Haber / Yorum / Bildiri

Mutlak butlan bir savaştır, bir sınıf savaşıdır! (I. Bölüm)

Klerikal, Orta Çağ feodal, saltanat ve emperyalist yanlısı güçlerle “burjuvazi”, işçi sınıfı ve emekçi halk yığınları arasındaki savaştır!

Barış ALPER

ANKARA İstinaf Mahkemesi’nin CHP hakkında verdiği mutlak butlan kararı uygulanmaya kondu. Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın desteğinde, polisin gücüyle CHP binasının kapılarını balyozla kırdırarak, içerde olan Özgür Özel ve diğer CHP’lileri binadan çıkartarak CHP Genel Merkezi’ne çöktü. Bir kez daha CHP’yi felç ederek Erdoğan’a en büyük desteği verdi. Kurban Bayramı nedeniyle toplayabildiği birkaç bin kişiyle yaptığı kutlama konuşmasında “devlet aklı” ile, yani Erdoğan çıkarlarına göre hareket ettiğini itiraf ederek, şimdiye kadarki yol arkadaşlarına ağır ithamlarda bulunarak, hemen Kurultayı çağırmayacağını, uzun zaman CHP’nin başında kalmayı planladığını, köklü icraatlarda bulunacağını, yani Erdoğan’ın iktidarda kalması için her şeyi yapmaya hazır olduğunu açıkladı.

Aynı anda Özgür Özel de bayramlaşmak için Ankara CHP İl Başkanlığı binası önünde Güvenpark’ta CHP’lilerle buluştu. Yüzbinlerin katıldığı buluşmada Özel “Diplomasız Erdoğan, mazbatasız Kemal Başkan istemektedir” diyerek Erdoğan’la Kılıçdaroğlu’nun iş birliği içinde olduğunu belirtti ve derhal kurultay yapılmasını, partinin seçilmiş genel başkana kavuşturulmasını istedi. Özel bu mutlak butlan meselenin ne meselesi olduğunu da açıkladı ve yüzbinlerle Anıtkabire yürüdü.

Mutlak butlan meselesi nedir?

Özel bayramlaşma nedeniyle yaptığı konuşmada “Keşke birilerinin söylediği gibi bu mesele parti içi tartışma olsa. Bu CHP’nin iç meselesi değildir. Özgür Özel, Kılıçdaroğlu meselesi değildir. Bu mesele Recep Tayyip Erdoğan ile millet arasındaki meselesidir” dedi ve meselenin ülkenin ve toplumun geleceği meselesi olduğu vurgusu yaptı. Yine birçok köşe yazarı ve yorumcu, bu meselenin tek başına Erdoğan’ın tekrar seçilme meselesi ve manevrası olmadığını, meselenin altında ülkenin ve toplumun köklü bir yapılanmaya götürülmesi olduğunu belirttiler.

Rıza Türmen bu konuda şöyle demektedir: “Gerçek şu ki, butlan davasını izleyen olaylardaki temel çelişki Kılıçdaroğlu ile Özel arasında bir koltuk kavgası değil. Temel çelişki, demokrasiyle yönetilen bir ülkede yaşamak isteyenlerle, baskıcı, tahakkümcü bir otoriter rejim kurmak isteyenler arasında… Mutlak butlan kararıyla, AKP iktidarının demokrasi, hukuk devleti, insan haklarının hoyratça ayaklar altına alındığı bir rejime doğru yürüyüşü yeni bir aşamaya girdi. Bu aşama tek partili bir dönemin başlangıcı.”

