Erdoğan’a kontrollü bir darbe olanağı vermeyelim!

O`nu Allah’ın bu lütfundan mahrum bırakalım!

Mümin Toprak

GÜNLERDEN beri başta Erdoğan olmak üzere AKP çevreleri bir darbe tehlikesi konusunu gündemde tutmaktadırlar. Anlaşılan o ki, Erdoğan ve AKP’liler kontrollü darbeye alıştılar, onun tadına vardılar. Bugünlerde yeni bir kontrollü darbeye ihtiyaçları var. Onun hazırlık yoklamasını yapmaktadırlar. Tam da korona virüsün neden olduğu ve derinleştirdiği ekonomik krizden çıkabilmek için böyle bir darbe “denemesi” onlara Allah’ın yeni bir lütfu gibi gelecektir. Muhalifler tarafından yapılan bazı soyut ve gereksiz açıklamaların üstüne bodoslamadan atlamaları bundandır. Ama bu kez onlar Allah’ın bu lütfundan mahrum olacaklardır.

Hatırlanacağı gibi 15 Temmuz’dan önce darbe söylentileri ayyuka çıkmıştı, duymayan kalmamıştı. Erdoğan ise birden ortalıktan kaybolmuş ve 15 Temmuz darbesini beklemeye başlamıştı. Fethullahçıların darbe yapmasına bile bile göz yumuyordu. “Gelecekleri varsa görecekleri de vardır” diyordu. Erdoğan 15 Temmuz darbesiyle faşist rejimini kurmak için eline büyük bir fırsat geçtiğini fark etti. Ve buna “Allah’ın bir lütfu” dedi.

Darbeyi bastırdıktan sonra Erdoğan ülkeyi yıllarca OHAL ve KHK’larla rahat bir şekilde yönetti. Darbeci Fethullahçıları yakalama adına esas hedefinde olan Türkiye demokrasi hareketinin öncülerini, HDP’lileri, Kürt Özgürlük Hareketi savunucularını, ilerici gazeteci ve aydınları, öğretim üyelerini tutuklattı, çoğunu işten attı, aç bıraktı, sürgüne gitmelerine neden oldu. Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve daha birçok aydın, siyasi hâlâ içerde. Yargıyı, polisi, orduyu tamamıyla ele geçirdi. Güçler ayrılığını kaldırdı. Meclisi tamamen yetkisizleştirdi. Anayasayı değiştirtip, faşizan tek adam rejimini kurdu. Astığı astık, kestiği kestik. Nefret, kin, ötekileştirici, kutuplaştırıcı bir dille toplumu düşman kamplara bölerek, Kürtlere, Suriye’ye, Libya’ya saldırıp Osmanlı yayılmacılığını ve milliyetçiliği kabartarak bugüne kadar iktidarda kalmayı başardı. Ama son gelişmeler pek iç açıcı değil. Bir darbe veya ayaklanma gibi bir çıkış onu yeniden bir rahatlatacaktır. Bunun için de bir darbe bahanesi arıyor.

Erdoğan’ın işleri ters gidiyor

Erdoğan için işler 31 Mart ve 23 Haziran 2019 Yerel Seçimleri’yle birlikte ters gitmeye başladı. Seçimleri büyük ölçüde kaybetti. Rojova’da, Başur’da, İdlib’de, Libya’daki savaşların getirdiği zamlara ve ekonomik yıkıma, kendi çevresinin talan ve yağmasına halk “artık yeter!” dedi. Kör itaat ve biata “hayır” dedi ve Erdoğan’a desteğini kesmeye başladı. Erdoğan ve AKP’nin tabanının her gün daha çok eridiği görülüyordu. Ülke ekonomisi her gün daha çok kötüye gidiyordu. Kamuoyu Erdoğan’ın sonunun yaklaştığını konuşuyordu. Bu koşullarda Erdoğan’ın bir erken seçime bile gidebileceğini düşünenler çıkıyordu.   

