KAPİTALİZMDE KORKULU BİR RÜYA: İŞSİZLİK

Adnan UĞUR

Kapitalizmin yapısal krizinin derinleşerek sürdüğü bugünlerde, hazır bir reçete ile ortaya çıkıp her değişen ve gelişen olayı ifadelendirmek oldukça güç. Sürekli değişen ve değiştirilen gündemi takip etmek ve içinde kalmakta bir o kadar önemli. Kapitalizm, daha çok sermaye mantığının, ideolojik kültürün ve politik yönetimsel tekniğin çeşitli özelliklerinin belirli/belirsiz yollarla birleşmesi anlamında karışık bir hale gelmiştir. Karmaşıklaşan bu yapıyı analiz edip, açmak içinde elimizde bir anahtarın bulunduğunu unutmamamız gerekmekte. Kapitalizmde sosyal yapı ve demokrasi için çok ciddi bir şekilde tehdit olan işsizliğin ve dolayısıyla işsizler ordusunun yapısını, son dönem gelişimini izlemekte yarar var diye düşünüyorum. Türkiye’de ve dünyada sayıları milyonlarla ifade edilen işsizler ordusu, sorunlarını dile getirmek amacıyla sürekli eylem yapmakta, rezignasyona uğrayan büyük bir bölümü de sağ partilere taban oluşturmakta. Bizlerde bu eyleme katılıp, kapitalist sistemdeki işsizliğin anlamını birlikte tartışalım.

KISA BİR HATIRLATMA

Kapitalizm özü itibariyle meta üretim toplumunu yaratan bir sistemdir. Kapitalist, işçiyi artı değer üretmesi amacıyla çalıştırır ve tüketir. İşi olan mavi ve beyaz yakalı işçi, öz itibariyle bir yandan kapitaliste kâr sağlarken, bir yandan da kapitalistin ona uygun gördüğü miktarda ücretle yaşamını devam ettirmeye çalışır. Ücrette bu anlamda, emek gücü satan işçilere ödenen parasal karşılıktır. İşçi çalışırken meta üretir. (Meta, bu üretimin değişim aracılığıyla örgütlenmesinde ürünlerin aldığı biçimdir) Bu üretimin sonunda, yaşamı için bazı gereksinimlerini (ev, yakacak, yiyecek, giyim vs.) tüketir. Tüketim, insanların kendilerini hem birey, hem de toplumsal birey olarak yeniden üretmelerinin ve yaşamlarını sürdürmelerinin yoludur. Bu sürdürme biçimi, hem fiziksel-zihinsel anlamda hem de somut bir tarihsel toplumsal çerçeve içinde gerçekleştirilir.

İnsanlar arası ilişkilerin ürünü olan bu sistemde birey kısaca söylemek gerekirse hem üretici, hem tüketici olarak bu yapının içinde kalır. İşsiz ise bu devrenin tamamen dışındadır. Kapitalizmin ekonomik yasalarının etkisiyle kapitalist birikim sürecinde kapitalin artan organik bileşimiyle, tekniğin gelişmesi, iş üretkenliğinin artmasıyla işgücüne duyulan talep azalır, üretimin dışında kalan bir nüfus, işsizler ordusu oluşur. Bunlar bir kere, kapitalist işgücünü satın almadığı için üretici olarak bu sistemin içinde var olamaz. İkincisi; üretimin içinde yer almadığından dolayı yukarıda söylenenlere bağlı, tüketici olarak bu devrenin dışında kalır. İşte hem üretici hem tüketici olarak bu sistemin içinde yer almayan işsiz; politik anlamada da kendi meşruiyetini var edemez ya da var etmek için başka çareler üretir.