Oya Baydar’a göre de mutlak butlan büyük bir proje ve plandır. Şöyle diyor Baydar: “’Büyük Proje’… derin devlet… kimilerinin müesses nizam demeyi yeğlediği yapının/gücün ülkeye ve topluma nizam verme planıdır. Derin devlet müesses nizamın, kurulu düzenin kollayıcısıdır. Devletin kırmızı çizgileri dendiğinde anlaşılan derin aklın ideolojik tercihleridir. Türkiye’de, ulus devletin kuruluşundan beri derin devlet aklının temelinde: bölünme korkusu (Sevr sendromu); çok halklı, çok etnisiteli, farklı dilli, farklı inançlı bir toplumda Türk unsurunun mutlak egemenliği; devlet yüceltmesi, merkeziyetcilik vardır. Gerek Bahçeli’nin ve gönülsüz de olsa Erdoğan’ın ‘terörsüz Türkiye’ adını verdikleri, bizlerin… Kürt Açılımı dediğimiz gelişme; gerekse Özgür Özel CHP’sinin zorbalıkla Kılıçdaroğlu’na teslim edilmesi aynı büyük devlet projesinin iki ayağıdır. Bugünkü amaç; ama erken, ama zamanında, seçimlere göstermelik bir muhalefetle… gitmek. Böylece artık otoriter olmaktan totaliter olmaya doğru giden rejimi pekiştirmek.” Gerçekte Kürt Açılımı ile CHP operasyonu ayrı devlet projeleri olmakla birlikte, Erdoğan’ın kendi iktidar hedefi için CHP operasyonunu dolaysız, Kürtlerle süreci dolaylı olarak kullanması, onların içerik olarak farklı olmasını değiştirmez.

Değişen derin devlet ve devlet aklı

Yapılan bu ve benzeri çok doğru yanları olan bu değerlendirmelerde yine de eksik olan bir yan var: O da mutlak butlan kavgası altında yatan sınıf savaşının görülmüyor olmasıdır. Derin devletin, müesses nizamın, devlet aklının hassasiyeti yalnız ulusal devlet veya Kürt sorunu değildir. Aynı zamanda cumhuriyetin demokratik bir temelde yükselmesini, Sovyetlerle iyi komşuluk ilişkiler geliştirmesini isteyen işçi sınıfı, sol ve komünist güçlerin varlığı ve cumhuriyeti gerici, faşizan ve dini, islami temelde kurmak, eskiyi muhafaza etmek isteyen, çağdaşlaşmaya karşı gelen güçlerin, sınıf ve katmanların erk mücadelesidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında iktidarı ele geçiren Kemalist ulusal burjuvazi Kürtlere ve diğer halklara karşı mücadelenin yanısıra, hem komünistlere hem klerikal gerici, dinsel kesim ve katmanlara karşı kıyasıya bir savaşa girişti. Komünistler de, dinsel gericilik de bu savaşta yenik düştüler.

Ama dinsel gericilik hanedanlıktan gelen toplumdaki geniş İslami tabanına dayanarak Kemalistlerle açık ve kapalı sürekli bir iktidarı ele geçirme, Kemalistleri “yok” etme savaşı içinde oldu. Bu bir sınıf savaşıydı. Kemalist batıcı burjuvaziyle, hanedanlığı savunan burjuvazi ve İslami gerici sınıf ve katmanlar arasındaki savaş. Bu savaşta hanedancı, gerici islami kesim zaman zaman üstün de geldi. Ama iktidarı hiçbir zaman ele geçiremedi. Bu savaş şimdi iktidarı ele geçiren Recep Tayyip Erdoğan’la yeni bir aşamaya geldi. Seçim bunun dışa yansıyan yanıdır. Seçim iktidarda kimin, hangi burjuva sınıfının olacağının veya kalacağının göstergesidir. Derin devlet, müesses nizam, devlet aklı iktidardan, egemen sınıftan ayrı düşünülemez. Devlet aklı iktidarda olan sınıfın, egemen güçlerin aklıdır. Erdoğan’ın iktidarı ele geçirmesiyle Kemalist güçler iktidarı kaybetmeye başladılar. Ordu, istihbarat, güvenlik güçleri, mülkiye ve bürokrasi, hukuk ve yargı, ekonomi ve maliyenin Erdoğan’ın eline geçmesiyle derin devlet, müesses nizam, devlet aklı değişime uğramaya başladı. Erdoğan bu değişimle devleti, toplumu İslami vecibelere göre dizayn etmeye girişti. Devletin aklı artık Kemalist dönemde olduğu gibi Batıcı modern bir ulus devlet ve toplum yaratma değil, sünni İslam’a dayalı “şeriat” usulü bir toplum ve Ortadoğu’da, İslam aleminde rol oynayan güçlü bir devlet yaratma anlayışı oldu. Burada demokrasi ve özgürlüklere, halkın iradesi ve adalete dayalı bağımsız yargı ve kurumlara gerek yoktur. Böyle bir toplum ve devlet için Erdoğan veya AKP’nin iktidarda kalması gerekmektir. Bu nedenle Erdoğan’ın tekrar seçilmesi ve seçimi kazanması, iktidarını sürdürmesi zorunludur.  Değişen devlet aklı budur. Bu ise toplumda içten içe kaynayan yüzü Batıya dönük burjuvazi ve Kemalist çevreler ve ilerici devrimci güçlerle, yüzü Doğuya dönük burjuvazi ve klerikal İslami çevreler arasında bir sınıf savaşının varlığı demektir. Şimdi seçimi kimin ve nasıl kazanacağından çok, içten içe kaynayan bu sınıf savaşına bakmak gerekiyor. Bunun için uluslararası gelişmelere de bakmak zorunlu oluyor. Çünkü günümüzde Türkiye ve benzer ülkelerdeki sınıf çatışmaları uluslararası alanda emperyalist güçler arasındaki sınıf çatışmalarından kopuk değildir. Uluslararası alanda emperyalist politikalar anlaşılmadan Türkiye ve diğer gelişmekte olan ülkelerdeki politikalar da anlaşılamaz.  