Bu olumsuz gidişe bir de korona pandemisi eklendi. Virüs tüm dünyayı sardı. Dünya ölçüsünde üretim, ticaret, ihracat-ithalat, turizm büyük ölçüde durdu. Dünya birden kendisini bir ekonomik kriz içinde buldu. Bu krizin en çok vurduğu ülkelerden biri de ekonomisi zayıf olan Türkiye oldu. Avrupa ülkeleri ve Amerika hem işveren, hem de işçiler için trilyon dolarlara varan yardım paketleri yaparken, Erdoğan ise ancak kendi çevresindeki özellikle inşaat patronlarını kurtarmak için 15 milyar dolarlık bir “yardım” paketi hazırladı. İşçilere, esnaf ve zanaatkârlara ise hiçbir yardım öngörülmedi. Protestolar sonunda işten çıkarılan, işsiz kalan işçiler için ayda 1170 liralık bir yardım, bir sadaka yapılacağı, esnafın ise bazı borçlarının ertelenebileceği açıklaması yapıldı. Yine en “şanslıları” 65 yaş üstü insanlardı. Koca Cumhurbaşkanı onlara birer şişe kolonya hediye etti.

İşçilerin büyük bir kısmını öldürücü virüsün bulaşma tehlikesine rağmen fabrikalarda çalıştırıldı. İşçilerin ölümü pahasına da olsa Erdoğan ekonominin çarkının durmasını istemedi. Ama tüm girişimler ekonomiyi ayakta tutmaya yetmedi. Dolar 7,25 TL’yi gördü. İhracat düştü, turizm durdu. Yabancı yatırımcılar gelmiyor, olanların da çoğu kaçıyor. Uluslararası Kredi Derecelendirme Kurumları Türkiye’nin kredi notunu sürekli düşürdüler. Mart ayı cari açık 4 milyar 923 milyon dolar oldu. Hazinede para kalmadı. Merkez Bankası döviz rezervleri eksiye indi. Korona salgını gibi bir belanın geleceği hesap edilerek Merkez Bankası’nın böylesi zor günler için ayırdığı akçesini ve İşsizlik Fonu’nda birikmiş işçilerin parasını ise Erdoğan çoktan yiyip bitirmişti. Her gün O’nun için şenlik düğündü.

Uyguladığı ekonomik politikalar nedeniyle bugün Erdoğan Türkiye’yi büyük bir ekonomik krizin içine sokmuştur. Bu yıl Türkiye’nin ödemesi gereken borç 172 milyar dolardır. Şu an ne Merkez Bankası’nda ne de Hazinede bunu karşılayacak zırnık para vardır. İhracat ve turizm gelirleri durmuş durumda, bu borç nasıl ödenecek? Maliye Bakanı damat Albayrak fıldır fıldır uluslararası alanda para arıyor. Kimse para vermiyor. ABD Merkez Bankası FED TC Merkez Bankası’nı SWAP işlemleri çerçevesine, yani Türk parası karşılığı dolar alma işlemlerine dahil etmedi. Yapılan görüşmeler çıkmaza girdi. ABD’nin koşulları ağır. S400’lerden vazgeçilirse, Kürtlerle anlaşılırsa belki Swap yolu açılabilir. Şu an tek yol İMF’ye gitmek gözüküyor. Ama İMF’nin de koşulları çok ağır. İMF’den kredi alırsan ekonominin dizginlerini İMF’ye vermek gerkiyor. Bu ise Erdoğan’ın işine gelmiyor, çünkü o zaman istediği gibi harcama yapamayacak, faizlerle oynayamayacak. Erdoğan sıkışmış durumda. Sonunda ya FED’e ya da İMF’ye teslim olacak. Kime teslim olursa olsun faturayı sonunda halk, isçi ve emekçiler ödeyecek. Onlarda ise huzursuzluk artmaktadır. Böyle bir durumda bir darbe girişimi Erdoğan için bir kurtuluştur.

Darbe iması olabilecek gereksiz açıklamalar

Sol ve demokratik güçler için Erdoğan’ın kime teslim olacağı ikincildir. Esas sorun, Erdoğan’ın neden onlara teslim olmak zorunda kaldığı sorusudur. Neden Hazinede paranın olmadığı sorunudur. Neden Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin eridiği sorunudur. Bu paraların nereye harcandığıdır. Korona beklenmedik bir afettir. Bir afet anı için tutulan Merkez Bankası Akçesi’nin ve İşsizlik Fonu’nun nerelere harcandığını sorgulamaktır. Rojova’da ve Başur’da Kürtlere karşı savaşın, İdlib’de, Libya’da operasyonların, İŞİD’cilere ve Müslüman Kardeşlere yapılan askeri yardımların maliyetini, ekonomiye olan yükünü sorgulamak ve açıklamaktır. Her şeyden evvel, savaşsız, barışçıl, kalkınmacı, ticari dengesi açık vermeyen, halkına refah sağlayan bir Türkiye ekonomisinin nasıl mümkün olacağını tartışmaya açmaktır. Kürtlerle ve diğer halklarla birlikte barış içinde yaşanacak demokratik bir Türkiye’nin nasıl yaratılacağını konuşmaktır. Erdoğan’ın sonunu ancak bu tartışmalar içinde yaratılacak demokratik bir güç ve ittifakın sağlayacağını ortaya koymaktır. Böylesi demokratik bir ittifakın ve hareketin yaratılması için yığınlar içinde çalışmaktır.

