Mutlak butlan bir savaştır, bir sınıf savaşıdır! (II. Bölüm)
Gerici güçler emperyalizmin yardımıyla iktidara yürüyor!
Barış ALPER
İKİNCİ Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada esen “demokrasi” rüzgarıyla Türkiye çok partili düzene geçmek zorunda kaldı. Ama bu düzene geçişten yararlananlar gerici güçler oldu. Kemalistler işçi sınıfı ve emekçilerin, komünistlerin yeni durumdan yararlanarak kurdukları parti ve sendikaları yasaklarken, saltanat ve hilafet yanlısı, gerici, İttihatçı, islami güçlerin önünü açtılar. ABD ile dost, Sovyetlerle “düşman” oldular. İkili anlaşmalara imza attılar. Bu ise şimdiye kadarki Kemalist politikadan bir kopmaydı. Bu Özgür Özel’in dediği gibi İnönü için bir “demokrasi ünvanı” değil, ülkenin bağımsız ve tarafsızlığının yok oluşunun, emperyalizme bağımlılığının, gerici güçlerin atağa geçişine iznin tesciliydi.
İnönü, birer İttihatçı olan Bayar ve Menderes’in kurduğu Demokrat Partisi DP’ye izin verdi. Tüm gericiler bu partiye doldu. Bu ise Kemalist iktidarın sonunun başlangıcıydı. Tüm gerici güçlerin ve ABD’nin desteği ile 1950 seçimlerini mutlak çoğunlukla Bayar ve Menderes’in kurduğu Demokrat Parti kazandı, gerici güçler artık iktidarından nemalanacakları bir yuvaya kavuşmuşlardı. Menderes, bir yandan ABD desteğini arkasına almak için Kore’ye “kurbanlık” asker gönderip NATO’ya girerken, ABD’nin istediği gibi gerici dinsel çevrelerin desteğini garantilemek için tarikatlarla iyi geçiniyordu. Özellikle Nurcu tarikat ve onun lideri Said-i Nursi ile iyi ilişkiler kurdu. Gerici islami çevreler ve tarikatlar belli bir hareketlilik, “özgürlük” kazandı. Ezan yeniden yüksek sesle minarelerden Arapça okunmaya başlandı. İlk İmam Hatip Okulları yeniden bu dönemde açıldı. Türkiye solcusuz çok partili döneme geçti, ama bununla birbiriyle savaşan Cumhuriyetin başındaki iki sınıfın partisi doğmuş oldu. Batılı Kemalist kesimlerin toplandığı CHP ve diğeri gerici İslami kesimlerin ve Batıdan yararlanmak isteyen İttihatçı ve liberal kesimlerin toplandığı Demokrat Parti DP. Bundan sonra partinin ismi sık sık değişti, ama işlevi aynı kaldı. Tüm bu gelişmeler ABD’nin, NATO’nun Sovyetleri güneyden kuşatan “Yeşil Kuşak” politikasına da uygundu.
Gerici İslami kesimler kendi lider ve partileriyle ortaya çıkıyorlar
Bu yapıyla DP’nin ömrü uzun olmadı. 1960’da Kemalistlerin bir askeri darbesiyle kapatıldı, Menderes ve iki bakanı idam edidi. Ama iki partili dönem yok edilemedi. Hatta işçi sınıfının parti kurmasına da, TİP’e izin verildi. Demokrat Parti yerine Adalet Partisi AP kuruldu. Partinin başına daha sonra Demirel geldi. AP’nin kurulmasıyla DP’de toplanan tüm İslami gerici güçler ve liberal kesimler Demirel’in Adalet Partisi AP’de yuvalandılar. Demirel onlara geniş hareket alanı açtı. Bu dönemde güçlenen bu gerici çevreler artık AP ile yetinmediler. Kendilerine bir politik lider çıkardılar: Necmettin Erbakan ve açık mücadeleye geçtiler. Artık onlar güçlerini göstermeye başlamışlardı.