Sınıflı toplumların tarihi sınıf savaşları tarihidir

  Sınıf savaşları toplumdaki temel iki sınıf arasındaki iktidar savaşlarıdır. Marks ve Engels daha Manifesto’nun girişinde “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir” derler. Marks ve Engels’in burada “bütün toplumlar”dan kastettikleri özel mülkiyetli, sınıflı toplumlardır. Sınıflı toplumlarda tarihi boyunca birbirine zıt iki sınıf, köleci toplumda özgür köle sahibiyle köleler, feodalizm, derebeylikte asillerle köylüler (serf), kapitalizmde burjuvaziyle proletarya birbirleriyle kıyasıya açık ve kapalı bir savaş içinde olmuşlardır ve bugün hâlâ olmaktadır. Bu savaşlar sömürülenlerin ve ezilenlerin sömüren ve ezenlerin baskı ve zulmüne karşı özgürlük ve iktidar savaşlarıdır.

Ama zamanla bu sınıflar içinde de birçok basamaklar, katmanlar oluşur ve her düzende bir önceki düzenden kalma sınıflar da bulunur. Sınıf savaşında strateji ve taktik açısından bu sınıf ve katmanlarının konumunun belirlenmesi çok önemlidir. Çünkü egemen sınıfın içinde oluşan katmanlaşmada ortada ve en altta olanlarla üstekiler arasında sürekli bir çelişki, çatışma vardır. Onlar mülksüzleştikçe işçi ve emekçi yığınlarına yaklaşırlar. Sınıf savaşında onların kazanılması veya paralize edilmesi çok önemlidir. Veya eski düzenden kalma sınıf ve katmanlarla yeni doğan sınıflar hâlâ mücadele içindelerse, o zaman da yeni sınıfların eski sınıflara karşı ortak mücadelesi de zorunlu hale gelir. İttifak politikasız bir sınıf savaşı yoktur.

Çağımızda sınıf mücadeleleri

Çağımız kapitalizmden sosyalizme geçme mücadeleleri çağıdır. Bu çağda sınıf savaşları sırf burjuvaziyle proletarya arasında yürüyen genel bir savaş, sınıfa karşı sınıf savaşı değildir. Günümüzde sınıf savaşları burjuvazinin en gerici, en saldırgan kesimi olan tekelci burjuvazi ile proletarya, emekçi halk yığınları ve tekelci olmayan burjuvazi (küçük, orta ve “büyük” burjuvazi) arasında giden savaşlardır. Bunlar tekelci burjuvazinin yalnız emeğin sömürülmesine değil, onların geniş halk yığınlarını ezmesine, burjuvazinin diğer katmanlarını yok etmesine karşı birlikte ortak mücadeledir. Bu tekellerin yarattığı krizlere, onun yol açtığı yokluk ve sefalete, enflasyon ve pahalılığa, işsizlik ve açlığa karşı işçi sınıfının ve geniş emekçi halk yığınların diğer güçlerle birlikte ortak mücadelesidir. Bu, tekeller tarafından doğanın yağmalanmasına, tahribatına karşı yerküremizi koruma mücadelesidir. Bu tekellerin demokratik hak ve özgürlüklere, kurallara dayalı dünya düzenine, halk iradesini hiçe sayan keyfi davranışlarına, baskıcı faşizan bir sistemi getirme çabalarına karşı en geniş ittifaklı demokrasi ve özgürlük mücadelesidir. Bu tekellerin ve emperyalist devletlerin dünyayı yeniden paylaşımını öngören savaşlara, bir dünya savaşına karşı barış mücadelesidir.