Tüm bu sorunlar üzerine tartışmak ve yığınlara gitmek yerine, sol ve demokratik güçler soyut bir şekilde Erdoğan’ın erken gönderilmesi tartışmasının içine girdiler. CHP İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu’nun Erdoğan’ın bir “erken seçimle veya bir şekilde” gideceği sözü, Grup Başkan Vekili Özel’in “Saray rejiminin, Saray düzeninin sonu geliyor” ifadesi üzerine Erdoğan ve AKP’lier, CHP darbe hazırlıyor diye atladılar. Bunlara bir de Ayşenur Arslan’ın “AK Partiye karşı silahlı ya da silahsız mücadele etmeliyiz” sözü ile Zarakolu’nun Menderes’le Erdoğan’ın otoriterleşmesini anlatan yazısındaki “Mâkûs kaderden kaçış yok”, “Erdoğan’ın Menderes travması” gibi yapılan gereksiz tespitler eklenince AKP ve çevrelerine darbe üzerinden muhalefete iyice saldırma gerekçeleri doğdu. Onlar darbe tartışmasını alevlendirdiler.

Erdoğan ve AKP ise tam sıkışmış durumdadırlar. Uluslararası alanda döviz bulamıyor, borçları ödeyemiyor. Korona pandemisinin getirdiği ekonomik ve politik önlemler ise halkı iyice sıkıyor. Halk arasında huzursuzluk hızla artıyor. Erdoğan bu huzursuzluğun bir patlamaya dönmesinden korkuyor. Böyle bir patlama onun sonu demektir. Halk yığınlarında yükselmekte olan tansiyonu azaltmanın yolu acilen dolar bulmak veya bir darbe tehlikesinin varlığına halkı inandırmaktır. Cübbeli Ahmet Hoca bile, “rüyamda darbenin olacağını gördüm” diye Erdoğan’ın yardımına koştu. Yapılan soyut, anlaşılmaz açıklamalar Erdoğan ve AKP’ye bu darbe tartışması fırsatını verdi. Erdoğan’ı kısa bir dönem de olsa, en azından biraz rahatlattı, nefes aldırttı. Kendi tabanını harekete geçirdi, 15 Temmuz sonrası ülkede kurduğu “korku imparatorluğu”nun ne kadar gerçek olduğunu kamuoyuna göstermeyi, ona yeni bir gözdağı vermeyi başardı.

AKP olası bir darbeye yarattığı İŞİD’çileriyle hazırlıklı

Darbe tartışmaları nedeniyle AKP tabanında yükselen sesler, AKP’nin gelebilecek bir darbe girişimine karşı ne kadar hazırlıklı olduğunu gösterdi. AKP İstanbul İl Başkanı Şenocak CHP İl Başkanı Kaftancıoğlu’nu kastederek, “Milletimiz buna en son yelteneni, 15 Temmuz’da Şehitler Köprüsü’nden Boğaz’a dökmüştü. Haberi olsun; Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir” diyerek yaptığı tehditle bir katliamı yapabileceklerini hatırlatıyordu. AKP Kadıköy Gençlik Kolları üyesi Mehmet Emin Göç ise, Twitter hesabından önüne bir kavanoz dolusu mermi koyarak Kılıçdaroğlu’nu, Özgür Özel’i, Kaftancıoğlu’nu ve HDP’yi hedef göstererek, “Ben has Karadenizliyim bir dolu var gö….de patlamasını istemiyorsanız adam olun! Reis’e bir şey olur yada darbe olursa hiç kuşkunuz olmasın önce sizi öldürürüm” diye uluorta tehdit etti. Bu tehditler AKP’nin örgüt olarak Erdoğan’a karşı olacak bir halk ayaklanması sırasında muhalefetten hangi kişilerin bertaraf edeceği planının hazır olduğunu göstermektedir. Bir de yazar Sevda Noyan denen kadının anlattıkları var ki, ona bakılırsa her AKP’linin kendine göre hazır bir planı var.

