16 Mart Katliamını Unutmadık, Unutmayacağız!

Fahri Çevik

Tarihte öylesine önemli olaylar var ki, bilinçlere kazılır, kolay kolay unutulmaz, kuşaktan kuşağa aktarılır. İşte bu olaylardan biri de 16 Mart 1978 İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önündeki öğrencilere silahlı ve bombalı saldırı olayıdır.

Egemen güçlerin tarih boyunca ezilen ve sömürülenlere karşı vazgeçmedikleri baskı, terör, kitle katliamları günümüzde de sürmektedir. Bu tip olaylar bir yönü ile vahşeti, acımasızlığı, vicdansızlığı ve korkuyu ifade ederken, diğer yönü ile var olan toplumsal çelişkilerin ve sınıfsal uzlaşmazlıkların keskinleştiği dönemlerde planlı ve profesyonelce düzenlenmiş katliamlardır.

Ülkemizde de Cumhuriyet tarihi boyunca gerici, faşist iktidarların el altından uyguladıkları vahşice katliamların sayısı az değildir. Daha Cumhuriyet kurulurken, ülkenin bağımsızlığı ve sosyal kurtuluşu için savaşım veren Mustafa Suphi ve yoldaşları da Karadeniz’de hunharca katledilmişlerdir.

Ülkemizdeki gerici, faşist rejimlerin ayakta kalması için, tehlikeli gördükleri kişi ve siyasi yapılara dönük organize saldırıları, olaylarının hafızalarımızda yer edinen başlıcaları: Sebahattin Ali cinayeti, 16 Şubat 1969 Kanlı Pazar, 1 Mayıs 1978 katliamı, Sivas, 1978 Alevilere ve devrimcilere karşı düzenlenmiş saldırılar ve katliamlar, Ankara’da 7 TİP’li öğrencinin vahşice katledilmeleri, Kahramanmaraş, Çorum olayları, Kemal Türkler’in katli, yine Sivas Madımak Oteli’nde canlı canlı insanların yakılarak öldürülmeleri, Gazi Mahallesi, Roboski katliamı, Hrant Dink ve Tahir Elçi cinayeti, Ankara Tren Garı önündeki katliam, Cizre katliamı, Kürt aydın ve halkına karşı sürekli cinayetlerdir. Bütün bu cinayetlerin organizatörü olan devletin, kendi koyduğu hukuk kurallarının dışında gerçekleştirdiği karanlık eylemlerdir.

„16 Mart Katliamı“ da devletin geri planda kalarak organize ettiği katliamlar serisinden biridir. Aslında 16 Mart katliamı 13 Şubat 1969 yılındaki devlet destekli Kanlı Pazar’ın bir başka düzeyde tekrarıdır. O dönemde bu olaylarda kullanılan tetikçiler bugün bu ülkenin yönetimini elinde tutanlardır. 16 Mart Katliamı’nda görev alanlar devletin önemli kadrolarında istihdam edilmektedir. Çatlı gibi bir katil yıllarca devletin koruması, saklaması ile kirli işlerine devam etmiştir.

O dönemde konu hakkında toplumun bilgilendirilmesi bugünkü gibi hep karartılmış, perdelenmiştir. Her ne kadar bu katliamların devlet eliyle, karanlık odaklar kullanılarak yapılmış olduğu kanısı olsa da, somut bilgiler olmadığı için toplumdaki anlayış daha çok sağ-sol çatışmasına indirgense de, itiraflar ve araştırmalar ortaya çıktıktan sonra, korku ve ürperti insanların bedenini teslim alıyor. Görgü tanıkları bile konuşamaz hale geliyor.

Daha sonraki yıllarda „16 Mart Katliamı“nı yaşamış ve o gün yaralanmış, fiziksel engelli konuma gelmiş hukukçu ve tanıkların açtıkları dava da tehdit ve baskı sonucu, bir sonuca ulaşamamıştır.

16 Mart‘ta öğrenciler üzerine bombayı atan Zülfikar İsot adındaki ülkücü, ablasına söylediğine göre, bu göreve gitmezse öldürüleceğini ifade ediyor ve helallik alarak Kars’tan İstanbul’a gidiyor. Bombanın atılma işini bir polis yapacak iken, son anda karar değiştirilerek Zülküf İsot’a attırılıyor. Zülküf bu olaydan çok etkilendiğini ablasına anlatıyor, sürekli ağlıyor, itiraf etmek istiyor ama öldürülmekten korkuyor. Her şeye rağmen en yakın ülkücü arkadaşının yanına giderek durumu ona anlatıyor. Bunun sonucu ‘’davadan döneni vurun!’’ talimatı gereği en yakın arkadaşı tarafından alnına sıkılan kurşunlar sonucunda öldürülmüştür.

Bu konu üzerine uzun bir araştırma ile ortaya çıkan itiraflar, tanıklar, bilgiler ve deliller belgesel bir çalışmada daha detaylı ortaya konabilir. Ben burada biraz da toplumun üzerindeki etkisinden bahsetmek istiyorum.

Olayın olduğu gün büyük bir fabrikada işçi olarak çalışmaktaydım. O gün fabrikada bir hareketliliğin olduğunu; kaygı, üzüntü, korku dolu gözler ve asılan yüzleri gördüğümde bir şeylerin ters gittiğini anladım. İşyeri temsilcilik odasına giderek Baş Temsilci arkadaşla görüştüm. Bana İstanbul Üniversitesi’nde ilerici, devrimci öğrencilerin üzerine bombalı ve silahlı saldırı düzenlendiğini, çok sayıda öğrencinin öldürüldüğünü söylemesi üzerine hemen fabrika içinde tezgâhı başında bulunan yoldaşlara bilgi verdim ve çay paydosunda bir değerlendirme yapmayı önerdim. Yoldaşlar bunu kabul etti.

Değerlendirmeler yaptık ve bir hafta her gün İstanbul Üniversitesi’nde nöbet tuttuk. Bu katliam vesilesi ile öğrenci gençlikle, DDKD gibi diğer örgütlerle tanışma, tartışma olanağı da elde ettik. DİSK Başkanı Abdullah Baştürk’tü. Bu olay üzerine DİSK yarım günlük grevle ‘’faşizme ihtar eylemi’’ yaptı. O yıllarda biz işçiler bu ihtarın yetersiz olduğunu en az 2-3 gün grev yapılması görüşündeydik. Abdullah Baştürk’ün uzlaşmacı yanı ise maalesef buna olanak vermedi. Buna rağmen DİSK’in, işçi sınıfının öğrencilere sahip çıkması, faşizme karşı demokrasi mücadelesinde onlara büyük bir destekti. Kamuoyu o zaman bu desteği gördü ve yaşadı. Bugün DİSK’ten ve işçi sınıfından beklenen, böylesine yeterli olmayan, ama gerekli olan desteklerdir. Maalesef bugünkü DİSK bu anlayış ve tutumdan çok uzaktır. 

Birçok acıların, katliamların tanığı olan biz devrimci işçiler işçi sınıfı olarak sınıf çelişkilerini, uzlaşmacılığı, iki yüzlülüğü yakından tanıdık bir kez daha her türlü oportünizme taviz verilmemesi, ilkelerden şaşmamak gerektiğini öğrendik.

Tarih bizi yanıltmadı. Uzlaşmacılar devlet yanında, biz olduğumuz yerde kaldık!

16 Mart’ı ve diğer katliamları unutmadık! Biz işçi sınıfı olarak hep genç kalan bu çocukların, geçmişte ve bugün de halklarımıza karşı işlenen cinayetlerin hesabını er geç soracağız!

Bir cevap yazın