23 Nisan’ı kutladıktan sonra 24 Nisan anılmazsa Türkiye özgürleşip demokratikleşemez, Faşist diktatörlüklerden, Saray rejimlerinden kurtulamaz!

2020 yılının 23 Nisanı TBMM’nin açılışının 100. yıldönümü idi. Egemen olan Türk burjuvazi tarafından bir asra tekabül eden bu günün korona pandemisi nedeniyle büyük törenlerin yerine balkon “coşkusu” ile kutlanması normaldir. Egemenliğin tek hükümran olan padişahtan, Osmanlı Hanedanlığı’ndan millete geçmesinin başlangıç tarihi olarak halkın geniş katılımı da anlaşılır bir olgudur. Halk bu coşkulu katılımıyla yalnız Meclisin 100. Yılı’nı kutlamadı, aynı zamanda egemenliği yeniden tek elde, tek adamda, “saray”da toplamak isteyen, milletin iradesi olan Meclis’i hiçe sayan Erdoğan’ı protesto etmek istedi, egemenliğine sahip çıkacağını gösterdi.

Bu coşkunun altında yatan, ama üzerinde konuşulamayan bir burukluk vardır. Halkın bir kısmı kendini bu egemenliğin sahibi olarak görmemektedir. 100. Yıl’da en azından bunun nedenini sormak ve sorgulamak gerekirdi. Daha Meclis açılırken 1920’de halkın bir kısmı, Hıristiyan ahali dışlanmıştır, Meclis açıldıktan sonrada Suphiler katledilip komünistler ve halk iktidarını savunanlar dışlanmıştır, daha sonra halife yanlısı Müslümanlar, en sonunda da başta Kürtler ve Çerkesler olmak üzere Türk olmayan veya türkleşmeyen Müslüman halklar dışlanmıştır. Ordusu bu Meclis’e karşı darbeler yapmış, lağvetmiş, vesayet altına almış, en sonunda da bombalamıştır. Bu Meclis kendi başbakanını, Menderes’i ve iki bakanını asmıştır, kendi geleceği olan antiemperyalist gençliğin liderlerini Deniz’i, Hüseyin’i, Yusuf’u idam etmiş, Çayan’ı katletmiştir. Bu meclis adına işlenen cinayetlerin, suçların listesi kabarıktır. Bir asır sonra 100. Yıl kutlaması yapan bir Meclis’in kendi geçmişiyle bir yüzleşmesi gerekirdi. Meclis’in açılış felsefesinde yatan, üstü sürekli örtülen ve bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların temelini oluşturan bu konularla yüzleşilmeden Türkiye’nin özgürleşmesi ve demokratikleşmesi, faşizan otoriter rejimlerden kurtulması mümkün değildir.   

Hıristiyanları dışlayan Türk ve Müslümanların Meclisi

23 Nisan 1920, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu yerine Türklük ve Müslümanlık üzerine yeni bir Türk ulus devleti kurma iradesini beyan etmek için burjuvalaşmış paşaların, bazı aydınların ve Anadolu eşrafının temsilcilerinin Ankara’da toplandığı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni oluşturdukları gündür. Bu Meclis’te Hıristiyanlar yoktur. Meclis Anadolu’da Hıristiyanlara karşı Türklerin ve Müslümanların hukukunu savunmak için kurulmuştur ve daha başında onlar dışlanmışlardır, yok sayılmışlardır.

23 Nisan 1920’de Meclis açılmıştır, ama bileşeni çok karışıktır. İçinde komünistinden, burjuvasından, ağasına, emperyalist, padişah, halife yanlısına, Türkten Kürtüne, Lazına, Çerkesine  kadar her türden ve Müslüman halktan insan vardır. Tartışmalar keskindir. Değişik gruplar oluşmuştur. Bakanlar tek tek Meclis’te seçilmektedir. Şeklen demokratik bir hava esmektedir. Görünüşte Meclis’in ne yönde gelişeceği henüz belli değil gibidir. Ama Meclis’e hâkim olan Meclis’in Reisi Mustafa Kemal Paşa’dır. O ne istediğini bilmektedir: Mustafa Kemal İttihatçı liderlerin izinde yürümektedir. Hedefi Misak-ı Milli sınırları içinde Türklük ve Müslümanlık üzerinde bir Türk ulus devleti kurmaktır. Meclis bu devletin kuruluşunu sağlayacak organdır. Bu devlette Hıristiyanlara yer yoktur. Büyük ölçüde imha edilen Ermenilerden sonra sıra şimdi Rumlarda ve İzmir’e giren Yunanlılardadır. Anadolu’nun bunlardan da “temizlenmesi” gerekmektedir. Meclis’in görevi bu “temizlik” işini yapmaktır. Ama bunu nasıl başaracağı, başarıp başaramayacağı ise ortadadır. “7 düvele” karşı savaşacak bir gücü henüz yoktur. Tam tersine Padişah ve İngilizler, Antant Devletleri Meclis’i tanımamaktadır. Padişah Mustafa Kemal’in çalışmalarını, Meclis’i “fitne ve fesat, Osmanlı Anayasası’na aykırı” olarak tanımlar, hakkında idam fermanı, Şeyhülislam da öldürülmesi için fetva çıkarır. Mustafa Kemal’in ise bunlara karşı koyacak gücü yoktur, konumu henüz çok zayıftır.