Zaten göreceli liberal olan Demirel’le İslami tutucu olan Erbakan uzun zamandan beri anlaşamıyorlardı. Zira Erbakan’ın hedefi dinsel güçlerin özlediği eski nizamdı. Erbakan iktidar hedefi için harekete geçti. Önce 1969’da muhafazakâr ve tutucu Anadolu sermayesinin, odaklarının desteği ile Türkiye Odalar Borsalar Birliği TOBB başkanı seçildi. Bu Demirel’e meydan okumaktı. Demirel onu polis zoruyla TOBB’den uzaklaştırttı ve milletvekilliği adaylığını veto etti. Bunun üzerine Erbakan 1970’de kendi partisini kurdu. Milli Nizam Partisi MNP. Siyasi İslam artık kendi partisiyle ve kendi islami burjuvazisi, onun Anadolu sermayesiyle ortaya çıkmıştı, “buradayım” diyordu. Bundan sonra Kemalistlerle kıyasıya açık bir “kovalamaca”, varlık-yokluk mücadelesi başladı.
Kemalistlerin siyasi İslamla mücadelesi darbe ve yasak
Kemalistler laikliğe karşı diye Erbakan’ın kurduğu tüm partileri yasaklattı, ama Erbakan her seferinde ilk fırsatta yeni bir parti kurarak geri geldi. 1971’de MNP kapatıldı. 1972’de Erbakan Milli Selamet Partisi MSP’yi kurdu. Hatta parti 1973 seçimlerinde 48 milletvekili ile Meclise girdi ve Ecevit’le birlikte CHP-MSP koalisyonu oluşturdu, Erbakan başbakan yardımcısı oldu. Bu siyasi İslamın iktidara yürüyüşünün ilk adımıydı. Kemalistlerin de İslami çevrelere verdiği ilk büyük taviziydi. Bir yerde kendi sonlarının başlangıcıydı. Bu dönem İmam Hatip Liselerinin yoğun açıldığı dönem oldu. Artık siyasi islam ülkede meşruiyet kazanmaya başladı. Bu hızlı gelişmelerde şüphesiz ABD ve NATO’nun Sovyetleri güneyden kuşatacak olan “Yeşil Kuşak” denen siyasi İslamı güçlendirme politikasının da etkisi vardı.
CHP-MSP koalisyonu uzun sürmedi, ama siyasi İslam artık palazlanmıştı. Bu kez de Erbakan 70’li yıllarda Demirel ve Türkeş’le birlikte kurulan Milliyetçi Cephe hükümetleriyle politik yaşamın artık vazgeçilmez, “anahtar” partisi konumuna geldi. 1980 darbesinin ortamını hazırlayıcılarından oldu. Darbe sonrası MSP kapatıldı. Darbeyi yapan sözde Atatürkçü generaller yükselen sol hareketlere, komünizm ve anarşi tehditlerine karşı İslam’ı ve milliyetçiliği topluma dayattı ve Türk-İslam Sentezi ideolojisini devletin resmi politikası yaptılar. Generaller Türkiye’de siyasi İslam’ın yükselişine izin verdiler. Okullara zorunlu din dersi eğitimi getirildi, İmam Hatip Okulları sayısı hızla arttı. Ülkede gerici İslami hareketlerin güçlenmesinde 12 Eylül darbesinin rolü büyüktür. Generaller Türk-İslam Senteziyle ülkede sol, demokratik, komünist gelişmeleri önleyeceklerini, muhafazakâr bir toplum yaratacaklarından hareket ediyorlardı. Türk-İslam Sentezi aynı zamnada bu iki hareketi, Kemalist ve İslami hareketi uyuşturmayı da hedefliyordu.
1980 sonrası siyasi İslami çevreler Turgut Özal’ın ANAP partisinde toplandılar. Generallere rağmen ANAP darbe sonrası yapılan seçimleri kazandı, Özal önce başbakan sonra cumhurbaşkanı oldu. Generaller için bu da bir çözümdü. Özal İslami Anadolu sermayesini oldukça destekledi. Bu sermaye güçlendi, 1990’da kendi örgütü MÜSİAD’ı kurdu. Böylece Türkiye’de iki burjuva kesimi tam olarak ortaya çıkmaya başladı. Biri TÜSİAD çevresinde toplanan Kemalist, liberal, daha çok İstanbul odaklı burjuvazi, diğeri MÜSİAD çevresinde toplanan daha çok Anadolu odaklı İslami burjuvazi idi. Bunlara Anadolu kaplanları da dendi. İki burjuva kesim arasında devlet olanaklarına sahip olma konusunda içten içe bir rekabet, bir savaş da başladı.
