Erdoğan seçimi kazanmak için ulaşamadığı “zafer”in acısını Şebnem Hoca’dan çıkarıyor,

Şebnem Hoca hemen serbest bırakılmalı!

Savaş YENER

ERDOĞAN’ın Kürtlerle bir sorunu var! Neden? Çünkü Kürtler devlete karşı başkaldırıyorlar. Kürtler neden devlete karşı başkaldırıyorlar? Çünkü devlet Kürtleri inkâr ve imha ediyor; onların dilini, kimliğini tanımıyor, onları asimile etmeye çalışıyor. Onlara özgürce kendi kaderlerini belirleme hakkını tanımıyor.

Erdoğan’ın Kürtlerle bir sorunu daha var. Neden? Çünkü Kürtler çoğunlukla Erdoğan’a oy vermiyorlar, Erdoğan’ın iktidarda kalma, yeniden “Reis” seçilme plan ve oyunlarını bozuyorlar. Bu durumda Erdoğan’ın Kürtlere verdiği karşılık; her türlü şiddet, operasyon ve savaş. Selahattin Demirtaş’ın Kürt olmadığını iddia etmeye kadar varan bir kürt düşmanlığı, Kürtleri, Kürt sorununu yok sayma, inkâr etme cüretkârlığı. Kürtler de boyun eğmiyor, Kürt kimliği, dili, eşitliği, özerkliği tanınıncaya kadar direneceklerini ilan ediyorlar.

100 yıllık direniş

Osmanlı dönemindeki Kürt direnişlerini bir an için göz ardı edersek Cumhuriyet daha kurulurken suni, yapay bir Türk milleti yaratmak için başta Kürtler olmak üzere Anadolu’nun kadim halkları asimile edilmek için inkâr edildi, imha edildi, dili, kimliği, dini yasaklandı. Kürtler kendilerine reva görülen bu asimilasyon politikası ve uygulamalarına karşı 29 kez isyan ettiler. En son 29. isyan 1984 senesinde başlayan, günümüzde hâlâ devam eden PKK öncülüğündeki silahlı direniştir, ayaklanmadır. Devlet hemen hemen 40 yıldır süren bu direnişi bastıramadı. Çünkü PKK öncülüğünde yürüyen bu direnişe hemen hemen tüm Kürt halkı daha bilinçli, daha örgütlü olarak katılmakta, en doğal insan hakkı olan dilini, kimliğini, özgürlüğünü ve özerkliğini almadan direnişi, silahı direnişi bırakmamakta kararlılıkla durmaktadır.

Bugün bu kararlılık Erdoğan’ın tek adam rejimini sonlandıracak bir boyuta ulaşmıştır. Hatta Erdoğan kendi geleceğini Kürt cephesinde kazanacağı bir “zafere” bağlamaktadır. Başur’da, Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı veya Rojova’da, Kuzeydoğu Suriye’de YPG/YPJ’ye karşı elde edeceği bir başarının önümüzdeki seçimi kazanma garantisi olarak planlamaktadır. Ama bu plan Rojova’da tutmadı, zira Amerikalılar ve Ruslar Türk ordusunun İŞİD’le birlikte Menbiç ve Tel Rifat’da YPG /YPJ’ye karşı planladığı operasyona onay vermedi. Böylece Erdoğan’ın Rojova’da bir “zafer” planı ve umudu suya düştü.  

Yunanistan’la gerilim politikası

Rojova’da operasyon için Putin ve Biden’den onay alamayan Erdoğan bu kez de Yunanistan’a karşı gerilimi artırma taktiğine geçti. Ege adalarını hedefine koydu ve Ege adalarının silahlandırılmasına “şiddetle” karşı çıkmaya başladı. Ama bu kez Ege adalarını silahlandıran Yunanlılar değildi, ileride Rusya ile daha büyük bir savaş hazırlığı içinde olan ABD idi. Karşısında ABD olunca Erdoğan geri adım atmak zorunda kaldı. Zira ABD Rusya ile bir kapışmayı Boğazlar ve Karadeniz’de değil, Ege’de yapmayı planlıyordu. Bunu da “güvenilirliği” tartışılan Erdoğan ile yapacak değildi.

