür, daha çok kâr diyor.  Ayrıca raporda çalışan işçi ve uzman sayısındaki eksikliklerin yol açabileceği olumsuzluklar belirtilmekte, üç vardiya çalışan işletmede gündüz vardiyası dışındaki arızalara müdahale edilemediği vurgulanmakta doğacak tehlikeler bir bir sayılmaktadır:

“…Ocaktaki üretimin, su tahliyesinin, hayati önem arz eden havalandırmanın devamlılığı, merkezi gaz izleme servisi tarafından 24 saat takip edilmesi gereken tehlikeli gazların ölçülmesi için sürekli değişen şartlara göre gerekli sistemlerin kurulması, bu sistemlerin arıza ve bakım çalışmalarının eksiksiz ve zamanında yapılabilmesi, bu durumun gerek işçi sağlığı ve iş güvenliği gerekse üretimin sürekliliği açısından olumsuz sonuçlara sebep olmaması için Müessesenin, hazırlık, tamir tarama, bakım onarım, elektro-mekanik vb. işçi noksanlıkları bir an önce giderilmelidir.” 41 madencinin hayatına mal olan giderilmeyen bu eksikliklerdir.

Yine Sayıştay raporlarında temiz hava sağlayan ters havalandırmanın çalışmadığı, kömür çıkarmada 300m derinliğine inildiği halde gerekli işgüvenliği önlemlerinin alınmadığı belirtilmektedir. Ayrıca devlete ait olan bu havzalarda işgüvenliği için ayrılan bütçenin masraftan tasarruf adına sadece yüzde 2’si kullanılmış, ana aspiratörün yenilenmesi için ayrılan 2 milyon TL ise kullanılmamış, aspiratör yenilenmemiştir. Devlet ve işleten firma kârlılığı arttırmak için “kazaya” davetiye çıkarmışlardır. Onlar için önemli olan işçi hayatı değil kârlılıktır. Maalesef bunu soran kimse çıkmamaktadır. Kimse Erdoğan’la takışmak istememektedir. O zaman sormak gerekir. Bu kazalarda Erdoğan’nın rolü nedir?

Maden kazalarında Erdoğan’ın dolaylı veya dolaysız rolleri

Amasra’daki maden ocağını işleten Hattat Enerji ve Maden Ticaret A.Ş.’nin sahibi Mehmet Hattat’tır. Mehmet Hattat 2005 senesinde bu ocağı rödevans (imtiyaz) anlaşmasıyla Türkiye Taşkömürü Kurumu TTK’dan almıştır. Yukarıda belirtildiği gibi, 2017 Sayıştay raporunda şirkete haksız kazanç sağlayacak biçimde işgüvenliği gözardı edilecek adımlar atılmıştır. Mehmet Hattat’a bu kazancı sağlayan Erdoğan ile olan ilişkileridir. Mehmet Hattat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘telefonla yerli uçak istediği işadamı’ olarak bilinir. Görülen o ki, nasıl inşaat sektöründe Erdoğan’ın bir müteahhitler çetesi varsa maden sektöründe de böyle bir çetesi var.

Hattat’ın şirketine bu imtiyazları sağlayan ise Türkiye Taşkömürü Kurumu TTK’nın Genel Müdürü Kazım Eroğlu’dur. Kazım Eroğlu ise 2013’de Kozlu’da 8 maden işçisinin hayatını kaybediği maden “kazası”ndan sorumlu müdürdür. Mahkemelik oldu. Dava devam ederken Erdoğan onu Türkiye Taşkömürü Kurumu TTK’nın Genel Müdürü yaptı. Hüküm giydi. Aldığı ceza Erdoğan’ın yargıya müdahalesiyle para cezasına çevrildi. Böylece Eroğlu memuriyetten men olmaktan kurtuldu. Ama işçi katlinden sorumlu genel müdür olarak kaldı. İşte şimdi de bu genel müdür Amasra’daki 41 madencinin ölümünden sorumludur. Cinayet kendi sorumluluğundaki kömür havzasında vuku bulmuştur. Savcı aralarında TTK Amasra Müessese Müdürü Cihat Özdemir olmak üzere 25 kişinin gözaltına alınmasınıa karar verdi. Ama Genel Müdür Eroğlu’na dokunmadı, zira Eroğlu’nun arkasında Erdoğan vardır. Gerçi gözaltına alınanlar tutuklansalar da, Soma davasında görüldüğü gibi bunların bir müddet sonra serbest bırakılacağından hareket edilebilir. Zira arkalarında Erdoğan vardır.