Erbakan 1983 yılında bu kez Refah Partisi’ni kurdu. Özal’ın ölümünden sonra siyasi İslami çevreler yine Erbakan çevresinde yuvalandılar. Refah Partisi hızla yükselişe geçti. 1994 Yerel Seçiminde CHP yerine kurulan iki parti sosyal demokrat oyları böldüğü için Erdoğan yüzde 25 ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Bu yeni bir gelişmeydi. İmamoğlu’na kadar İstanbul Belediye Başkanlığı Erdoğan ve çevresinin elinde kaldı. Erbakan da 1995 seçimlerinde birinci parti oldu ve başbakan koltuğuna oturdu. Koltuğu terketmek istemedi. Bunun üzerine ordu hükümet ülkede “irtica”yı yayıyor diye 28 Şubat 1997’de harekete geçti. Erbakan geri adım attı. Kemalist çevrelerin dayatmasıyla laik cumhuriyete karşı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince 1998’de Refah Partisi kapatıldı. Arkasından Erdoğan okuduğu bir şiir nedeniyle tutuklandı. Onu hapishanede ziyaret eden ise ABD İstanbul Konsolusu Caroline Huggins oldu. 28 Şubat “darbesini” gerici İslami güçler kendilerine saplanmış bir süngü gibi gördüler ve bunun intikamını almaya and içtiler. Ve 2000’li yıllarda Erdoğan döneminde açılan “Ergenekon” ve “Balyoz” davalarıyla aldılar da.
Kemalistlerin siyasi İslamla mücadelede yanlış taktikleri
1990’lı yıllarda siyasi İslamın ülkede yarattığı tehlikeyi gören Kemalist kesimler, başta Ecevit bu tehlikeyi önlemenin yolunu İslami çevrelerden ılımlı olanlarla, ABD ile anlaşanlarla anlaşma yoluna gitti. Bu “ılımlı” kesim Fethullah Gülen çevresiydi. Ecevit kurduğu hükümetlerde Fethullahçılara yer verdi, Gülen’i uluslararası alanda kabul edilebilir hale getirdi. Bunun ABD’nin “Yeşil Kuşak” politikasının bır sonucu olduğunu gördüyse de, görmezden geldi. Fethullahçıların 1986’da başlayan ordu, yargı, bürokrasi içinde yuvalanmaları bu dönemde hızlandı. 15 Temmuz darbesini yapanlar bu dönemde askeri okullara başlayan kadrolardı. Daha sonra Erdoğan’ı destekleyen Fethullahçılar Erdoğan ile birlikte iktidara geldiler. Bundan sonrası herkesçe bilinen olaylar oldu.
Kemalist kesim siyasi İslami güçlerle mücadeleyi hep orduya ve Anayasa Mahkemesi’ne havale etti. Ordunun bildiği mücadele darbe ve baskıydı. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği mücadele parti kapatma, yasaklamaydı. Kemalist güçler hep bunun yeterli olduğundan hareket ettiler. Oysa bu yöntem yanlıştı. Çünkü Türkiye’de 19. Yüzyılda başlayan Cumhuriyet’le devem eden egemenlik ve iktidar için mücadele eden iki güç vardı. Biri Batı yanlsı Kemalist çevre ve burjuvazi, diğeri gerici, İslami çevre ve burjuvazisi idi. Bunlardan biri diğerini yenecek ve “yok” edecekti. Kemalistler bu mücadeleyi ordu ve yargıya bıraktılar. Oysa inanç gibi toplumların hassas olduğu bir “ideolojik” konuda mücadele darbe, baskı, yasakla değil, bir aydınlanma seferberliği ile aklı, bilimi toplumda egemen kılarak, ülkede üretici güçlerin gelişmesini, ülkenin sanayileşmesini ve kalkınmasını, halkın refahının artmasını başa alarak olabilirdi. Bunun için de tüm ilerici ve demokratik devrimci güçlerle, işçi sınıfı ve partileriyle, sosyalist ve komünistlerle, Kürt ve diğer ulusal demokratik güçlerle, liberal burjuva demokratik çevrelerle birlikte hareket etmek gerekirdi. Ama CHP ve Kemalistler hiçbir zaman buna yanaşmadılar. Tam tersine komünistlerle ve Kürtlerle mücadeleye girdiler. Bu nedenle bugün gelinen noktanın sorumlusu biraz da kendileridir. Gerici güçler ise geniş toplum kesimlerinin dini, İslami inançları kullanarak sürekli örgütlendiler, güç kazandılar ve sonunda Kemalist ve ilerici güçlere meydan okumaya başladılar.