Erdoğan Ege’de karşısında ABD’yi görünce, Yunanlılara karşı savurduğu “Bir gecede ansızın gelirim” tehditlerini yutmak zorunda kaldı. Amerika ile arayı daha çok bozmanın her iki taraf için bir faydası yoktu, zararı vardı. Bu koşullarda Yunanistan’la yaratılan, ilişkileri zehirleyen gerginlikten de önümüzdeki seçimler için bir çıkar sağlayamayacağı ortaya çıktı. Şimdi tek çare olarak Başur’da PKK’ya karşı bir “zafer” değilse de bir başarı elde etmek gerekiyordu. Ama nasıl?

Başur’da kirli savaş ve kimyasal silah

Erdoğan önce PKK’yı Türklerin en büyük ezeli düşmanı ilan etti. Böylece Kürt ve Türk kutuplaşması yarattı ve kendi çıkar ve emelleri için Türkleri kolayca esir aldı. Kim ki Kürtlerle, PKK ile yeniden barış masasına oturulsun, savaş bitsin, barış gelsin, birlikte eşit, özgür, özerk, demokratik bir Türkiye’de yaşansın dedi, onları hemen terörist, terörist yanlısı ilan etti, haklarında kovuşturmalar açtırttı, zindanlara attırdı. Ama ne Kürtler ve PKK ne de Türk demokrat ve devrimcileri susmadı, yılmadı, savaşa, operasyonlara karşı barışı, müzakereyi savunmaya devam etti. Şiddetten umut uman Erdoğan ise Kürtlerin, PKK’nın üstüne bomba yağdırmaya, Kürt politikacılarını, Kürt gazetecilerini, en son Mezopotamya Ajansı ve Jinnews muhabirlerine saldırdığı gibi tutuklatmaya, HDP’yi yasaklatmaya, tüm Türkiye halkını, sosyal medyayı, muhalif basını susturmak için Hitler faşizminde olduğu gibi özel “Sansür Yasası” çıkartmaya, demokratik hak ve özgürlükleri çiğnemeye devam etti. Ama halkın direnişini kıramadı. Seçimler yaklaştıkca, bir iç savaş da dâhil, yeni baskı yöntemlerini yürürlüğe koyacağı görülmektadir. İktidarı kaybetmemek için Erdoğan’ın gözü karadır.

Ama Erdoğan seçimin Kürt cephesinde kazanılacağını bildiği için PKK’ya karşı mutlak bir “zafer” kazanmak istemektedir. Bunun için Nisan 2022’de Başur’da Barzani ile birlikte Yap, Hakurk, Avaşin bölgesinde PKK’ya karşı başlattığı “Pençe-Kilit” operasyonunu tüm kirliliği ve barbarlığı ile yürütmektedir. İki taraftan da “şehit” haberlerinin gelmediği bir gün yoktur. Seçimlerde kullanabileceği bir başarı elde etmek için Erdoğan bu operasyonda her türlü yöntemi “mübah” saydı. Havadan IHA, SİHA ve helikopterlerle, karadan özel timler, tanklar ve toplarla sürekli atış yapılmaktadır. Atılan bombaların arasında “kirli bomba” denilen nükleer karışımı maddelere varıncaya kadar yaşam için tehlikeli her şeyi içeren bombaların kullanıldığı söylenmektedir. Tüm bu saldırılara rağmen Erdoğan bir türlü beklediği “zafer” veya “başarıyı” elde edemedi. Kürtler hem direniyorlar, hem de Erdoğan’ın savaş taktiklerini deşifre ediyorlardı. Nisandan beri tüm saldırılara rağmen Türk ordusu dişe gelir bir başarı elde edemedi. Son olarak da Fırat Haber Ajansı ANF, kimyasal silah kullanıldığı haberini yaptı ve kimyasal silahlardan ölen gerilların parçalanan, yanan bedenlerinin resimlerini yayınladı.