Erdoğan acıları para ile satın almaya kalktı

“Kaza”dan sonra Amasra maden ocağına gelen Erdoğan’ın ilk sözleri “kaza”nın sonuna kadar araştırılacağı, sorumluların bulunup yargı önüne çıkarılacağı olmadı. Önce kaderden bahsetti ve “Tabii birileri bununla dalgasını geçebilir, önemli değil. Biz, kader planına inanmış insanlarız. Kader planına da inandığımız için bunun ne dünü ne bugünü ne yarını hiçbir zaman ne yapmayacaktır? Olmayacaktır. Bunlar her zaman olacaktır. Bunu da bilmemiz lazım” diyerek yine “kaza”nın bu iş kolunun fıtratında olduğunu söylemeye kalktı. Ama taziye için gittiği Özçelik ailesinden ablanın, “Ölen kardeşim 10-15 gün önce ‘burada gaz kaçağı var bizi patlatacaklar’ demiş. Nasıl ihmal oldu?.. Kardeşim göz göre göre öldü” demesi üzerine Erdoğan kısa süre sessiz kaldıktan sonra “Cümleten başınız sağ olsun, rabbim sabırlar versin” demekle yetindi ve ayrıldı. Bu artık acılı ailelerin susmadığını gösteren bir çıkış, bir şamardı.

Daha sonra Erdoğan “Maden şehitlerimizin emanetlerine sahip çıkmak bu devletin ve onun en yüksek temsilcisi olarak bizim boynumuzun borcudur. Özellikle ilk etapta bir karar daha aldık, o da 500+500 olmak üzere devlet ve ilgili bakanlığımız, bunun yanında sendikamız 200, bunun yanında bir diğer bakanlığımız Çalışma bakanlığımız 100, Aile bakanlığımız da 50 bin olmak üzere ilk etapta hemen ailelere bu desteğimizi inşallah vermiş olacağız” diyerek işçilerin acılarını para ile verilecek 1 milyon 350 bin lira ile satın almaya kalktı. Bu ise acılı işçilerle bir nevi “dalga” geçmektir. Giden canlar parayla geri gelmez. Bu paralar acılı ailelere verilen bir sus payıdır. “Al şu parayı, tut ağzını, olayın nedeniyle fazla ilgilenme” demektir; “gaz mı vardı, aspiratör mü çalışmıyordu? fazla kurcalama” demektir. Bu insan onurunu küçük düşürücü bir davranıştır. Hayatta para ile satın alınamayacak çok şeyler vardır. Ama Erdoğan için her şey alınıp satılabilir, işçiler için ise değil!

Soma’dan çıkarılacak dersler

Erdoğan aynı yöntemi Soma maden faciasında da uyguladı. Önce kendisini protesto edenlere, kendisinden hesap sormaya kalkanlara yumruk ve tokatla girişti. Korumasına işçileri tekmeletti. Mükafaat olarak bu korumasını Frankfurt konsolosluğuna diplomat yaptı. Bu güç gösterisinden ve gözdağından sonra 301 madenci ailesinin acılarını parayla satın almaya kalktı. Bunda başarılı da oldu. Soma Kömür İşletmeleri AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan ve diğerleri hakkında açılan davaya yalnız 50 kişi katıldı. Diğerleri şu veya bu şekilde susturuldu.

Verilen paralar “sus payı” idi. Erdoğan halkı parayla susturmaya iyi alışmış gözüküyor. Artık ona bu konuda bir ders verilmesi gerekmektedir. Onun “ulufe” gibi para dağıtmasına, halkı satın almaya kalkmasına karşı çıkılmalıdır. Bunun nasıl yapılacağını gösteren kaçakcılığa giden ve geri dönerken çocukları öldürülen Robotski ailelerinin tutumudur. Robotskili anneler “biz para değil adalet istiyoruz” dediler ve devletin vereceği paraları reddettiler, çocuklarının gerçek katillerinin ortaya çıkarılmasını istediler. Artık Türk toplumunda da bu anlayışların yerleşmesi için çalışmak gerekmektedir. Bu Erdoğan’a verilecek en iyi derstir. Daha şimdiden Amasra maden kazasında acılı ailelerle ilişkiler kurulmalı, onların adalet istemeleri sağlanmalıdır, tepkileri Erdoğan’a yönlendirilmelidir. Erdoğan’ın da en çok korktuğu budur, halkın, işçilerin kendisini sorumlu tutması, kendisinden hesap sormasıdır.