Erdoğan emperyalistlerin ve Kemalistlerin yardımıyla Kemalistleri iktidardan uzaklaştırıyor
1998’de Refah Partisi’nin kapatılmasından sonra siyasi İslami güçler Fazilet Partisi’nde toplandılar. Erbakan yasaklı olduğu için Recai Kutan parti başkanı oldu. Refah Partisi’nin devamı olduğu için bu parti de aynı gerekçeyle kapatıldı. Bu partinin kapatılma sürecinde Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan çevresinde kendilerine “Yenilikçi” diyen bir grup birleşerek Erbakan’dan koptular ve sonra 2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi AKP’yi kurdular ve bu partiyle 2002 senesinde tek başına iktidara geldiler. Onların bu başarısı ABD’nin direk müdahalesiyle oldu denebilir. Zira ABD İstanbul Konsolosu’nun Erdoğan’ı hapiste ziyareti boşuna değildi. ABD uzun zamandan beri Türkiye’de Kemalizmin yerine ılımlı İslamı, yeni Osmancılığı ikame etmek için bir mücadele veriyordu. CİA ajanı Graham Fuller ve diğer birçok “Yeşil Kuşak” politikacılar bunun başını çekiyorlardı. Erdoğan ve AKP’nin arkasında ABD’nin durduğu hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Bir ara ABD Erdoğan yerine Fethullah Gülen’i tercih etti, ama başaramadı. Yine Erdoğan’la yola devam etti.
2002’de AKP seçimi kazandı, ama Erdoğan yasaklı olduğu için milletvekili ve dolayısıyla başbakan olamadı. ABD’ye göre ise Erdoğan üzerindeki yasağın kalkması, Erdoğan’ın milletvekili seçilip başbakan olması gerekiyordu. Bunu sağlayan da demokrasi adına CHP ve onun başkanı Deniz Baykal oldu. Yine 15 Haziran 2015 seçimlerini kaybeden Erdoğan ve AKP’ye Erdoğan ile görüşerek en geniş desteği veren, CHP ile koalisyonu gündeme getiren Deniz Baykal idi. Bir koalisyon kurmayı istikşafi görüşmelerle uzatan ve Erdoğan’a yeni bir seçim için zaman kazandıran da Kılıçdaroğlu oldu. Tüm bu gelişmelerin arkasında ABD olduğunu söylemek bir komplo teorisi değil, gerçeğin ta kendisidir. Batıda da ABD’nin onay vermediği bir politikacı kendi ülkesinde yönetici olamaz, olsa bile uzun zaman iktidarda kalamaz. Olduktan sonra da kimse indiremez, indirmek için ise bir toplumun tümden ayağa kalkması gerekir.