Meclis, komünistler ve Sovyetler

Ankara’da Meclis oluşmuştur, ama yaptırım gücü yoktur. Ordusu yoktur, maliyesi yok denecek kadar zayıftır. Halk fakir ve yoksuldur, savaşlardan bitkin ve yorgun düşmüştür. Yardım edecek tek güç Ankara’yı tanıyan tek devlet olan kuzeyde Rusya’da Ekim Devrimi ile doğmakta olan, işçi-köylü Sovyet iktidarıdır, Lenin’dir, komünistlerdir. Bu koşullarda Mustafa Kemal ilk aşamada komünistlerle işbirliği yapar. Yeni oluşacak devletin içeriği, karakteri üzerine tartışmalar vardır. Önde iki örnek durmaktadır. Batı Avrupa’daki gibi bir burjuva devleti mi, yoksa Sovyetler’deki gibi bir halk devleti mi kurulacak? Meclis’teki çoğunluk, Yeşil Ordu’da ve Anadolu’da esen hava Sovyetleri örnek almak yönündedir. Mustafa Kemal ve çevresi ise “kararsız”dır. Zorluklar onları Sovyetlere iterken, gönülleri Batıdan, İngilizlerden yanadır. Sovyet iktidarı demek halk için, geniş işçi ve köylü yığınları için demokrasi ve özgürlük demek, işçiye iş, köylüye toprak demektir. Batı yanlısı iktidar demek ise burjuva ve eşrafın, toprak ağalarının diktatörlüğü demek, halkın, işçi ve köylünün sömürülmesi, ülkenin yağmalaması demektir. Birincide halk iktidarda, ikincide Mustafa Kemal iktidardadır.

Birinci çizginin savunucusu Yeşil Ordu, Mustafa Suphi ve komünistlerdir. Komünistler 10 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan 1. Kongrelerinde Türkiye Komünist Partisi TKP’yi kurmuşlar ve programlarına gelecekteki Türkiye Cumhuriyeti’ni, Müslüman, Hıristiyan ve diğer din ve inançlardan halkların, Türk, Kürt, Rum, Ermeni, Arap, Laz, Çerkes ve diğer Kafkas ve Balkan kökenli uluslardan insanların kendi iradeleriyle eşitlik, özgürlük, özerklik temelinde kuracakları şûralardan oluşacak demokratik, federatif cumhuriyet olarak saptamışlardır. Bu cumhuriyet Anadolu’yu sadece kendisine, Türkleşmiş ve Müslümanlaşmış Osmanlı artığı halka vatan yapmak isteyen İttihatçı ve Mustafa Kemal gibi burjuva paşaların ve eşrafın “modern” cumhuriyetine taban tabana zıttır. Ama içinde bulunduğu çaresizlik Mustafa Kemal’i bu dönem komünistlerin de içinde olduğu Yeşil Ordu ve Kuvâ-yı Milliye çeteleri ile Mustafa Suphi ve komünistlerle, Sovyetlerle işbirliği yapmaya zorlar. Ama aynı zamanda Batı’ya, İngilizlere yanaşmak için de sürekli bir fırsat kollar ve arar.   