Noyan Ülke TV’da katıldığı bir programda bakın ne diyor: “15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Boş bulunduk… Yanlış anlaşılmasın, doğru anlaşılsın; bizim aile 50 kişiyi götürür. Bu konuda çok donanımlıyız maddi ve manevi olarak. Liderimizin yanındayız ve asla yedirmeyiz bu ülkede, onu söyleyeyim. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim sitede hâlâ 3-5 var, benim listem hazır.” AKP çevrelerinde çok iyi tanınan dini bütün, başı örtülü bu yazar kadın “maşallah” çok hazırlıklı. 15 Temmuz’da kursağında kalan muhalefetin, demokratik güçlerin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin yok edilememiş olmasıdır. Yazar kadın şimdi bunu tamamlayacak, hepimizi doğrayacak ve bu konuda donanımlı ve listesinin hazır olduğunu açıkça itiraf ediyor. Yani Erdoğan’a karşı yığınlardan gelecek ciddi bir tepkide “bu ülkede kan gövdeyi götürecek, bu ülkeyi kana bularız” diyor.

Noyan’ın bu sözlerinin kimseye yabancı olmaması gerekir. İŞİD’çi cihatçı canavarlar Suriye’de insanları böyle “götürüyordu.” Batılı gazetecilerin kafasını kesiyorlar, Ezidi Kürtleri doğruyorlardı. Bu yazar, dini bütün, başı örtülü, tam Müslüman geçinen kadının İŞİD’çilerden ne farkı var? AKP İŞİD’çilerle çalışa çalışa “maşallah” tam onlara benzeyen yeni bir nesil yetiştirmiş. Bülent Arınç bile eşini tanıdığını belirttiği bu kadının söylediklerinden korkmuş, şöyle diyor: “Böyle bir konuşmayı yapması için insanın aklının olmaması ya da gözünü kanla birlikte nefretin bürümüş olması lazım…. Komşuları korkacak bu kadından. Ben olsam korkarım. Bu ne cani bir kadın, eline bir şey geçse kapımızı çalıp bizi kesecek diye korkarım… Bu başörtüsü nefreti doğuracak… Millet başörtüsünden nefret edecek hale gelecek. Sokakta yürürken hakaret ediliyor. Neden? Bu kadın yüzünden.” Arınç kavanozdaki mermi ile tehdit eden genç hakkında da şunu söylüyor: ”Bir başkası kavanoza mermi doldurmuş, saçlı bir adam. Çok da iyi tanıdığım bir delikanlı. Bende bir mangayı donatacak silah var diyor.” Arınç bu gelişmeleri eleştirir gözüküyor, ama onlara bu nefret ve canilik duygusunu aşılayan “Reis”e tek kelime söyleyemiyor. AKP’nin içinde komşusunu kesecek, politikacıları temizleyecek kadar gelişen bir İŞİD tehlikesinden hiç bahsetmiyor. AKP’nin artık Türkiye için büyük bir tehlike olduğunu görmek istemiyor. Ama gözüken o ki, AKP Türkiye’de “Reisi yedirmeyiz” adına bir iç savaşa hazırlanıyor.

Bu somut tehditler karşısında ülkenin savcısının, mahkemesinin, polisinin harekete geçmesi gerekmez mi? Hayır! Eğer ülkede tek adam rejimi varsa ve söz konusu olan tek adamsa, “Reis”se kimse kılını kıpırdatamaz. Bu ülkede yeni bir gelişmedir, yeni bir dönüm noktasıdır. Gerçi herkes bunları tahmin ediyordu denebilir. Ama bu darbe tartışmalarıyla bunlar tahminden çıkmış, gerçek olmuştur. Halka ve onun önderlerine, ilerici, demokratik güçlere karşı iktidar tarafından hadleri bildirilecek, gerekirse yok edecek hazırlanmış İŞİD anlayışında bir AKP örgütlülüğü var. Nefret, kin, ötekileştirme, kutuplaştırma artık söylemden çıkmış fiile geçmiştir. Bundan sonrası katliamdır. Tüm Türkiye’nin bu konuyu bilince çıkarıp uyanık olması gerekmektedir. Burada demokrasi güçlerine büyük görevler düşmektedir.