Erdoğan’ın durdurulamayan siyasi İslam yürüyüşü
Baykal’ın açtığı yolla 9 Mart 2003’de Siirt Milletvekili seçilen Erdoğan 14 Mart 2003’de başbakan oldu ve hemen icraata başladı. Ilımlı İslamı savunarak Avrupa ve ABD emperyalizminin desteğini kazandı. AB ile yapılan görüşmelerde AB’ye girecekmiş, demokrasi ve özgürlüklerden yanaymış gibi tutumuyla başta Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Murat Belge olmak üzere kendine II. Cumhuriyetçi diyen birçok liberal aydının desteğini kazandı. Bu destekle Erdoğan ordu vesayetine karşı savaş açtı. Burada Türk aydınının hatası askeri vesayete karşı halkı kazanarak kendisinin vermesi gereken mücadeleyi, demokrasi ve özgürlükler, toplumun islamlaştırılması konusunda görüşleri bilinen birisine, Erdoğan’a havale etmiş, kolaycılığa kaçmış, güce tapmış olmasıdır. Saltanat ve hilafet yanlısı güçlerin gerçek bir demokrasi mücadelesi vermeyeceklerini bilmeleri gerekirdi. Zira Erdoğan daha o zamanlar, “demokrasi bir amaç değil, araçtır… demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” diyen ve açık bir siyasi çizgi izleyen İslamcı bir liderdi. Erdoğan da tam dediği gibi yaptı. İlk istasyonda tramvaydan indi. Toplumsal yaşamı İslami vecibelere göre dizayn etmeye başladı. Halkın giyim ve kuşamına, yeme ve içmesine müdahale etti. Tesettürlü kadın iffetli diğerleri iffetsiz oldu. Alkollü içkilere yasaklar getirildi. Çocuklar İmam Hatip Okullarına yönlendirildi, zorunlu din dersi uygulamasına geçildi. 5 yaş ve 4+4+4 eğitim projesiyle 9 yaşından sonra kız çocukları eve hapsedilmek ve ergenlik çağında evlendirilmek istendi. Eğitimin amacı “dindar ve kindar” bir gençlik yetiştirmek oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı güçlendirildi, politik, sosyal ve ekonomik konularda fetvalar vermeye başladı. Camiler çoğaltıldı, bir imamlar “ordusu” yaratıldı. Taksim camii inşa edildi, Ayasofya camiye dönüştürüldü. Ekonomide faiz yerine “nas” uygulaması getirilmeye çalışıldı. Yapılanlar saymakla bitmez. Halk bu yaşam müdahalesine Gezi direnişiyle cevap verdi. Erdoğan’ın yaşadığı en korkulu olaylardan biri bu direnişti. Sonra direnişi örgütleyenleri hapsettirerek intikam aldı.
Erdoğan askeri vesayetle mücadeleyi iktidar “ortağı” Fethullahçılara havale etti. Fethullahçılar da sahte, uydurma gerekçelerle açtıkları “Balyoz” ve “Ergenekon” davalarıyla ordudaki Kemalist kadroları attırıp kendi kadrolarını komuta düzeyindeki konumlara yerleştirdiler. 2016’da darbe yapacak duruma geldiler. Bu darbeyi bahane eden Erdoğan KHK yetkisiyle başkanlık sistemine ilk adımı attı. Defalarca anayasayı değiştirerek sonunda 2017 Referandumu’yla 2 milyon gerçersiz oyu gerçerli saydırarak bugünkü başkanlık sistemine, tek adam rejimine geçti. Bu Erdoğan için devlet ve toplumu dizayn etmekte önemli bir başarıydı. Yeni Anayasa değişiklikleriyle gelen başkanlık sistemiyle Erdoğan kendini yalnız yürütme değil yasama ve yargı erkinin de başı ilan etti. Seçimlerde halkın iradesini hiçe sayarak özellikle Kürt illerinde belediye başkanlarını görevden alıp yerine kayyım atamaya başladı. Sonra aynısını Batı illerinde de yapınca karşı koymak için vakit çok geç olmuştu. Artık ülkede askeri darbeler yerine bürokrasi ve yargı yoluyla sivil darbeler yapılıyordu. Artık Erdoğan durdurulamıyordu. Ülkeyi bir sultan gibi “Saray”dan bildiği gibi otoriter bir şekilde yönetiyor, muhaliflerini -İmamoğlu, Tüsiad, Üniversiteler, Barolar, Sendikalar, işçi sınıfı, Kürtler vs. sindiriyor ve susturuyor, tüm hakimiyeti elinde toplamak için adım adım ilerliyordu. Hedefi 100 yıldan fazla bir zamandır egemenliği sürdüren Batıcı, modern Kemalist burjuva ve çevrelerinin egemenliğine son verip, Osmanlıcı, halifeci İslami burjuva ve çevrelerin egemenliğini, “şeriat” usullü bir rejimi ihdas etmekti. Bunu da büyük ölçüde başardı. İslami burjuvaziyi güçlendirdi, kendi burjuvazisini yarattı, devletin tüm olanaklarını bunlara açtı. TÜSİAD’ı zayıflattı. Erdoğan Türkiye’yi, toplumu değiştirmekte, kendine göre İslami bir biçim verme yolunda sona doğru gelmektedir. İki burjuva kesim arasındaki 100 yıllık savaşı kendi ve sınıfı lehine sonuçlandırmaktır. Erdoğan’ın bu hedefler için savaşını görmeden seçimleri ve diğer adımlarını yorumlamak yüzeysel kalır. Mutlak butlanı da bu bu çerçevede görmek gerekir. Mutlak butlan sınıf egemenliği konusunda bir sıçrama, kırılmadır.