Milletvekilleri için kimyasal silah iddiası araştırılsın demek fezleke nedeni

Yayınlanan resimler dünyada ve Türkiye’de kamuoyunu ayağa kaldırdı. Çünkü gerilla bedenindeki yanıkların, yaraların kimyasal silahlardan olabileceği ihtimali büyüktü. HDP Grup Başkanvekilleri Meral Danış Beştaş ve Saruhan Oluç olayın açıklığa kavuşturulması için TBMM Başkanlığı’na, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdiler. CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise konunun aydınlanması için sorunu Meclise taşıyacağını açıkladı. Düğmeye basılmış gibi savcılıklardan bu üç milletvekili hakkında “Türk askerini aşağılamak”, “terör örgütü propagandası yapmak” gibi suçlardan “soruşturma başlatabileceği”, “yeni bir fezleke hazırlanabileceği” açıklamaları geldi. HDP’liler ve Kürtler yine hedef tahtasına kondu.

CHP sözcüsü Öztrak ise “Mehmetciğimizin sicili temizdir” diyerek Milletvekili Tanrıkulu’nun girişimine karşı çıktı. Oysa savaş her zaman kirlidir ve hiçbir askerin sicili temiz değildir. Hele askerlere emir veren komutanların ve başkomutanların, politik komutanların sicili hiç temiz değildir. Robotski katliamının emrini kimin verdiği bir türlü ortaya çıkmıyor. Bu nedenle Alman yazar, şair Kurt Tucholsky “Askerler canidir” der. Onun için askerlerin sicili değil barış savunulmalı, savaşa karşı çıkılmalı, tüm sicili bozuklar deşifre edilmelidir. Hulusi Akar ise “TSK envanterinde kimyasal silah yok. Kimyasal silah kullanımı asla söz konusu değil” dedi. Kimyasal silah kullanmak uluslararası alanda büyük suçtur, cezası ağırdır. Hiçbir devlet bu silahların kullanıldığını kabul etmez. Kendinden emin devletler hemen Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü OPCW’yi göreve çağırır ve olayın açıklanmasını ister. Hulusi Akar’ın açıklaması böyle bir girişime gerek olmadığını da içermektedir. Ama resimler ortada, kimyasal silah kullanılmış olabileceği ihtimalini göstermekte, kamu vicdanı sızlamakta, Kürt anaları ağlamakta, gerçeklerin ortaya çıkması istenmektedir.  

Şebnem Hoca’nın açıklaması

Bu resimleri görenlerden biri de Türk Tabibler Birliği Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’dır. Bir bilim insanı, akademisyen, Adli Tıp Kurumu uzmanı olan Şebnem Hoca, resimlerdeki yanıkların, yaraların her Adli Tıp uzmanının bir yere kadar tespit edebileceği gibi kimyasal silahlardan da olabileceğini belirtiyor ve araştırılması gerektiğini söylüyor. Şebnem Hoca kendisinin “kimyasal silah kullanıldı” ifadesini kullanmadığını belirterek çarpıtmayla ilgili şu açıklamayı yaptı’

“Sanki ben kimyasal kullanılmıştır demişim gibi haber yapıyorlar. Öyle bir şey demedim ben. Canlı yayında konuşuyorum. Hani diyorum ki bir kimyasal etkisi olabilir. ‘Sinir sistemini etkileyen o istemsiz hareketler nedeniyle bunun araştırılması gerekir’ diyorum. Yani görüntüler de bunu söylemek olanaklı değildir diyorum canlı yayında. Sanki ben ‘kimyasal var’ demişim gibi lanse ediyor. Onların o şekilde yapması da sorumsuzluk tabii ki. Ben eleştirilerimi de yönelttim kendilerine.”

