Gidecek biri var, o da Erdoğan’dır Doktorlar grevde ve görev başındadır

Emel ÖZCAN

Neoliberal sağlık politikaları öldürür

DÜNYANIN her tarafında hekimlik mesleğine sahip olanlar genellikle muhafazakârlardır. Yürüyüş, miting, grev yaptıkları pek nadirdir. Onlar insan yaşamıyla ilgilendiklerinden genellikle hümanisttirler, toplumda saygın bir yerleri vardır. İnsanın bir yeri ağrıdığında, hastalandığında başvuracağı ilk kurum muayenehanelerdir, hastanelerdir, oralarda çalışan doktor ve hemşerilerdir, hastabakıcılardır. Onlar, el kaldırılacak insanlar değil, elleri öpülecek insanlardır. Bunun ne demek olduğunu en acı şekilde son 2 yılda Covid-19 virüsü ile mücadelede yaşadık. Doktoru, hemşiresi, hastabakıcısı, tüm sağlık çalışanları bu tehlikeli bulaşıcı virüse karşı mücadelede hasta hayatını kurtarmak için kendi hayatlarını tehlikeye attılar. Pandeminin ilk yılında dünya çapında 7 bin, Türkiye’de 403 sağlık çalışanı hayatını kaybetti. Aralarında profesörler, uzman hekimler, başhemşireler, hemşireler, emekliliği gelen doktorlar, meslek hayatına yeni başlayan hekimler bulunmaktadır. Onları bu fedakâr çalışmaları tüm toplumda takdirle karşılandı, günlerce alkışlandı. Hayatını kaybedenler için tüm toplum yas tuttu.

Ama son yıllarda neoliberal politikalar sonucu sağlık alanındaki özelleştirmeler, getirilen kısıtlamalar, artan baskılar bu meslek alanında da bir hareketliliğe neden olmaktadır. Sağlık personeli, doktor ve hemşeriler insan sağlığı kâr sağlanan bir ticari meta olamaz diye hükümetlerin neoliberal sağlık politikalarına karşı seslerini yükseltmeye başladılar. Hükümetlerin neoliberal politikalarının tam da sağlık alanında ne demek olduğu, nelere malolabileceği pandemi döneminde tüm çıplaklığı ile ortaya çıktı. Korona virüsü ortalığı kasıp kavururken hükümetler halkına maske veremedi, hijyen malzemesi sağlayamadı, yoğun-bakımda hastaya bağlanacak oksijen tüpleri bulamadı. Birçok yerde triaj uygulanmak zorunda kalındı. Virüsü ekisizleştirecek bir aşı ise hiç yoktu. Doktorlar, sağlıkçılar bu koşullarda çalıştılar, hayatlarını verdiler. Toplumda sağlık alanında neoliberal politikalara karşı tepkiler büyüdü. Talep sağlığın meta olmaktan çıkarılması, sağlıktaki çifte standartın, sınıfa göre sağlık anlayışının kaldırılmasıydı. Gelişmiş kapitalist ülkelerde sağlık alanında bazı düzenlemelere gidildi. Yeterli değil. Zira neoliberal politıkalar terk edilmedikçe sağlık alanında da köklü bir değişim beklenemezdi.

Sağlık sistemi çöken bir Türkiye! Sağlık personeline şiddet

Türkiye’de ise sağlık alanındaki neoliberal politikaların sonuçları çok daha ağır olmuştur. Erdoğan yönetimiyle birlikte Türkiye’de sağlık hizmetleri hızla özelleştirilmiştir. Şehir ve özel hastaneler mantar gibi yerden bitmiştir. Parası olan özelde en iyi sağlık hizmeti alırken, vatandaş, işçi ve emekçiler, emekliler devlet hastanelerinde, aile sağlık merkezlerinde sürünmektedir. Ağır iş koşulları altında hekimler, sağlık personeli hastalarına gerekli hizmeti verebilmek için çırpınmaktadırlar. Vatandaşın hastane kapılarında sürünmelerinin nedeni ne doktorlardır ne sağlık çalışanlarıdır, tersine hükümettir, Erdoğan’ın ta kendisidir. Hükümet şehir ve özel hastaneleri desteklemekten, onlara para yetiştirmekten, devlet hastanelerinde, aile sağlık merkezlerine yeterli, vatandaşa en iyi hizmet verecek altyapı, personel ve mali yardım sağlamıyor. Böylece hükümet devletin sağlık kurumlarında çalışan hekimlerin, sağlık personelinin halka, vatandaşa en iyi şekilde sağlık hizmeti vermesini engellemiş olmaktadır. Erdoğan’ın neoliberal sağlık politikalarıyla Türkiye’de sağlık sistemi tamamen çökmüş durumdadır.