1920’nin sonunda Kızıl Ordu’nun Beyaz Ordu’yu yenip Kafkaslara dayanmasıyla dünyada güç dengeleri değişti. Emperyalist kapitalizm artık dünyaya tek başına egemen değildi. Dünyada birbirine zıt iki blok oluşuyordu; kapitalizm ve sosyalizm. Her blok kendine müttefik arıyordu. İngilizler için Sovyetlerin dibindeki Ankara’nın önemi birdenbire artmıştı. Hemen şimdiye kadar yok etmek istedikleri Ankara’daki Meclise, Mustafa Kemal’e yanaştılar, Londra’da yeni bir konferans topladılar, Mustafa Kemal’e Lozan’da sonuçlanan Batı yanlısı modern bir burjuva cumhuriyetini dikte etmeye başladılar. Mustafa Suphi’lerin katli, Çerkes Ethem’in imhası, Halk İştirakiyun Fırkası’nın kapatılması bu döneme rastlar. Ankara’da Mecliste tartışılan iki politik çizginin mücadelesi artık bitmişti. Bu mücadele Mustafa Kemal’in zaferiyle tamamlanmıştı. Londra’ya giderken Mustafa Kemal İngilizlere komünistlere karşı olduğunu ve onların üstesinden gelebileceğini ispatlamak istiyordu. Bunu başarmıştı. Komünistlerin akan kanı üzerine Batı yanlısı burjuva diktatörlüğüne ilk adım atılmıştı. Artık şimdi Mustafa Kemal adım adım sadece Türleşmiş ve Müslümanlaşmış halklara vatan yapılacak Anadolu’da Türk ulus devletini kurmak için harekete geçebilirdi. Lozan bu devletin kuruluş ve doğuş belgesidir. Lozan’dan sonra ilan edilen Cumhuriyetle “ülkesi ve milletiyle bölünmez Türk Devleti”nin yaratılması hızlandırılmıştır.

Suphileri katleden Meclis artık antiemperyalist değildir

Londra Konferansı’na gidebilmek için 1921 yılının Ocak ayı içinde Yeşil Ordu’nun Kuvâ-yı Seyyaresi olan Çerkes Ethem’in imhası, Halk İştirakiyun Fırkası’nın kapatılması ve Salih Hacıoğlu, Tokat Mebusu Nazım Bey’in ve diğer mebus ve yöneticilerin tutuklanması, 28 Ocak gecesi Mustafa Suphilerin Karadeniz’de katledilmesiyle Meclis artık antiemperyalist, demokratik olma karakterini, işçi, ve köylülerin, emekçi halkın iktidarı, egemenliği olma niteliğini kaybetmiştir. Batının, emperyalistlerin yanında yer almaya başlamıştır. Londra Konferansı burada bir dönüm noktasıdır. Egemenlik artık halkın değil, burjuvazinin, eşrafın ve toprak ağalarınındır. Konumu itibarıyla doğmakta olan yeni Türkiye iki blok, kapitalizmle sosyalizm arasında tampon bir ülkedir. Yaşamak ve var olmak için bunlar arasında manevralar yapmak zorundadır. Yeri genel olarak Batının yanındadır, ama her sıkıştığında Sovyetlere yaklaşır. Bugün de görülen bu siyaset Meclis’in kuruluş mayasından gelmektedir.

Bugünkü sınırlar içinde bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması Sovyet iktidarının zaferi, iki kutuplu dünyanın oluşmasıyla mümkün olmuştur. Ekim Devrimi zafere ulaşmasaydı İngilizlerin Sevr Antlaşması’ndan vazgeçme, Ankara’yı tanıma diye bir niyetleri yoktu. Kızıl Ordu’nun zaferi, Beyaz Ordu’nun yenilgisi her şeyi değiştirdi. Ankara’ya manevra alanı sağladı. Ekim Devrimi’nden sonra Sovyetler Çarlık rejiminin Türkiye’nin parçalanmasını ön gören anlaşmaları yırtıp atarken, Türkiye’nin bağımsızlığını, Türk olan yerlerin Türk devletine katılmasını kabul ettiğini, ama “Ermenistan, Kürdistan, Lazistan ve Batum bölgesinde, Doğu Trakya’da referandum” yapılmasını ve bu halkların kararlarına saygı duyulmasını istiyordu. Lozan’a giderken daha Londra Konferansında Sevr’den vazgeçen İngilizler, kendilerine yanaşan Mustafa Kemal’e modern bir Türk devleti kurması için tüm Anadolu’yu, Ermenistan ve Kürdistan’ı verdiler. Böylece Mustafa Kemal Sovyetlerin referandum taleplerinden de kurtulmuş oldu. Batı Anadolu’da Yunanlıların yenilmesi ve Lozan’la birlikte Türklük yeni bir boyut kazandı. Artık Anadolu’nun Türklerin ve Müslümanların vatanı olma siyasetinden şimdi Anadolu’nun sadece Türklere vatan yapılması siyasetine geçilebilirdi. Gelişmeler Anadolu’da bir Türk ulus devletinin oluşmasının iki aşamadan geçtiğini göstermektedir. İttihat-Terakki aşaması ve Kemalist aşama. İttihat-Terakki aşamasının özü Türk ve Müslüman halkların birlikte Anadolu’da Hıristiyanları, özellikle Ermenileri kırmak, yok etmektir, Kemalist aşamanın özü ise mübadele ile Anadolu’yu Rumlardan “arındırmak” ve Cumhuriyet’le birlikte Türk olmayan Müslüman halkları, özellikle Kürtleri asimile etmek veya kırımdan geçirmek ve Türk ulus devletini kurmaktır.