Durum bu kadar açık! Sorumlu bir hekim kimyasal silah kullanılma iddiaları konusunda düşüncelerini açıklıyor, fikrini söylüyor. Ama burası Türkiye, düşünce ve fikir özgürlüğünü kim dinler. Fikir, Erdoğan’ın çıkarlarına uyduğu sürece özgürdür. Aksi takdirde söylediğin doğru da olsa, gerçeği yansıtsa da suçtur. Eğer Türksen veya TC vatandaşıysan Kürt konusunda devletin yanında olacaksın, olmazsan düşmanın yanındasın, terörist veya terör destekçisisin. Barış diyemezsin, müzakere diyemezsin. Kürtlerin de haklı olduğu yerler var diyemezsin. Dersen Erdoğan’ın ve iktidarın tüm odaklarının hışmına ve zulmüne uğrarsın. Terörist olursun. Şebnem Hoca’nın başına da aynısı geldi.

Erdoğan ve Bahçeli TTB’ye ve Şebnem Hoca’ya saldırıyor

Önce Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 24 Ekim’de kabine toplantısının ardından TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı’ya ve TTB’ye tepki gösterdi ve “TTB Başkanı’yla ilgili yargı harekete geçmiştir. Gerekirse yasal düzenlemeyle bu ismin değişmesini sağlayacağız. Böyle bir şahsın adı Türk’le başlayan kurumun başında olmasını milletimizin tüm fertlerini rahatsız ettiğine inanıyorum” dedi. Oysa tam tersi! Kamuoyunda Şebnem Hoca ve TTB ile gurur duyanlar da var. Onun ve TTB’nin ve binlerce doktorun hayatları pahasına Koronaya karşı verdikleri mücadele hâlâ milletimizin tüm fertlerinin hafızasındadır.

Erdoğan’dan sonra Bahçeli de “kükredi.”, Şebnem Hoca’ya ve TTB’ye saldırdı, Türk Tabipleri Birliği’nin kapısına kilit vurulmasını, doktorların bu kuruma mecburi üyelik şartlarının kaldırılarak özgürleşmesini, yönetimine en ağır ceza verilmesini ve TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı ve yönetiminin Türk vatandaşlığından çıkarılmasını talep etti. Galiba Bahçeli devleti ve ülkeyi mafya reisleriyle birlikte cirit attığı babasının çiftliği zannediyor. Bahçeli bilsin ki, bu ülke ne kendisinin ne de Erdoğan’ın çiftliğidir. Bu ülke yalnız Türklerin değildir, bu ülke 85 milyon Türkiye halklarınındır. Her Türküm diyenin bunu içselleştirmesi gerekmektedir. Ayrıca “özgür” kelimesi Bahçeli’nin ağzına hiç yakışmıyor. Bahçeli “TTB özgür olsun” derken, onun korporatif, lonca usulü bir yapıya kavuşturulmasını, tamamen kendi veya hükümetin emrinde olmasını kastedmesidir.

Hem Erdoğan’ın hem Bahçeli’nin sürekli Türk Tabibler Birliği TTB’ye saldırmalarının, onun kapatılmasını istemelerinin altında yatan neden budur. TTB’yi kendi kontrolleri altına alacakları bir yol bulmak. Onlar yalnız TTB’den değil Mimar ve Mühendis Odaları’ndan da yakınmaktadırlar. Bu kurumlar her ne kadar korporatif özellikler taşısalar da yasayla kurulmuş olmanın getirdiği bazı özgüllükleri de vardır. Yalnız devletin, iktidarın yanında değil, kamunun, halkın genel çıkarlarını da gözeten, çoğu kez rejime karşı hak ve özgürlükleri, demokrasi ve insan haklarını, ülkenin kalkınmasını, halkın refahını savunan konumlara da gelebilmektedirler. Bugün bu kurumların bu çalışmaları otoriter Erdoğan rejiminin gözüne batmaktadır. O bunların demokratik çalışmalarını engellemek için sürekli yasal yapısını değiştirmeye çalışmaktadır. Erdoğan, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’a bu konuda bir kanun hazırlaması için emir verdiğini belirtti. Buna göre gerekirse odaların yönetimi görevden alınabilecek ve yerlerine kayyım atanabilecek. Yabancı değil, tanıdık bir uygulama. Ama bunlar tutmayacaktır. Zira daha önce Baroların yasal yapısını değiştirdiler. İktidara bağlı yeni Barolar kurdurmaya kalkıştılar. Ama tutmadı. Şimdi hedefe TTB’yi koymuş durumdalar. Ama bu da tutmayacak. Şebnem Hoca’yı tutuklasalar ve TTB’nin kapısına kilit vursalar, kayyım atasalar da halkın demokrasi ve özgürlük istemini, Kürt halkının özgürlük mücadelesini boğmak zor gözükmektedir. Bu ülkenin demokratik aydını, doktoru, mühendisi, avukatı buna izin vermeyeceğiz demektedirler. Bu koşullarda Başur’dan seçimi kazandıracak bir “zafer” beklemek zor gözükmektedir. Bu ise seçimi kazanamama anlamına gelmektedir. Erdoğan’ı zor günler bekliyor.