Kapitalizmde tekellerin doğması ve emperyalizm aşamasına geçilmesiyle sınıf savaşları yeni boyutlar kazandı. Sınıfa karşı sınıftan çok sınıflar içinde oluşan basamaklara, katmanlara bakmak, onlar arasındaki çelişkileri irdelemek, baş çelişkiyi ve baş düşmanı saptamak ve ona karşı mücadele etmektir. Bu en geniş güçlerin cephesinin, ittifakının oluşması için çalışmayı gerektirir. Bu ittifak sağlanmadan ne proletarya ne de bir başka güç tek başına bu gerici, saldırgan tekellerin hakimiyetini kıramaz, onları yenemez. Günümüzde insanlığın yaşadığı tüm bu krizlerin, felaketlerin, savaşların yaratıcısı ve sorumlusu savaş ve teknoloji sanayi tekelleri ve bunları finase eden dev bankalardır, finans kapitaldir. Buna karşı en geniş ittifakın oluşturulması proletaryanın önünde duran baş görevdir.

Kapitalist-emperyalist sistemin girmediği dünyanın bir ücra köşesi yoktur

Bugün dünyada kapitalizmin, emperyalizmin girmediği bir köşe yoktur. Kapitalist ilişkiler dünyanın her tarafına girmiş ve egemen olmuş ilişkilerdir. Her tarafta her şey para, mal ve kâr (artı değer) ilişkisi üzerinden yürümektedir. Ama bu demek değildir ki, kapitalizm dünyanın her köşesine gelişmiş sanayiyi, teknoloji ve bilimi, refah ve demokrasi götürmekte ve bu ülkeleri kısa zamanda gelişmiş kapitalist ülke seviyesine ulaştırmaktadır. Gelişmiş kapitalist ülkelerin hiçbir zaman böyle bir hedefi olmadı. Onlar kapitalist ilişkileri, sömürü ve sömürge ilişkilerini bu ülkelere götürürken, bağımlılık ilişkilerini de götürdü. Genellikle bu ülkelerde sömürge ilişkilerine tekabül eden bir işbirlikçi, bağımlı, ceberrut bir burjuva sınıfı yarattı. Bu işbirlikçi burjuva sınıfı aracılığıyla kapitalizm bu ülkelerde gelişmiş kapitalist ülkelerin ihtiyaçlarına göre bir gelişme saağladı. Demokrasi de, özgürlükler de, burjuva parlamenter sistem de “göstermelik” olarak geldi, iktidar orduya, silahlı güçlere bırakıldı. Bunlar daha çok ham madde “üreten” ve ihraç eden, sanayi ve tüketim malları ithal eden ülkeler durumunda kaldı. Hep bir gün kapitalist gelişmeyi yakalayıp küçük ABD olma hayalleri yaratıldı.

Ama bu ülkeler hiçbir zaman küçük bir Amerika olamadılar. Bugün dünyada gelişmiş, orta gelişmiş, az gelişmiş ve gelişmekte olan kapitalist ülkeler diye bir ayrım yapılmaktadır. Tekellerle proletarya ve en onun geniş ittifakı arasında mücadele gelişmiş kapitalist ülkelerde görülmektedir. Bu ülkelerde bir önceki düzenden, yani kölelikten ve feodalizmden kalma kilise dahil klerikal güçler ve asiller, efendiler hemen hemen ya kalmamıştır, ya da hepsi burjuvalaşmış ve düzene entegre olmuştur. Gelişmiş ülkelerde her türlü din ve kiliseler kapitalist düzenin bir parçasıdırlar. Asilzadeler, efendiler büyük burjuvalardır. Hukuk, ordu, bürokrasi, tüm demokrasi ve kurumlarının tek işlev ve hedefi bu burjuva düzenini korumaktır. Hangi burjuva partisinin iktidara geldiği önemli değildir. Hepsi kapitalist düzen için vardır.