Devlet yeteri kadar kendi sağlık kurumlarını desteklememesi sürekli vatandaşla doktor ve hemşireyi karşı karşıya getirmektedir. Saatlerce bekleyen, umduğu ilgiyi göremeyen vatandaş kızması, protesto etmesi gereken yer hükümetken, doktor ve hemşireye kızmakta, hatta saldırmakta, şiddet uygulamaktadır. Vatandaş burada suçlu olanın doktor, hemşire değil hükümet olduğunu maalesef bir türlü göremiyor. Erdoğan’ın neoliberal politikaları sonucu sağlık hizmeti çökmüş olduğunun maalesef farkında değil. Eğer vatandaş hâlâ sağlık hizmeti alabiliyorsa bu sağlık kurumlarında çalışan hekimlerin ve hemşirelerin fedakarlıkları, onların mesleklerine duydukları sevgi ve bağlılık sayesinde mümkün olabilmektedir. Maalesef kalkan eller, uygulanan şiddet bu fedakâr hekim ve sağlık personeline karşıdır. Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarına göre son 9 yılda hekimlere ve hemşirelere karşı tam 110 bin 475 şiddet uygulanmıştır. Yalnız 2020 yılında uygulanan şiddet sayısı 11 bin 942’dir. Bunlar arasında darp, ağır yaralama olayları bulunmaktadır. Çoğu kez şiddeti uygulayanlar cezasız kalmakta, serbest bırakılmakta, doktorlar ise günlerce yapılan şiddetin acısını ve travmasını yaşamaktadır. Bu ise doktorun onuruyla oynamaktır. Mesleğine karşı saygısızlıktır. Mesleğini terkeden ve terketmek isteyen doktorların sayısı hiç de az değildir. Hekim ve hemşireler şiddete karşı önlem alınmasını ve şiddet uygulayanların gereken cezayı almalarını talep etmektedirler. 

Bir doktor Batı’daki 3-4 doktorun işini yapmaktadır

Hekimlere ve sağlık personeline uygulanan şiddete karşı hükümetin istemeyerek getirmeyi düşündüğü önlem sağlık alanında uygulanan şiddete karşı cezaları arttırmaktan ibarettir. Oysa şiddetin nedeni Erdoğan’ın uyguladığı neoliberal sağlık politikalarında yatmaktadır. OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) verilerine göre Türkiye 100 bin kişiye düşen 193 doktorla 42 OECD ülkesi arasında 41. sıradadır. Almanya, İngiltere gibi sağlık alanında iyi olan ülkelere gitmeden komşumuz Yunanistan’da bile 100 bin kişiye düşen doktor sayısı 607’dir. Yine OECD ülkelerinde 1000 kişiye düşen hemşire sayısı 8,8 iken bu sayı Türkiye’de 2,4’dür. Bu sayılar gösteriyor ki, Türkiye’de bir doktor Yunanistan’daki üç doktorun, bir hemşire OECD ülkelerindeki 4 hemşirenin işini yapmaktadır. Bu stres altında çalışan sağlık personeli ve sabırsız hasta ve hasta taraftarları arasında çatışma devlet tarafından planlanmış demektır.