Birazdan açıklamaya çalışacağım şekliyle; tamamen sistemin kendi döngüsünden kaynaklanan bu yapıyı birey; kendi suçu, kendi basiretsizliği, kendi yeteneksizliği olarak görür. İş bulamamasını, bilgisayar kullanmamaya, birden fazla dil bilmemeye bağlar. Kapitalist sistemin bu saldırısına karşı, bireysel davranışlarla karşı koymaya çalışır. Bir yanıyla da işsiz, burjuva sistemin en önemli sorgulayanıdır. Tabi ki bu; sorunu ancak kendi dışında görebilmesiyle mümkündür. Böylelikle yüzyıllardır burjuvazinin kendisine sunduğu değerler sistemi bir anda çöküp gider. Bu sisteme olan bağlılık ve güven yıkılır; gelecek başka şekliyle başka yerlerde aranmaya başlanır. Bir tarafta dini, fantastik, mistik duygular güçlenip bu dünyada bulunmayan huzur başka dünyalarda aranmaya başlanır. Diğer tarafta ise, hiç emek enerji harcamadan sahip olunabilecek; ırk, kan, şoven duygular ve bu iki yapının (dinci ve faşist) etrafında şekillenen politik oluşumlar… Meta üretim devrelerinin dışında kalan bu insanlar, bugün işlemi ve ırkçı/faşist partilerin en önemli kitle tabanını oluşturmakta.

İŞSİZLİK GENLERLE Mİ AKTARILIYOR ?

Hatırlarsanız kopyalama işlemi önce koyunla başladı. Ardından maymun derken, insanın da kopyalanabileceği ortaya çıktı. Tarihsel hafızamızı zorlarsak bu olay sanırım yapılan çalışmalar dahil 30-40 yıllık bir geçmişe sahip. Bu konudaki buluşlarından dolayı elbette bilim insanını kutlamak gerekli. Fakat bu kopyalama işlemini kapitalistler yüzyıllar önce işçiler üzerinde gerçekleştirmeye başladılar. İşçinin çocuğu işçi, evsizin çocuğu evsiz, okumayanın çocuğu okumayan olarak sürekli var edildi ve var edilmeye devam ediliyor. Son kopyalama buluşu, bu buluşun yanında devede kulak kalır.

Yememiz için ağzımızın, görmemiz için gözümüzün olduğuna inanan bir mistik sofistin gözüyle bu kaçınılmaz bir takdiri ilahıdır. Oysa olayın ardında yatan nedenler bambaşka şeyleri gösteriyor. Bunların altında kapitalizmin devresel ve genel krizleri yatar. Emperyalizm çağında devresel ve genel krizler iç içe geçer ve toplumda en az %5 gibi kalıcı işsizler ordusu oluşur. Bu 1929-30 dünya ekonomik krizinden beri yaşanmaktadır.1930’larda o güne dek görülmemiş şiddetli bir ekonomik depresyon dönemi başladı. İşsizlik yükselen boyutlarda artmaya devam ediyor, hükümetler çare bulamadıkları için bir bir devriliyorlardı. Keynescil yaklaşım bu dönemde güncelleşemeye başladı. İşsizliğin azaltılabilmesi amacıyla ortaya attığı tezler, sonuçta Keynes’i şu anlayışa götürdü; ‘’Piyasa koşullarında sermaye birikimi kendi kendine dengeye gelemiyor, müdahale şart’ ‘Kısaca devlet müdahalesi ile işçi ve emekçiler için bir dizi sosyal kazanımdan bahsedebiliriz. Piyasaya güven üzerine değil, güvensizlik üzerine kurulu bu müdahale anlayışı, 70’li yılların başında kadar korundu. Örneğin bu dönemde uygulamaya konulan işsizlik sigortası ile; işsizler, üretim-tüketim devrelerinin içinde tutuluyor, sisteme bağlılıkları tazeleniyordu. Tüm bunların Keynes’in dahiyane buluşundan değil, ekonomik genişleme döneminden kaynaklandığını ve bir dahaki krize dek devam ettiğini söyleyebiliriz.