Şebnem Hoca tutuklanıyor

Erdoğan ve Bahçeli TTB’ye, Şebnem Hoca’ya karşı böyle konuşursa savcılar durur mu hiç? Hemen durumdan vazife çıkardılar. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, PKK’ya yönelik yürütülen askeri operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığı iddialarının tarafsız heyetlerce soruşturulması gerektiğini ifade eden Şebnem Korur Fincancı hakkında ‘terör örgütü propagandası yapmak’ ve ‘Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama’ suçlarından, hemen soruşturma başlattığını duyurdu. Bunun üzerine yurtdışında bulunan Şebnem Hoca hemen yurda döndü, avukatı kanalıyla çağrıldığı takdirde ifade vermeye hazır olduğunu bildirdi. Erdoğan rejiminde ise ifadeye çağırmak yoktur, bir tabur polisle gidip evi basıp “zorla” alıp götürmek vardır. Şebnem Hoca’ya da aynısını yaptılar. Sanki aranan, saklanan, kaçak bir zanlı gibi evini basıp, etrafa gözdağı vererek alıp götürdüler. Önce gözaltına aldılar, sonra tutulayıp cezaevine koydular. Şebnem Hoca’ya atfedilen suç “terör örgütü propagandası yapmak.” Yani kimyasal bir silahın kullanılıp kullanılmadığı araştırılsın demek fikir özgürlüğü değil, devlete karşı işlenmiş bir suçtur artık. Hayır, Türkiye kamuoyu diyor ki, Şebnem Hoca insani ve mesleki görevini yapmıştır, söyledikleri suç değil fikir özgürlüğüdür. Ülkenin demokrasi ve özgürlüğe kavuşması, PKK ile savaşın sonlandırılıp Kürt sorununun barışçıl yollardan çözülmesi için bu ülkenin Şebnem Hoca gibi susmayan, fikrini söyleyen cesaretli insanlara gereksinimi vardır. Erdoğan’ın Şebnem Hoca’ya saldırısı seçim sathı mailine girildiği bu günlerde onun tüm muhalefeti susturma politikasının bir parçasıdır. Ama bu politika tutmayacaktır. Erdoğan Şebnem Hoca’yı da Demirtaş, Kavala gibi yıllarca içerde tutabilir, rehin alabilir. Ama kendisinin günleri sayılıdır, içerde olanların ondan hesap soracağı günler yakındır. Bunun için şimdi Erdoğan karşıtı tüm muhalif ve demokrasi güçleri birleşmelidir. Bu birlik sağlandığında Erdoğan’ı göndermek mümkün olacaktır. O zaman ülkemiz ve halklarımız bir nebze de olsa güzel günler görecektir. Halkımız bu güzel günlerden mahrum edilmemelidir. Bu görev tüm devrimci, demokratik ilerici güçlerin, sosyalistlerin, komünistlerin önünde durmaktadır.

Bir cevap yazın