Bu derece yetersiz olan sağlık kurumlarında yaşanan, yüklenen işin yoğunluğu düşünülürse sağlık personelinin içinde bulunduğu sorunun boyutu daha iyi görülür.  2019 senesinde hastanelere yapılan başvuru sayısı 667 milyon 824 bin 46 kişidir. Bunlardan 150 milyonu acil servislere yapılan başvurudur. Türkiye öyle bir ülkeki her sene nüfusunun 8 katı insan hasta olarak hastanelere başvurmaktadır. Bu sayılar ise devletin sağlık alanında acil tedbirler almasını gerektirmektedir. Doktor ve hemşirelere karşı şiddetin altında bu sayılar yatmaktadır. Sağlık personeline yapılan saldırılara verilecek cezalar arttırılmalı ama bunlar bir çözüm değildir. Çözüm sağlık politikasının kökten değişmesi, neoliberal politikaların terkedilmesi, sağlığın meta olmaktan, en iyi bir kâr alanı olmaktan çıkarılması, devletin esas ana görevlerinden biri olması gerekmektedir. Bunun için de yapılması gereken Erdoğan’ın iktidarına son verip onu acilen devletin başından göndermektir.

Doktor ve sağlık personelinin özlük hakları iyileştirilmelidir

Şiddetin, çalışma koşullarının ağırlığı yetmiyormuş gibi doktorlar ve sağlık çalışanları yaşam sıkıntısıyla da karşı karşıya bulunmaktadır. Aldıkları maaşlar açlık ve yokluk sınırının altındadır. Mesleğe yeni başlayan bir hekim 4900 lira, uzman hekim 5800 lira maaş almaktadır. Bunlar asgari ücret düzeyinde maaşlardır. Yıllarca çalışan bir hekimin ortalama maaşı ise 9000 lira civarındadır, yani yoksulluk sınırının altındadır. Hükümet doktor ve hemşirelerin maaşlarına ön görülen zam teflifini Meclis Komisyonundan geri çekti. Ne zaman Meclis’e geleceği belli değil. Buna karşın hükümet doktorlara yeni yükler bindirecek yaptırımlar planlamaktadır. Buna göre ameliyatlarda vuku bulan bir hatadan doktorlar sorumlu olacak ve hasta sahiplerine tazminatı doktor kendi cebinden ödeyecektir.

Aile Sağlık Merkezleri’inde çalışan hekimlerin durumu ise çok daha kötüdür. Hekimler sağlık merkezlerinin elektrik, gaz ve kira gibi masraflarını karşılamakla yükümlüdür. Eğer doktorlar faturaları ödeyemezlerse sağlık merkezini kapatmakla karşı karşıya kalmaktadırlar. Zaten maaşları düşük olan, gece gündüz vardiyelerde uzun çalışmak zorunda kalan hekimlerin üstüne bir de merkezin masraflarını karşılama yükü binmektedir. Devlet ise onların bu çaresizlikleri karşısında vurdumduymaz davranmakta, onların zor koşullarda halkın sağlığı için gösterdikleri fedakarlıkları takdir etme yerine aile hekimlerini sorunlarıyla baş başa yalnız bırakmaktadır.  

Gidecek olan doktorlar değil Erdoğan’dır

Kötüleşen ve ağırlaşan tüm bu koşullar altında birçok doktor yurt dışına gitmekten başka çare göremiyor. 2021’de yurt dışına giden doktor sayısı 1400’dür. Bu ise bir beyin göçüdür. Bir doktor kolay yetişmiyor. Kamuoyundan doktor göçüne karşı büyük tepkiler geldi ve doktorların çalışma koşullarının iyileştirilmesi, maaşlarının arttırılması, şiddete karşı önlemler alınması istendi. Bu tepkiler karşısında Erdoğan “varsın giderlerse gitsinler, …biz asistan doktorlarımız ile buralarda devam ederiz” dedi. Bu doktorlara açık bir saldırıydı, onların emeğine saygısızlıktı. İnsan sağlığı, hayatıyla oynamaktı.

Erdoğan uzman hekimin işini asistan hekimin yapamayacağını çok iyi bilir. Kendini profesör uzman doktordan aşağısına tedavi ettirmeyen Erdoğan vatandaşa asistan hekimi reva görmektedir. Erdoğan’ın bu sözlerine hekimlerden, kamuoyundan büyük tepkiler geldi. Hekimler de Erdoğan’a “biz gitmiyoruz, gidecek olan sensin” diye gereken cevabı verdiler ve halkın sağlığını sağlamak için görevimizin başındayız dediler. Kamuoyundan da doktorlara büyük destek geldi. Onlar da Erdoğan’a “gidecek olan doktorlar değil, sensin ey Erdoğan” dediler. Hekimler de bu yılki 14 Mart Hekimler Bayramı’nı bayram değil mücadele günü ilan ettiler. 14 ve 15 Mart olmak üzere iki gün grev yapacaklarını açıkladılar.   