Marx’ın Kapitallerden bu yana ortaya koyduğu ve altının çizilmesi gereken bir gerçeklik var…Kapitalist bir yandan kendi birikimini arttırırken; diğer yandan toplumun geri kalanı yoksullaşıyor, sefalete ve açlığa mahkûm yaşamak zorunda bırakılıyor. Yani daha çok birikim daha çok yoksullaşmayı beraberinde getiriyor. Birikim ve yoksullaşma arasındaki bu yapı 50 ve 70 arası dönemde şimdikinden daha farklı gelişiyor. 70’lerin başındaki yapısal kriz, sermayenin üretimden uzaklaşmasını, spekülatif ortamlara kayışını, ileri teknolojinin gelişimi de izleyince; yoksullaşmanın daha fazlalaştığını, yedek sanayi ordusunun kapitalizmi daha fazla tehdit ettiğini belirtmek gerekli.

Kapitalist üretim koşullarının temelinde, sermayedar emeğe olan bağımlılığını azaltmaya çabalar. Bunu yaparken, emeği örgütsüzleştirir, fiyatını düşürür. Bilgi ve teknoloji iktidarıyla toplumun geri kalanı üzerinde ideolojik bir hegemonya kurar. Bu ideolojik hegemonyayla toplumun dışına attığı işsizlerden, topluma bağlılık yemini etmelerini ister. Genel olarak kapitalistin kârını arttıran yegâne güç emektir. Emeği verdiği ücret oranında çalıştıracağı da açıktır. Eğer emeği düşürürse kârının artacağını gayet iyi bilir. Günümüzde ücret kısmının iyice düşürüldüğü, hatta yok sayılmaya çalışıldığını gözlemliyoruz. Bu dönemde parayı çoğaltan yine paradır. Üretimin durması, sermayenin değişen kapitale (ücretlere) ilgisini azaltmış, rant gelirleri artı değerin en önemli kaynağı olmuştur.

Madem bu olgudan çıkış piyasa modeli olarak görülüyor; öyleyse ücretlerin daha da aşağıya çekileceğini, işsizliğin artacağını, yoksulluğun derinleşeceğini, sosyoekonomik ve kültürel alt üst oluşlarla karşılaşacağımızı bilerek; işçi sınıfı içindeki örgütlülük düzeyini arttırmak gerekmektedir. Diğer taraftan; piyasa endeksli yaşamın kabul görmesi işçi sınıfı açısından bir dizi olumsuzluğu beraberinde sürüklemektedir. Emeğin disiplininin arttırılması, işe alış zorlaşırken, işten atmanın kolaylaştırılması örgütlülük gücünün düşmesine neden olmaktadır. Örgütsüz emeğin pazarlık gücünün ve fiyatının düşeceğini unutmamamız gerekmektedir. Vasıflı ve vasıfsız işçiler arasındaki ilişkinin arttığını da söylemek gerekli. Piyasada sayıları oldukça fazla olan üniversiteli işsizlerin iş bulma durumunda vasıfsız ya da yarı vasıflı eleman olarak kullanılması, işçiler arasında bir yakınlaşmayı beraberinde getirmekte. İşsizlerin örgütsüz yaşam koşullarında iş bulmaları durumunda, bu örgütsüzlüğü ve bireyselliği iş yerlerine taşıdıklarını gözlemlemekteyiz. Part-time çalışma, parça başı ücret, eve iş getirme gibi yöntemlerde işsizliği arttıran, kitleyi hareketsiz ve mücadele gücünden yoksun bırakan diğer unsurlardır. Devrimcilerin mücadelelerinde asıl dikkat edilmesi gereken konu; kapitalist devrelerin dışında kalan bu insanları; mücadelenin içine çekmek olmalıdır. Ücretlerdeki düşüşün doğal olarak işsizlik yaratacağını söyleyerek bitirmek istiyorum. En baştaki tanıma dönecek olursak, işi olan kişi; hem üretici hem tüketici olarak bu devrelerin içinde yer alır. Ücret azalması doğal olarak bu zinciri bozar ve tüketici olarak bu devrenin azalan oranda dışında kalınmasına neden olur. Bir gecede %50 yoksullaşan kitlenin, toplu iş sözleşmelerinde çok düşük düzeyde zam alan işçilerin, tüketici devrelerinin yavaş yavaş dışında kaldığını ve işsizleşmeye başladığını söyleyebiliriz.

Bir cevap yazın