Soma’daki katliamdan da Erdoğan sorumlu idi

Soma’da 301 işçinin ölümünün altında yatan da Amasra’da olduğu gibi yüksek kâr, vurgun, talan ve yağmadır. Soma’da maden çıkartma işi daha AKP’den önce Mesut Yılmaz zamanında Hüsamlar denen Hüstaş adlı şirkete verilmişti. Bu şirket 5 yıl içinde 7,5 milyon ton kömür çıkarma yetkisi vardı. Şirket bu kömürü fazlasıyla çıkarır, hırsızlık da yapar, havzasını genişletir, kaçak kömür çıkarır. 2003 senesine gelince (AKP dönemi) bu şirket bir yandan buradan ben bu kadar kömür çıkaramadım, bana başka bir kömür havzası verin der. Diğer yandan da kaçak(!), izni olmayan alanda milyonlarca ton daha kömür çıkarır ve satar. Tabii ki bunların buradan kaçak kömür çıkarttığını, hırsızlık yaptığını herkes bilmekte, ama susmakta. Böyle işlerde herkes payını almadan susmaz. Uzun pazarlıklar sonunda Erdoğan bu şirkete başka bir alan gösterir ve bu şirket de burada ismini değiştirir, İmbat adıyla çalışmaya başlar.

2006 senesinde bu ocağın daha derininde bir alanda kömür çıkarılması için Haber Türk sahibi Turgay Ciner’in Park-Tek adlı şirketine izin verilir. Park-Tek tüneller kazar, havalandırmaları yaptırır, tam çalışmaya başlayacağı zaman tavandan su geldiğini görür. Yapılan incelemeler sonunda haritalara göre kömür olması gereken üst tarafta kömür olmadığı, kömürün çıkarıldığı ve o yerde bir göl oluştuğu tespit edilir. Yerleştirilen borularla su 6 ay sonra boşaltılır. Ama bu kez de suyun boşaldığı alana hava dolmaya başlar ve hava (oksıjen) ile temas eden kömür için için yanma demektir, gaz demektir. Gazlar çıkıyor, kazalar meydana geliyor, tehlike büyür. Bunun üzerine Park-Tek (Turgay Ciner) hükümete gidip durumu anlatır, ocağın çok tehlike arz ettiğini belirtir, bu ocağı bırakmak istediğini, şimdiye kadarki masrafları karşısında kendisine bir başka maden alanı gösterilmesini ister. O zaman Erdoğan başbakan ve Erdoğan arkasında Haber –Türk gibi büyük bir basın kurumu olan Park-Tek’e, Ciner grubuna bir başka alan gösterirler. Özünde bu da Ciner grubuna verilen bir sus payı idi. Zira Ciner buradaki yolsuzlukları elindeki medya kurumuyla yayabilir, daha büyük rezalete yol açabilirdi. Yeni bir havzayla Ciner susturuldu.

Erdoğan ise yerin altındaki kömürün zaman geçmeden hızla, bir an evvel çıkartılmasını istiyordu. Bunun için de baba-oğul Alp ve Can Gürkan’ı görevlendirdi. Hükümet kömürün hızla çıkarılması için çok işçi çalıştırılmasını ve çalıştırılan her işçi için teşvik primi ödeneceği bildirdi. Baba-oğul Gürkanlar hemen “Soma Kömür İsletmeleri A.Ş. kurarak işe başladılar. Hemen vasıfsız çok işçi alarak devletten teşvik aldılar, hem de kömür çıkarıp para kazanmaya başladılar ve çıkardıkları kömürün çok kaliteli olduğunu gördüler. Kömürün kalitesini düşürmek için kömüre taş kırıp karıştırdılar. Taşlı kömür satıp vurgun üstüne vurgun vurdular. Hatta Erdoğan’ın her seçim öncesi halka “bol keseden” kömür dağıtması Soma’daki vurgunlarla mümkündü. Bu kömür her türlü iş güvenliği ihmal edilerek çıkarıldı, dağıtıldı, satıldı. Kâr sağlandı, seçimler kazanıldı. Bir kaza anında kaçış için gerekli olan 8 milyona mal olacak 150 m uzunluğunda bir tünel işçiye çok görülerek, masraflı diye yaptırılmadı. Yüksek kâr gözlerini bürümüştü. Bu ara ise kömür içten içe yanmaya devam ediyordu. Nihayet 13 Mayıs 2014’te “beklenen” felaket geld. Patlama sonucu tavan çöktü, yüzlerce işçi mahsur kaldı.