İttihat ve Terakki aşaması Ermeni soykırımı

Çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun burjuvalaşmış, Türkleşmiş, Müslümanlaşmış milliyetçiliği kabarmaya başlamış aydın ve paşaları, Osmanlı Devleti’ne sonunda toprak olarak Anadolu’nun kalacağını gördüler ve Anadolu’nun Türk ve Müslüman halklara vatan yapmak için Hıristiyanlardan arındırılması gerektiğini saptadılar. Bu mücadeleye daha Sultan Abdülhamit döneminde çoğunluğu Kürtlerden oluşan Hamidiye Alayları ile başladılar. Anadolu’nun doğusunda Kürdistan ve Ermenistan’da yaşayan Ermenilere ve Hıristiyan halklara karşı katliamlara giriştiler, onların malları ve varlıklarını yağmaladılar. Bu katliamlar aynı zamanda İttihat ve Terakkicilerin gelecekte yapacakları barbarlıkların, soykırımların habercisiydi. İttihat ve Terakkiciler Osmanlı’da iktidarı ele geçirir geçirmez Anadolu’yu Türklere ve Müslümanlara vatan yapmak ve Hıristiyanlardan “arındırmak” için harekete geçtiler. Bu “işe” 24 Nisan 1915’te Ermenileri katletmekle başladılar.

24 Nisan 1915 Osmanlı Devleti’ni yöneten İttihat ve Terakkici katillerin, İstanbul’da 250 Ermeni aydınını toplatıp, yok edilmek üzere Ankara’ya, İç Anadolu’ya sürerek Anadolu’dan Ermenileri “temizlemek” için harekete geçtikleri gündür. Bu tarihten sonra 1 milyondan fazla Ermeni Suriye çöllerine “Tehcir” edilmek üzere toplatıldı. Hem toplama, hem tehcir sırasında erkek, kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden yarım milyonla 1,5 milyon arasında Ermeni katledildi. Yüzlerce kilometrelik yollarda açlıktan ve susuzluktan ölüme terk edildi veya gaddarca öldürüldü. Mallarına, varlıklarına el koyuldu. Kurtulabilenler Avrupa’ya, ABD’ye, Latin Amerika’ya kaçtı. Kaçamayanlar zorla Müslümanlaştırıldı ve Türkleştirildi. Bugün İç Karadeniz’in, Maraş’ın, Elazığ’ın birçok köyleri böyle Müslümanlaşmış ve Türkleşmiş Ermenilerle doludur. Yaşananlar bir halkın yok oluşu, bir insanlık dramıydı. İnsanlıkla bağdaşmayan bir barbarlıktı. Ermeni halkına çektirilen acılar tarif edilemez ölçüde büyüktür. Bu katliam, 20. Yüzyılın en büyük soykırımlarından biridir. 24 Nisan Türkiye tarihinde utanç verici kara bir gündür. 23 Nisan’da Türklerin kutladıkları ulusal egemenliğin altında 24 Nisan gibi böylesine kanlı bir geçmiş, bir soykırım vardır. 23 Nisan’ı kutlarken halkımızın 24 Nisanı da anması, bu soykırımla yüzleşmesi, Ermeni halkında özür dilemesi gerekmektedir. Bu yapılmazsa demokrasiye kavuşamaz, Erdoğan gibi diktatörlerden kurtulmaz.