Erdoğan’ı durdurmak için ne yapmalı?
Erdoğan ordu, polis, güvenlik güçleri, bürokrasi, yargı, mülkiye, yerel yönetimleri, maliye ve ekonomiyi, hazine ve borsayı büyük ölçüde eline geçirmiş durumda. Ama hâlâ eline tam geçiremediği sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri ve sendikalar, yok edemediği başta CHP olmak üzere siyasi partiler, tam etkisi altına alamadığı işçi sınıfı ve bir Kürt ulusal demokratik hareketi vardır. Tüm uğraşılarına rağmen karşısında hâlâ büyük ölçüde yüz yıldır çağdaş, özgür ve demokratik yaşamdan vazgeçmeyen bir toplum bulunmaktadır. Yani önünde daha çok zor bir dönem vardır. Bu dönemi başarıyla atlatmak için Kemalist hareketi, onun siyasi örgtü CHP’yi teslim almak ve giderek “yok” etmek gerekmektedir. Bunun için de en iyi yöntem butlan kararı idi. Bu karar hayata geçerse hem CHP “bitecek”, böylece toplum paralize olacak, hem Erdoğan’ın yeniden aday olması ve başkan seçilmesi kolaylaşacak, böylece de Erdoğan önümüzdeki 5 sene içinde İslami burjuva ve çevreleri egemen kılacak, toplumu İslami vecibelere göre nizama sokmuş olacaktır. Onun planı budur. Bu plan için arkasında emperyalist güçlerin ve Trump’ın desteği tamdır. Trump’ın Bölge Valisi konumunda olan Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir… Bu tüm dünya ve Ortadoğu’da olması gereken bir durumdur” demesi ve Antalya Diplomasi Forumu’nda da “demokrasinin Ortadoğu için fazla olduğu ve Körfez monarşilerinin daha başarılı bir istikrar sağladığı” iddialarında bulunması Erdoğan’ın Türkiyeyi değiştirme, gerici Osmanlıcı İslami güçlerini egemen kılma mücadelesine tam bir destektir. ABD Türkiye’ye demokrasiyi fazla görmekte, Körfez ülkeleri gibi monarjik bir toplum olmamızı istemektedir. Gerçi Körfez ülkelerde istikrarı sağlayanın monarşiler değil petrol olduğunu söylemekten de imtina etmektedir. Türkiye’nin bugün geldiği yer bir eşiktir, önlenemezse bir kırılma noktası olacaktır. Görülen o ki, Erdoğan ile onun arkasındaki emperyalist destekçileriyle mücadele zor. Ama imkânsız değil. Bunun için Erdoğan ve emperyalist güçler karşıtı tüm siyasi partiler, ilerici devrimci demokratik güçler, sosyalistler ve komünistler, Kürt demokratik güçleri geniş bir ittifak oluşturmalı, Türk-Kürt tüm halklar, işçi-emekçi-emekli, esnaf-köylü, kadın-genç, aydın-sanatçı, iş insanları-burjuva demokratları, en geniş halk yığınları ayağa kaldırılmalıdır. CHP geçmişten ders çıkarmalı ve şimdiye kadar gerici güçlerle mücadelede başarılı olamamasının en önemli nedenlerden birinin komünistlere ve Kürtlere saldırması, gerici güçlerle mücadelede komünistlerle ve Kürtlerle birlikte olmamasıdır. Bu birliğe şimdi her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Komünistler ve Kürtlerle birlikte olunmadan, emekçi halk yığınları, en geniş demokratik güçler ayağa kaldırılmadan Erdoğan gitmez, gerici güçler yenilemez! Söz konusu Türkiye’nin geleceğidir. Durmak değil hareket etme zamanıdır! Ya Demokrasi, ya da tam İslami faşizan diktatörlük!