Geri kalmış ülkelerde sınıf ve iktidar savaşları

Öte yandan orta ve az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ise durum farklıdır. Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki gibi olmasa da, bu ülkelerde de kendi çapında burjuvazi gelişmekte, tekeller, oligarşiler oluşmaktadır. Ama buralarda çoğu kez burjuvazinin yanında hâlâ eski düzenden kalma klerikal güçler, ağalar, beyler, efendiler, sultanlar da vardır. Burjuvaziyle bu gerici güçler arasında sürekli bir çatışma yaşanır. Bu gerici güçler ya iktidarı vermek istemezler, ya da bir zaman ellerinde olan iktidarı kaybetmiş olmayı asla hazmedemezler. Onlar emperyalist güçlerin kendileriyle iş birliği yapmasını ve iktidarın kendilerine verilmesini veya kendilerinde kalmasını, kapitalist ilişkilerin kendileri üzerinden yürümesini isterler. Emperyalist güçler duruma göre birini veya diğerini tercih eder, destekler. Çünkü onlar için belirleyici olan o ülke ve bölgede kendi emperyalist çıkarlarını koruyacak en sadık ve uyumlu güçlerin iktidarda olmasıdır. Buna Arap ülkeleri bir örnektir. Diğer örnek İran ve Türkiye’dir. Uzak Asya, Afrika ve Latin Amerika başka bir örnektir. Hepsinin kendine göre özgüllükleri vardır. Bu ülkelerde erke kim geleceğine ve erkte kimin, yani hangi sınıf ve katmanın kalacağına emperyalizm, başta ABD emperyalizmi karar verir. ABD buna karar verirken bu ülkelerdeki sınıf ve ulusal çatışmaları hep göz önünde bulundurur. Müdahale etmez gibi görünür ama hep açık veya gizli müdahale eder. Bu müdahalelerin temelinde bir yanda da emperyalizm hep bu iki sınıfı uzlaştırmaya, aralarındaki çelişkileri törpülemeye, birlikte hareket etmeye çalışır. Türkiye’de olduğu gibi bu çoğu kez başarılamaz, ama uzun vadede bu iki sınıfın uzlaşmaktan başka bir çaresi olmadığını da dayatır. Gerekirse birinin diğeri tarafından teslim alınmasını bile teşvik eder. Türkiye buna da bir örnektir.

Buna rağmen, bu ülkelerde çarpık da olsa gelişen kapitalist ilişkilerle birlikte gelişen işçi sınıfı burjuvaziye karşı sürekli bir sınıf mücadelesi içindedir. Ama işçi sınıfı burada erkin kimde olduğuna, erkin burjuvazide mi, yoksa klerikal gerici güçlerde veya otoriter faşizan güçlerde mi olmasına kayıtsız kalamaz. Zira erkin otoriter, klerikal, gerici Orta Çağ anlayışlı güçlerin elinde olması kısıtlı da olsa burjuva demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesi ve rejimin otoriterleşmesi, faşizanlaşması her türlü yaşam koşullarının kötüleşmesi anlamına gelir. Bu işçi sınıfının mücadelesi için büyük bir engeldir. Batı yanlısı burjuvazi için de bu erk bir engeldir. Zira çarpık da olsa kapitalizmin gelişmesi için onun burjuva demokrasisi, özgürlükleri ve hukukuna ihtiyacı vardır. İktidarda klerikal Orta Çağ güçlerinin olduğu ülkelerde işçi sınıfı ve emekçi güçlerin bu gerici güçlere karşı mücadele veren burjuva güçleri desteklemesi, burjuvaziyle zımnen veya açık bir ittifak kurması gerekir. Bu asla işçi sınıfının sömürüye karşı sınıf mücadelesinden vaz geçmesi veya ara vermesi anlamına gelmez. Söz konusu olan önceliktir. Sınıf mücadelesinde öncelik politik mücadelededir, iktidardaki otoriter gerici güçlerin yenilmesi ve iktidarın ilerici, demokrasiyi savunan güçlerin eline geçmesidir. Bu mücadeleyle ekmek mücadelesini, ekonomik mücadeleyi karşı karşıya koymamak gerekir. Hangi koşulda olura olsun grevlerle, toplu sözleşmelerle ekmek mücadelesi devam eder. Yine hangi koşulda olursa olsun diğer güçlerle birlikte politik mücadele de devam eder. Gerici güçlerin yenilgisiyle sınıf mücadelesi her üç boyutuyla: ekonomik, politik, ideolojik yeni bir dinamizm kazanır. Demokrasi genişletilmeden işçi sınıfının sömürüye, halkların zulme, kadınları baskıya, çevre aktivistlerinin doğanın yağmalanmasına, gençlerin geleceklerinin tahrip edilmesine karşı mücadele başarı sağlayamaz, sosyalizme doğru yol alınamaz. İşçi sınıfı için doğru bir ittifak politikası çoğu kez bir zorunluluktur. Aynı şey Kürt sorunu içinde geçerlidir. Kürtlerin ulusal mücadelesiyle sınıf mücadelesi karşı karşıya getirilemez. İkisinin ortak yanı demokrasi mücadelesidir. İşçi sınıfı ve ulusal mücadelenin ittifakı kaçınılmazdır.