14 Mart bayram ve mücadele günü

14 Mart Türkiye’de hekimler için özel bir gün. Bugün Türkiye’de (Osmanlı İmparatorluğu’nda) ilk Tıp Fakültesinin kurulduğu, açıldığı gündür. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nı dağıtıp düzenli ordu kuran Padişah II. Mahmut ordunun hekim ihtiyacını karşılamak için 14 Mart 1827’de “Tıbhane-i Amire” adı altında tıp fakültesini kurdu. Bu okuldan yalnız doktorlar değil İmparatorluk’ta ve Türkiye’de devrim ve özgürlükleri savunan, Abdülhamit gibi yöneticilerin istibdatçı zorba rejimlerine karşı gelen en aydın insanları yetişti. Tıbbiyeliler bu geleneği genel olarak hep sürdürmüşlerdir. 14 Mart hem bayram hem zorbalıklara karşı mücadele günüdür.

Bu sene de böyle oldu. 14 Mart’ta Doktorlar, sağlık personeli tüm Türkiye çapında meydanlara ve sokağa çıktılar. Hem Erdoğan’ın zorbalıklarını, sağlıkçılara karşı keyfı tutumunu protesto ettiler, ona gitmesi için yol gösterdiler, hem de özlük haklarının iyileştirilmesi için taleplerde bulundular. Halkın acil sağlık hizmeti almasını garanti altına alarak 14 ve 15 Mart günlerinde işi bıraktılar, greve çıktılar. Türk Tabibler Birliği TTB gibi meslek kuruluşlarının, Sağlık-Sen gibi sendikalarının öncülüğünde direnişe geçtiler. “Emek bizim, söz bizim” diyerek Ekim 2021’de başlattıkları eylemi 14 ve 15 Mart günlerinde “grevdeyiz, görevdeyiz” diyerek yükselttikleri taleplerin yerine getirilince kadar eyleme devam edeceklerini ilan ettiler. Çalıştıkları kurumların önünde basın açıklamaları yaptılar, taleplerini bir kez daha duyurdular: Halka karşı sağlık hizmetlerini verebileceklerı çalışma koşullarının iyileştirilmesi, insan gibi geçinebilecekleri emeklerinin karşılığı ücret verilmesi, şiddete karşı önlem alınması, Covid-19’un meslek hastalığı olarak kabul edilmesi halkın sağlığını merkeze koyan yeni bir sağlık politikasının işlenmesi gibi talepler ileri sürdüler. Zira toplumun sağlığı sağlık personelinin sağlığından geçmektedir. Beyaz önlüklüler kararlıdırlar, Erdoğan’a inat gitmeyeceklerini halkın sağlığını korumaya devam edeceklerini, hakları için mücadeleyi sürdüreceklerini açıkladılar. Erdoğan’a hitaben de şöyle dediler: “’Gitmek isteyenler gitsin’ diyen, pandemi sırasında hastalanan ve hayatını kaybeden meslektaşlarımıza saygısı olmayan kişidir. Bunlar bilsinler ki, bizler birileri gelsin, hastaneleri özelleştirsin, zenginler daha zengin olsun diye çalışmıyoruz. Aksine biz toplumumuza karşı üslendiğimiz sorumluluğu yerine getirmek için çalışıyoruz ve bunu yapmaya devam edeceğiz.”

Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının direnişi devam ediyor. Onların yanında olmak herkesin, en başta sol ve demokratik güçlerin görevidir. Özelleştirme ve kârı başa alan Erdoğan’ın neoliberal sağlık politikalarına karşı halk sağlığını merkeze alan alternatif bir sağlık politikası geliştirme görevi önümüzde durmaktadır. Sağlık meta değildir, devletin ana görevidir. Doktorlar ve tüm sağlık personeli yalnız değildir.

Bir cevap yazın