Demokratik ittifak tavanda değil tabanda yapılmalıdır

Gerek Kaftancıoğlu’nun, gerek Özgür Özel’in, gerek Ayşenur Arslan’ın ve Zarakoğlu’nun söyledikleri, sol ve demokratik güçlerin Erdoğan’la mücadeledeki çaresizliklerinin ifadeleridir. Bu çaresizlik yığınları harekete geçirememektir. Bunun en tipik şekilde ifadesi Kaftancıoğlu’nun sözleridir. Kaftancıoğlu Erdoğan’ın bir “erken seçimle veya bir şekilde” gideceğini söylüyor. “Bir şekilde” ne demektir? Kötü niyetliler buradan kaçınılmaz olarak darbe suçlamasını çıkarırlar. Oysa Kaftancıoğlu’nun burada demek istediği şey, büyük bir ihtimalle ekonomik sıkıntılardan dolayı yığınlardaki huzursuzluktur, olası bir patlamadır. Patlamanın büyüklüğüne göre böyle bir durumda Erdoğan iyi manevra yapamazsa gitmek zorunda kalabilir. Yerine Damat mı, Soylu mu veya bir başkası mı gelir, kendi işleridir. Yığınlardaki güçlü bir patlama her zaman köklü bir değişikliğe yol açmaz. Ne zaman yol açar? Eğer demokratik güçler tabanda, yığınlar içinde güçlü bir örgütlülüğe sahipse! İşte bugün olmayan budur. Demokratik güçlerin yığınlarla sıkı bağları bulunmamaktadır. Yığınları sokaklara dökecek durumda değillerdir. Eğer Kaftancıoğlu yığınları sokaklara çağırsa böyle değil başka türlü konuşurdu.

Yığınlarla bağ olmadığı sürece “erken seçim” veya başka “bir şekil” konusunda ancak laf ebeliği yapılır durur. Erdoğan da bunlarla kolayca yığınları manipüle eder durur. Erdoğan kendi kaybedeceğini bile bile neden bir erken seçime gitsin? Erken seçim talebinin toplumda “laf”dan başka bir karşılığı var mı? Erdoğan kendi kazanacağından eminse, zaten iktidarda, neden bir seçime gitsin? Onu bir erken seçime gitmeye zorlayacak olan yığınlardan gelecek ciddi, örgütlü çıkışlar, sokak eylemleri olabilir. Böyle bir durumda Erdoğan yığınların başkaldırısını ya kontrollü bir darbeyle ya da İŞİD vari bir terörle bastırmağa kalkacaktır. Başarısı demokratik güçlerin yığınlar içindeki örgütlülüğüne bağlıdır. Örgütlülük zayıfsa Erdoğan kazanır. Örgütlülük güçlü, direniş büyükse o zaman Erdoğan şapkasını alıp gitmek zorunda kalır.  

Maalesef bugün böyle bir örgütlülük yok, böyle bir düşünce de yok. 31 Mart, özellikle 23 Haziran 2019 seçimlerinde elde edilen başarı böyle bir yığın örgütlülüğü için değerlendirilemedi. Burada yalnız CHP değil, ondan daha çok HDP’nin ve diğer demokratik güçlerin büyük hata ve eksikliği vardır. Hepsinin gözü tavandaki Millet İttifakı’na takılıp kaldı. Kimse tabana bakmadı. Seçim kampanyaları sırasında kurulan ilişkiler kalıcı bir eylem birliklerine dönüştürülemedi. Burada en önemli nedenlerden biri Marksçı-Leninci ilkelere bağlı Türkiye Komünist Partisi TKP’nin zayıflığıdır. TKP yığınlar arasındaki çalışmalarda diğerlerini çeken güçtür, motordur. Onun eksik olduğu veya dışlandığı bir demokratik hareket öksüz ve yetimdir, başarısızlığa mahkûmdur.