Şimdi sorun işçilerin nasıl kurtarılacağı idi. Kömür kor halinde yanıyor, Erdoğan kurtarın diye baskı yapıyordu. Havalandırma yönünü değiştirdiler. Ama kömür daha çok yanmaya devam etti. “Yukarıdan” gelen bir telefonla yangının söndürülmesi istendi. 1000 derecede yanan kömürün üstüne su sıkıldı. Her tarafa 1000 derecelik buhar doldu. Saklanan, yardım bekleyen işçiler gelen buharla haşlanıp hayatlarını kaybettiler. Erdoğan işçilerin haşlanarak öldüklerinin ortaya çıkmamasını emretti. Adli Tıp’ın otopsi için işçilerin karnını açmadan kan alarak ölüm nedeninin tespitini istedi. O zaman Soma’da otopsileri yapan Adli Tıp doktoru Yalçın Büyük’tü. Büyük işçilerin karbon monoksitten öldükleri raporunu verdi ve böylece işçilerin gerçek ölüm nedeni ortaya çıkmadı. Erdoğan bu “başarılı” çalışmasından dolayı Yalçın Büyük’ü mükâfatlandırdı ve Adli Tıp Kurumu’nun başına getirdi. Geride gözü yaşlı, acılı anneler, eşler, çocuklar kaldı. Vurgun, yağma, talan ise devam ediyor. Can Gürkan ve diğer hüküm giyenler tahliye edildiler. Devlet “ihmali” olan, çalışılabilir raporu veren iş müfettilerinin yargılanmasına izin vermedi. Erdoğan kendi adamlarını “çamurdan” da olsa koruyor. Şimdi Bartın-Amasra’da da aynısı olacak. Maden çetesi çalışıyor, vurgun devam ediyor. Erdoğan “Sansür Yasası”nı boşuna çıkarmadı. Bu gibi yolsuzluklar sosyal medyada yazılıp okunmasın diye, halk gerçekleri ögrenmesin, uyanıp baş kaldırmasın diye çıkarttı. Ama bu ülkenin üstüne kimse “ölü toprağı” seremedi. Bu halk tiranları, diktatörleri, sultanları her zaman devirdi. Erdoğan da gidecektir, halk ondan hesap soracaktır. Ama önce halkın örgütlenmesi gerekmektedir. Bu da devrimcilerin, sosyalistlerin, komünistlerin görevidir. Bartın-Amasra’da konuşacağım, sansürlemeyin, sözlerimi kesmeyin diyen Buse, bu “nasıl ihmal?.. Kardeşim göz göre göre öldü” diye Erdoğan’ın suratına haykıran Özçelik ailesi, “Bize kömür lazım, sizin keyfiniz lazım değil” diyen Şef’i deşifre eden Soner Ak ailesi emekçilerin uyanmakta olduğunun habercisidir. Şimdi görev bu tepkileri Erdoğan’ın baskısını göğüsleyerek örgütleyebilmektir. Soma’da olduğu gibi bu fırsat Erdoğan’a verilmemelidir. Sendikalar, öğretmen kuruluşları, gençlik ve kadın kuruluşları, Avukatlar, Barolar, Odalar harekete geçmeli, susmayan Amasralı madenci ailelerinin yanında yer almalıdır. Amasra artık Soma değildir. Soma’da madencilerin hakkını savunan Avukat Can Atalay’ı Erdoğan Gezi davasından içeri attırdı. Amasra’da buna izin verilmemelidir. Bunun da yolu madenci aileleriyle sıkı bir birlik kurmaktır, karşılıklı dayanışmayı sağlamaktır.

Bir cevap yazın