24 Nisan 1915 yalnız Ermeni halkına değil, Anadolu’daki diğer Hıristiyan halklara: Pontus Rumlarına, Asurilere, Süryanilere ve Keldanilere, Ezidilere karşı işlenen büyük felaketin, katliamın, soykırımın da hız kazandığı bir tarihtir. Birinci Dünya Savaşı’nı fırsat bilen İttihatçılar bu dönemde Anadolu’nun Doğusunu, Ermenistan ve Kürdistan’ı büyük ölçüde Ermenilerden ve diğer Hıristiyanlardan arındırdılar. 1920 Sevr Anlaşması’nda buralarda Ermenistan ve Kürdistan devletleri öngörülmüş olsa da, Ekim Devrimi’nden sonra değişen yeni dünyada İngilizler buraları, Batı Ermenistan’ı ve Kuzey Kürdistan’ı Ankara’daki yeni Türk devletinin egemenliğine bıraktılar. Böylece Ermeni soykırımı üzerine bir şal örtülmüş, unutulmaya veya çarpıtılmaya terk edilmiş oldu. Bundan sonra mazlum olan Türkler zalim olan Ermeniler yapılmaya başlandı. Bu süreç “İstiklal Savaşı”nın kazanılmasıyla resmi tarih olarak ortaya kondu, gerçekler ters yüz edildi.

Mübadele ve Anadolu’nun Rumlardan temizlenmesi

İngilizler, 1921’in başında komünistlerle olan işbirliğini sonlandıran Mustafa Kemal’e  Doğu Anadolu’da Ermenistan ve Kürdistan’ı bıraktığı gibi Batı Anadolu’yu daha bırakamıyordu. Çünkü Batı Anadolu’da kendisinin de desteklediği Ankara’ya doğru ilerleyen Yunan Ordusu bulunmaktadır. Ordunun çıkması için yenilmesi gerekmektedir. İngilizler Yunanlılara desteği durdururlar ve Mustafa Kemal’e de “Yunan Ordusunu yen, Batı Anadolu’yu al”, derler. Ama ne ile? Mustafa Kemal asker alma yetkisini almıştır, ama askeri donatacak malzeme, silah ve mühimmat yoktur, elbise, araç-gereç yoktur. Yokluk içinde kazanılan Sakarya “zaferi” Yunanlıları atmaya yetmez. Daha büyük bir “zafer” gerekmektedir. Bunun için büyük bir para, mal ve silah yardımına ihtiyacı vardır. Mustafa Kemal’e yine Sovyetlere gitmekten başka çare kalmaz. Sovyetler de güney sınırında tamamen İngilizlerin kontrolünde bir devlet olmasını istemez. Ankara’da “dost” bir Türk Devleti’nin olması genç Sovyet Devleti’nin de yararınadır. Sovyetler Ankara’ya yardım elini uzatır. Bu yardımlarla Mustafa Kemal 30 Ağustos 1922’de Büyük Zafer’i kazanır, Yunan Ordusu Anadolu’yu terk eder. Lozan’da barış görüşmeleri başlar.

Uzun yıllar Balkanlar’da süren savaşlar ve son 1919-1922 Türk-Yunan savaşı sonunda Avrupalılar, özellikle İngilizler Batı Anadolu’da ve Balkanlar’da Hıristiyan halklarla Müslüman halkların birarada yaşayamayacaklarını görürler. Ankara’da Batı Anadolu’daki Rumların ne olacağını düşünmektedir. İngilizler Lozan görüşmeleri sırasında Anadolu’daki Ortodoks Rumların Balkanlar’daki Müslüman halkla değiş-tokuşunu, mübadelesini önerirler. 30 Ocak 1923’de TBMM Hükümeti ile Yunanistan Hükümeti arasındaki anlaşma gereğince Anadolu’dan 1 milyon 200 bin Ortodoks Hıristiyan Rumlar, Karamanlı Türk Ortodokslar ve Ermenilerle, Yunanistan’dan, Balkanlar’dan 500 bin Türk veya Müslümanlaşmış, Türkleşmiş Pomaklar, Ulahlar, Arnavutlar mübadele edilir. “Kavga” olmasa da bu zorunlu göç topraklarından koparılan bu insanlarda büyük acılara sebep olur ve hem Türk hem Yunan ekonomisinde 20 yıl süren bir krize neden olur.