Tavanda kurulan ittifak, Millet İttifak’ı demokrasi için bir ittifak değildir. O daha çok seçim amaçlı bir anlaşmadır. Anlaşmaya giren partiye Meclis’te temsil edilme olanağı sağlamak, seçimlerde Erdoğan’ı yenmek ve  yeniden parlamenter sisteme dönmektir. Onların Türkiye’yi demokratikleştirmek, Kürt sorununu barışçıl bir yoldan çözmek, orduyu Rojova’dan, Başur’dan, İdlib’ten, Libya’dan çekmek, ülkenin ekonomik kalkınmasını sağlamak diye bir sorunları yoktur. Hatta bu konularda Erdoğan’la aralarında çok büyük bir fark da yoktur. Onlar genellikle Erdoğan’ın yayılmacı saldırgan politikalarının arkasında ve ordunun yanında olmuşlardır. Onun için İYİ Parti Başkanı Akşener rahatlıkla “HDP eşittir PKK” veya “HDP’nin yeri PKK’nın yanıdır” diyebilir, çükü onun görüşü budur ve tabiatı, mayası gereği o Kürt Özgürlük Hareketi’ne düşmandır. Onlar için HDP ile birlikte olmak maddenin tabiatına aykırıdır. Bu nedenle onlar Millet İttifakı’nda HDP’nin olmasını asla istemezler. Akşener önerdiği “memleket masası”nda HDP’yi asla düşünmez ve Kılıçdaroğlu da Akşener’e HDP’siz “memleket masası” olmaz demez. Bunu demeleri için, onların hem CHP, hem İYİ Parti ve hem MHP-AKP’nin Kürt sorununun demokratik, barışçıl çözümünü kabul etmiş olmaları gerekir ki, bu onların savunduğu Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine, ülkesi ve milletiyle bölünmez devlet anlayışına aykırıdır. Hatta Akşener ve Kılıçdaroğlu MHP ve AKP’nin HDP’yi kapatma, Meclisten atma, HDP’li belediyelere kayyım atama operasyonlarına genellikle ses çıkarmazlar, bunu antidemokratik bir uygulama olarak görmek istemezler. Erdoğan’ın hışmına uğramamak için HDP ile birlikte gözükmek korkarlar.  Ama onlar utanmadan HDP’nin Millet İttifakı’nı desteklemesini isterler  Çünkü HDP’nin oyuna ihtiyaçları vardır. HDP de “yüreğine taş basıp” onlara oy verir. Zira bu oylar onlara değil, Erdoğan’ı yenmek için verilmiş oylardır. Erdoğan’ın yenilmesi demek HDP ve demokrasi güçlerine tabanda daha rahat çalışma olanağının açılması demektir. Bu ise büyük bir kazanımdır. Sırf bunun için Millet İttifak’ı desteklenmektedir ve bu yanlış değildir. Doğru olmayan HDP’nin ve demokrasi güçlerinin Millet İttifak’ından bu desteğin tescil edilmesini istemeleridir. Oysa HDP ve demokratik güçler verilen oyların hedefi bellidir deyip, esas görevlerinin tabanda, yığınlar arasında iğneyle kuyu kazar gibi çalışmayı hızlandırıp değişik şekil ve biçimlerde eylem birlikleri, ittifaklar oluşturup yığınları örgütlemek, harekete geçirmek olduğunu görmeleridir. Tabanda bu başarıldıkça, bunun etkisi tavanda da görülecektir. Asıl olan tabanda örgütlenmek ve hareketlenmektir. Erdoğan’ın sonunun getirecek olan ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açacak olan bu çalışmalardır, verilen demeç ve açıklamalar, gereksiz darbe tartışmaları değildir. Bu darbe tartışmaları içinde Erdoğan yeni yeni sivil darbeler hazırlamakta ve yapmaktadır. Son olarak Baroların ve Odaların yapısını değiştirmeye kalktı. Böylece onları demokrasi mücadelesinin bir dayanağı olmaktan çıkarmayı, kendi amaçları için kendi kontrolü altına almayı planlamaktadır. Böylece Erdoğan kendi kontrolünde olmayan tek bir kurum ve kuruluşu dışarıda bırakmış olmuyor. Onun bu gidişi ancak yığın hareketliliği ile durdurulabilir. Korona pandemisi demokrasi mücadelesini, yığın hareketliliğini çok gerilere attı. Demokrasi güçlerinin ses çıkarması çok zorlaştı. Ama zoru başarmak da bizlerin işi olmalıdır, denenecek ve bulunacak daha çok demokratik yollar vardır. Tüm yolları deneyelim, Erdoğan’ın Baro ve Odalardaki darbesini önleyelim. Boş yere darbe tartışmaları yapmayalım.

Bir cevap yazın