Türkiye’de egemen sınıflar ve devleti kurtarma çabası

Osmanlı İmparatorluğu 19. Yüzyılın sonunda, 20. Yüzyılın başında emperyalizme bağımlı, burjuvazisi ve kapitalizmi az gelişmiş, ama geniş topraklara yayılmış emperyal bir ülkeydi. İnsan gücüne dayalı ordusundan başka her bakımdan zayıf ve güçsüzdü, toplumu geriydi. İmparatorluğu kalkındırmak gerekiyordu. Bir kesim paşalar bunun modernleşerek, Batılılaşarak mümkün olacağını savunuyordu. Diğer bir kesim paşalar ise modernleşmeye, Batılılaşmaya karşıydı. Bunlar Batının kültürünü, örf ve adetlerini, politikasını değil, tekniğinin alınmasını yeterli görüyorlardı. Özellikle Batılılaşmayla sahip oldukları erkin ellerinden kayacağını gören molla ve ulema, tarikatlar gibi teokrat kesim, klerikal güçler batılılaşmaya kesinkes karşı çıkıyorlardı. Padişah ise her iki güce karşı ya İngiliz, ya Alman emperyalizminin desteğine sığınır hale gelmişti. Bir yerde “meşruiyeti” onlardan bekliyordu. Batılılaşmayı savunan güçlerle statükocu gerici güçler arasında bu çatışma ve anlayış günümüze kadar gelmiştir. Bu günümüzde Kemalist güçlerle İslami gerici güçler arasındadır.

Büyük emperyalist güçler ise çoktan Osmanlı’nın emperyal varlığına son verip topraklarını bölüşmek, bu topraklar üzerindeki halklara bağımsızlık tanıyarak kendilerine bağlamak istiyorlardı. Emperyalizmın bu hedefi Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yenilmesi ve dayatılan Sevr’i imzalamasıyla mümkün oldu. Şimdi Osmanlı paşalarının önünde “ne yapacağız, Devlet-i Aliyye’yi nasıl kurtaracağız” soruları duruyordu. Tüm paşalar şaşkın ve çaresizdi. Batılı-Doğulu fark etmiyordu. Soru aynıydı: “Devlet nasıl kurtarılacak?”

Paşaların önünde iki yol vardı: Ya Amerikan mandacılığı, ya da yukarıda Rusya’da doğan Sovyet iktidarıyla birlikte olmak. Önce İngilizler, Amerikalılar paşalara yüz vermediler. Mandacılık yattı. Çünkü İngilizler ve Amerikalılar Kuzeyde Lenin’in, Sovyet iktidarının başarılı olamayacağından, Çarın Moskova’da yeniden iktidar olacağından ve Sevr’in kesinkes uygulanacağından hareket ediyorlardı. Paşalar için tek çare Sovyetlerle, yani komünistlerle, Mustafa Suphi ile birlikte olmaktı. Paşalar pek istemese de böyle oldu. Enver Paşa Moskova’ya “sığındı.” Mustafa Kemal Lenin’e mektuplar yazdı, elçiler gönderdi. Suphi ile mektuplaştı, arasını iyi tutmaya çalıştı. Bu durum 1920 yılı sonunda Kızıl Ordu’nun Beyaz Ordu’yu yenip Kafkaslara dayanması ve Moskova’da Sovyet iktidarının zafere uluşmasına kadar devam etti.