Mübadele ile Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve Müslümanlaştırılması büyük ölçüde tamamlanmıştır. Kalanlar asimile edilmiştir. Bugün Doğu Karadeniz bölgesinde Laz denen halkın büyük bir kısmı göçmeyip kalan Pontus Rumlarıdır veya “Tehcir”den kurtulan Ermenilerin bazılarıdır. Bunlara Laz demek Türk devletinin bir asimilasyon, onlara kimliklerini inkâr ettirme, Rum’dan, Ermeni’den önce Laz, sonra Türk yapma politikasıdır. 1920’li yıllarda bu zulmü gerçekleştiren, Suphileri de katleden, Atatürk’ün sağ kolu Topal Osman’dır. Lazlar Doğu Karadeniz kıyısında Kafkas kökenli başka bir halktır. Onlar da asimile edilip Türkleştirilmiştir. Meclis ve Cumhuriyet bu Türkleştirme anlayışı, imha ve inkârı üzerine yükselmiştir. 23 Nisan’da kutlanan Yunanlılara karşı kazanılan zaferdir. Bu zafer emperyalistlere, “7 düvele karşı zafer” diye çarpıtılır, gerçeklerin ve acıların üstü örtülür. 23 Nisan 2020’de yüzüncü yılı kutlanan TBMM acılarla, inkâr ve imhalarla dolu tarihiyle yüzleşebilmelidir. Yeni bir tarih anlayış ve yaklaşımı geliştirmelidir. İşte o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi büyüyecektir. Aksi takdirde Meclis, tek adam rejimi, ”saray” yönetimi altında önemini daha da kaybedecek, “saray”ın oyuncağı olacaktır.

TC tarihinde köklü bir dönüşüm: 1924 Teşkîlât-ı Esâsîye  Kanunu

Cumhuriyetin kurulmasıyla soykırım bitmemiştir. Şimdi sırada Anadolu’daki Türk olmayan Müslüman halkları asimile etme, Türkleştirme vardır. Hıristiyanlar “temizlenirken” Türkler ve başta Kürtler olmak üzere diğer Müslüman halklar eşit görülür, onlara özerklik tanınır. Lozan’la birlikte artık bu “ittifak” bitmiştir. Önde duran aşama Müslüman halkların Türkleştirilmesi aşamasıdır. Müslümanlık yalnız bunların Türkleşmesini kolaylaştıracak bir “harç”tır. Bu siyasetin ifadesi de Türk-İslam Sentezi’dir. Bu gelişmeler yeni bir Anayasa gerektirir. Cumhuriyet’le birlikte 1921 Anayasası koşulları sona ermiş, Kürtlere ve Müslüman halklara ön görülen özerklik ve şûralar anlayışına gerek kalmamıştı. Yeni anayasa yeni koşullarda Türk ulus devletini yaratma anayasası olmalıydı. Bu nedenle yeni yapılan 1924 Teşkîlât-ı Esâsîye Kanunu’na, Anayasa’ya 1921 Teşkîlât-ı Esâsîye Kanunu’ndaki özerklik maddeleri alınmaz. Bu birlikte istiklali kazanan ve Cumhuriyeti kuran başta Kürtler olmak üzere Müslüman halklara sırf özerklik değil, hiçbir haklarının, dillerinin ve kültürlerinin tanınmayacağı demekti. Yeni Anayasada devletin dili Türkçe idi, diğer halkların dili inkâr ediliyordu. 1921 Anayasası’ndaki Sovyetlerden esinlenen şûralar temelinde halkçı, demokratik yerel özerklik modeli yerine 1924 Anayasası’nda Türklüğü temel alan ülkesi ve milletiyle bölünmez, merkeziyetçi ve vesayetçi devlet anlayışı gelmiştir. Artık Anadolu’daki Müslüman halkları Türkleştirme, asimile etme mücadelesi başlayabilirdi. Türkiye 1921 Anayasası’ndan 1924 Anayasası’na geçerken büyük bir kırılma, büyük bir değişim yaşadı. Bu değişim ve kırılma bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların: Kürt sorununun, İslam sorununun temel nedenidir.

Göreceli daha küçük olan Çerkes ve Lazlar gibi Kafkas halkları baskı ve zulme dayanamayıp asimile olmak zorunda kalmışlardır. Daha büyük bir çoğunluk olan ve tarihten gelen bir direnme geleneği bulunan Kürt halkı ise Türkleşmeye, asimilasyona karşı çıkmış, kabul etmemiştir. Türk devletine karşı isyan etmiştir. Cumhuriyet tarihinde başta Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı, Dersim isyanları olmak üzere Kürtler 29 kez isyan etmiştir. Bu isyanlar kanla bastırılmış, başta Dersim olmak üzere bu isyanlar bastırılırken birer katliam yapılmış, yine soykırım suçu işlenmiştir. Son 29. isyan bugün Öcalan ve PKK önderliğindeki hâlâ devam eden isyandır. Bu isyanı bastırabilmek için Kürt halkına karşı yine katliamlar ve soykırım suçları işlenmektedir. Faşist, otoriter tek adam rejiminin başı Erdoğan’ın ağzından düşürmediği “tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil, tek din” söylemi bu İttihatçı ve Kemalist soykırım politikasının tam ifadesidir. Kürt halkı kendi özgürlüğünü ve bağımsızlığını istiyor, eşitlik, özgürlük, özerklik temelinde demokratik bir Türkiye gerçekleşirse Türklerle ve diğer Türkiye halklarıyla barış içinde birlikte yaşamak istiyor. Ama Türk devletini yönetenler böyle demokratik bir Türkiye’yi kabul etmiyorlar.

Günümüzde faşist AKP-MHP iktidarına Erdoğan’ın tek adam Rejimi Kürtlere karşı asimilasyonu hızlandırmakta, bunun için Rojova’da, Başur’da ve Bakur’da kan dökmekte, katliamlar yapmaktadır. Tarihteki soykırımları, asimilasyonları inkâr etmekte, yalnız Türklük değil, Türklüğün ve Müslümanlığın birlikte vurgulandığı İslamlaştırılmış, Osmanlılaştırılmış yeni bir Türk devleti oluşturma yolunda hızla ilerlemektedir. Başarırsa bu da Türkiye tarihinde yeni bir kırılma olacaktır. Bunu başarmak için Kürtleri hedef tahtasına koymakta, Osmanlı yayılmacılığı anlayışıyla Ortadoğu’daki diğer halklara, Suriye ve Libya’ya saldırmakta, bu politikayla iktidarda kalmaya çalışmaktadır. Bu gidişi durdurmanın, faşist Erdoğan rejiminden kurtulmanın yolu Cumhuriyet’in temelindeki inkâr, imha, soykırım politikalarına karşı mücadele etmek ve onun yerine halkların özgürlüğüne ve Türkiye’nin demokratikleşmesine dayalı politikaları savunmaktır, tarihle yüzleşmektir. Tarihle yüzleşmeyi göze almadan özgür ve demokratik Türkiye yalnız bir hayaldir.

Türkiye tarihi ile yüzleşmekten korkmamalıdır 

Anadolu’yu Türklere ve Müslümanlara vatan yapmak için önce başta Ermeniler olmak üzere Anadolu’nun kadim Hıristiyan halklarını süren, katleden, soykırıma uğratan Osmanlı Devleti’nin milliyetçi-Turancı İttihat ve Terakki yöneticileri olsa da, tüm Türkler bu soykırımdan sorumludur, sustukları, inkâr ettikleri sürece işlenen suça ortaktır, çünkü bu cinayetleri İttihat ve Terakki yöneticileri Türkler adına, Anadolu’yu Türklere ve Müslümanlara vatan yapma adına işlemişlerdir. Kıyılan veya mübadele edilen Hıristiyan halkların toprakları, mal ve mülkleriyle zenginleşen, burjuvalaşan paşalar ve eşraf ulus-devlet anlayışı üzerinde bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuşlardır.  

Cumhuriyet’te Çerkes ve Lazlara, diğer Müslüman halklara karşı uygulanan zorla asimilasyondan ve Kürtlere karşı özellikle Dersim’de işlenen katliam ve soykırımdan, her Kürt İsyanından sonraki sürgün ve katliamlardan iktidardaki Mustafa Kemal ve çevresi sorumlu olsa da, tüm Türkler bu cinayetlerden sorumludur, sustukları sürece işlenen suça ortaktır. Günümüzde Kürtlere ve PKK, YPG/YPJ’ye karşı işlenen saldırı ve katliamlardan Erdoğan sorumlu olsa da, işlenen bu cinayetlere karşı çıkmayan tüm Türkler sorumludur ve suça ortaktır. Türk aydınlarının önünde tarihle yüzleşme görevi durmaktadır.     