Cumhuriyet kurulurken ortaya çıkan üç sınıf, üç güç

Kızıl Ordu’nun zaferiyle birlikte İngilizlerin, emperyalizmin Mustafa Kemal’e karşı tutumu değişti. Sevr iptal edilip önce Londra, sonra Lozan konferanslarına gidildi. Kürtlerin, Ermenilerin ve diğer halk ve azınlıkların hakları göz ardı edildi. Artık emperyalizm Anadolu’da Mustafa Kemal’in önderliğinde Sovyetlere karşı modern bir tampon burjuva devleti istiyordu. Sonunda öyle de oldu. Ama ülkede bu ara birbiriyle mücadele eden üç sınıf belirdi. Birincisi işçi sınıfı ve emekçi halk yığınları, Sovyet yanlısı antiemperyalist güçler; ikincisi gelişmekte olan burjuva sınıfı ve Mustafa Kemal ve çevresindeki modernist, ulusal devletçi güçler; üçüncüsü saltanat ve hilafet yanlıları, teokratik yapıyı savunan molla ve ulema, şeyh ve tarikat reisleri, toprak reformuna karşı gelen feodal ağalar, siyasi etkinliğini kaybeden İttihatçılardan ve liberallerden oluşan güçler, gerici klerikal sınıf ve katmanlardır. Bu güçler Mustafa Kemal’in erki ele geçirmesini asla kabullenmediler, onun devrimlerine ve laikliğe sürekli karşı çıktılar, sürekli iktidarı, sultanı ve halifeyi kaybetme öfke ve erki yeniden ele geçirme hırsı yaşadılar. Bu sınıfsal konumun yanısıra başta Kürtler olmak üzere ulusal mücadeleler de ortaya çıktı. Bu halkların mücadelesine yalnız işçi sınıfı ve komünistler destek verdiler. Diğer iki sınıf ulusal hareketlere karşı ceberutlukta ve asimilasyonda birleşiyorlardı. 

Erki ele geçiren Mustafa Kemal önce işçi sınıfına, onun öncüsü Komünist Partisi TKP ve liderleri Mustafa Suphi ve yoldaşlarına saldırdı, onları katlettirdi. TKP’yi yasaklattı. Bu yasak bugüne kadar sürmektedir. Ama bu saldırılar işçi sınıfını ve komünistleri mücadeleden asla alakoyamadı. Komünistlerden sonra Mustafa Kemal saltanatçı, hilafetçi, kendi devrimlerine karşı çıkan, eski düzeni yeniden getirmek isteyen gerici klerikal güçlere saldırdı. Tarikatları, Tekke ve Zaviyeleri kapattı. Böylece bu güçler Osmanlı Hanedanlığı’nın ve hilafetin kaldırılmasıyla siyasi gücünü, tarikat ve tekkelerin kapatılmasıyla toplumsal etkinliklerini, ekonomik ve dini ayrıcalıklarını tamamen kaybetmiş oldular. Ama bu güçler kaybettikleri siyasi erki geri almak, ekonomik ve dini ayrıcalıklarına tekrar kavuşmak, toplumu dini vecibelere göre “şeriat” usulü yeniden nizama sokmak için Mustafa Kemal’e, Cumhuriyete, ulusal devlete, laikliğe karşı sürekli mücadeleye geçtiler. Tarikatlar örgütlülüklerini gizlice sürdürdü, her fırsatta Cumhuriyete isyan (Menemen Olayı), Mustafa Kemal’e karşı suikastlar (İzmir Suikastı) düzenlediler. Başta Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası olmak üzere Mustafa Kemal döneminde kurulan partilerde yuvalandılar ve Mustafa Kemal düzenine meydan okudular. Tüm bu girişimlerinde başarılı olamadılar, bu partiler de kapandı. Ama bu gerici güçler siyasi ve ekonomik erki ele geçirmek, Kemalistleri yenmek, toplumu yenibaştan dizayn etme mücadelesini asla elden bırakmadılar. Bugün ise Erdoğan iktidarıyla bu hedeflerine uluşmakta büyük bir mesafe katetmiş bulunmaktadırlar. Sanki başarmalarına bir adım kalmış gibi bir durum vardır. Mutlak butlan bu mücadelenin son halkalarından biri olarak ortaya çıkmaktadır. O zaman buraya nasıl gelindi diye sormak gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye’nin emperyalist ilişkilerine, “Yeşil Kuşak” politikasına, darbelere, gerici İslami güçler lehine gelişen iktidarlara bakmadan buna cevap vermek zordur.

Bir yanıt yazın