Bugün ve Cumhuriyet tarihi boyunca egemenler tarihle yüzleşmeyi yasakladılar, 24 Nisan’ı, Dersim’i inkâr etmeye, unutturmaya, unutturamadıkları zaman da çarpıtmaya çalıştılar. Gerçekleri tersyüz ettiler. Mağdur olanın, katliama uğrayanın Ermeniler ve Hıristiyan ve diğer halkların değil Türkler ve Müslüman halklar olduğunu utanmadan ispatlamaya kalktılar. Onlara göre saldıran, zulüm eden Türkler değil Ermenilerdi. Bugün de zulüm eden, saldıran Türkler değil Kürtlerdir, PKK’dır, YPG/YPJ’dir. Halkın büyük bir çoğunluğunu da buna inandırmayı başardılar. Erdoğan bu inkâr ve imha, politikasını yürütenlerin başıdır.  

Ama gerçeğin üstü örtülememektedir. Soykırımla yüzleşmek kendini dayatmaktadır. Kimse “bunlar tarihte geçmiş olaylardır” diye kendisini dışlayamaz, aklayamaz. Aradan Ermeni katliamıyla 105, Dersim katliamıyla 83 yıl geçse de yapılan bu soykırımlarda her Türkün sorumluluğu vardır. Olaylarla hesaplaşmamak, yüzleşmemek, yüzleşmeyi önlemek, hele inkâr ve örtbas etmeye kalkmak suçtur, suça ortak olmaktır. Türkiye soykırımı inkâr ettikçe daha çok batmakta, uluslararası alanda daha çok izole olmaktadır.

Eğer Türkiye zamanında 24 Nisan Ermeni soykırımıyla yüzleşseydi, 1937/38 Dersim soykırımı ve Kürt isyanları olmazdı. 60’lı,70’li yıllarda her ikisiyle de yüzleşebilseydi bugün Kürt sorunu diye bir sorunla karşı karşıya kalmazdı. Erdoğan gibi faşizan, Osmanlı yayılmacısı, Sünni Müslüman bir diktatöre teslim olmaz, Kürtlerle, komşularla savaş durumu yaşamazdı, Ortadoğu batağına saplanıp kalmazdı. Kürt sorununda barışçıl bir çözüm ancak kendi tarihiyle, soykırımlarla yüzleşerek mümkündür.

Bugün Türkiye bu soykırımcı anlayışla daha fazla gidemez. Soykırım anlayışı üzerine kurulan Cumhuriyet miadını doldurmuştur. Türkiye’nin tüm halkların içinde eşit, özgür, özerk, barışçıl olarak yaşayabileceği demokratik bir cumhuriyete ihtiyacı vardır. Bu cumhuriyet tarihle yüzleşmeden gerçekleşmez.

Türkiye tarihle yüzleşmekten korkan, çekinen bir ülke oldu. Oysa yüzleşmek kurtuluştur, özgürleşmedir, acı verilen halklardan özür dileyip acılarını paylaşıp barışmaktır, Bunu yapabilen halkın kendine güveni gelir, uluslararası alanda saygınlığı artar. Alman halkı II. Dünya savaşında Hitler faşizminin Yahudi ve diğer halklara yaptığı soykırımdan dolayı sorumluluğu üslendi, Yahudilerden ve diğer halklardan özür diledi, küçülmedi, büyüdü. Türkiye de 24 Nisan 1915’de işlenen katliamlar ve soykırımdan dolayı Ermeni halkından ve diğer halklardan, Dersim katliamı nedeniyle Kürt halkından özür dileyebilir, dost ve barış elini uzatabilir. Bu el havada kalmayacaktır. Türkiye daha da büyüyecektir, sayılacaktır. Türkiye’nin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi Ermeni ve diğer haklara karşı işlediği soykırımlarla yüzleşmekten geçmektedir. Ermenilere ve Kürlere ve diğer halklara karşı işlenen soykırımlar itham edilmeli, bu halklardan özür dilenmeli, onlarla acıları paylaşılmalıdır. Hem ülke içinde, hem ülke dışında komşularımızla barış, dostluk ve dayanışma içinde birlikte yaşamanın yolu böyle açılır. Yalnız 23 Nisan kutlanır, 24 Nisan Ermeni, 4 Mayıs Dersim soykırımları anılmazsa dostluk ve barış yolu açılmaz. Bugün bu yolu açmak, Hristiyan, Müslüman, Alevi, Ezidi ve diğer inanç ve kültürlerden, Türk, Kürt, Ermeni, Rum ve diğer uluslardan halkların eşit, özgür, özerk barış içinde birlikte yaşayacakları demokratik Türkiye’yi kurmaktan geçmektedir.

Bir cevap yazın