Rojava ve YPJ: Suriye çölünde bir vaha
8 Mart Dünya Kadınlar Günü: Bir saç örgüsü (Kezi) ve dayanışma
Serap AKTEPE
ANADOLU’da, Mezopotamya’da, Önasya’da tarihin en önemli dönemlerinde kadınlar hep özgür olmuşlardır. Ne erkek kendini kadından, ne de kadın kendini erkekten üstün görmüştür. Hem evde, hem toplumda, hem toprakta üretimde, hem dağda çobanlıkta kadınlar eşit olarak çalışmış ve yaşamışlardır. Kadına saygı hep var olmuştur. Zorla kabul ettirilen İslam inancına rağmen toplumun büyük kesiminde, özellikle Hanefilik ve Alevilikte kesin bir erkek kadın ayrımı görülmemiştir. Bunun önemli bir nedeni Türkiye’nin, Kürdistan’ın, Önasya’nın geniş köy ve kırsal alanına kapitalizmin tam girmemiş olması ve insanların düne kadar, 40-50 yıl öncesine kadar ya Asya tipi üretim tarzı, ya da kendine yeter üretim tarzıyla geçimlerini sağlıyor, “obalar” şeklinde komünal benzeri eşit, özgür, demokratik bir yaşam sürdürüyor olmalarıydı.
Yalnız toplumda ve ürtetimde değil, vatan ve toprak savunmasında da erkeklerle aynı görevleri üstlenebiliyorlardı. Bunun somut bir örneği Kurtuluş Savaşı’dır. Nazım Hikmet kadınlarımız üzerine şöyle der:
“Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizleyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
……
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.”
Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da hem silah üretim atölyelerinde çalışan, hem cepheye kağnılarla top, mermi, silah yetiştiren Anadolu kadınlarıydı.
Rojava YPJ: Demokratik komünal toplum yaşamında bir rönesans
Anadolu’da, Önasya’da, Kürdistan’da yaşanan bu “ilkel” demokratik komünal toplum Vahabi, Selefist bağnaz İslam anlayışı topluma nüfuz ettikçe, çarpık kapitalist üretim biçimi topluma egemen oldukça, hem bu toplum yapıları çözülmeye, hem de kadının evde, toplumda, üretimdeki rolü değişmeye başladı. Kadının aşağılandığı, sosyal ve ekonomik yaşamda ikinci plana atıldığı erkek üstün eril toplum doğdu ve yerleşti. Kadının yeri mutfakla beşik arasında belirlenmeye başlandı. İslami yaşam kuralları topluma dayatıldıkça kadınla birlikte toplum da gericileşti.
Ama son 10-15 yılda insanlık Rojava’da Apocu anlayış ve yaklaşımla kadın özgürlükçü, ekolojik, halkların eşitliği, özgürlüğü ve özerkliğina dayalı demokratik komünal bir toplum ve yaşam inşasına şahit olmuştur. Bu ilkel komünal toplumun günümüzde bir üst düzeyde Önasya’da yeniden doğuşuydu. Yıllardır feodalizmin ve Sünni Vahabi, Selefist İslam’ın etkisiyle özgürlüğünü kaybeden Kürt, Arap, Türkmen kadınının eşit olarak toplumun her alanında; evde, üretimde, yönetimde, ülke savunmasında özgürce yerini almasıydı. Rojavalı Kürt kadınları ülkelerine, topraklarına saldıran, terör eylemleriyle dünyaya kan kusturan İŞİD’le karşı cephede savaşmak için oluşturdukları Kadın Gerilla Savunma Birlikleri, Yekineyen Parastina Jine, YPJ Birlikleriyle yerlerini aldılar. Erdoğan’ın “Kobane düştü düşecek!” dediği bir anda Kobane’den İŞİD’i atan, onları Rakka’ya, Deyir Zor’a kadar kovalayan, dünyayı İŞİD belasından kurtaran SDG birliklerinin başında YPJ’li kadın birlikleri bulunuyordu. YPJ’li kadınlar cephede savaşları, disiplinleri, anlayışları, bilinçli davranışlarıyla dünyanın hayranlığını kazandılar. Rojava’da yaratılan komünal demokratik özerk yönetiminde aldıkları rolle Ortadoğu’da yeni bir kadın kimliğinin doğmakta olduğunu tüm dünyaya gösterdiler. Cephede eli silahlı kadın, üretimde makina çalıştıran kadın, yönetimde Şûra Başkanı kadın, dışarda diplomat olan kadın, Rojavalı kadın, kadın-erkek eşitliğinin bir en üst aşamada geliştirilmiş biçimiydi. Hâlâ feodal ilişkilerin, Sünni İslam kültürünün hüküm sürdüğü, kadının eve hapsedildiği, köleleştirildiği Arap, Kürt, Türk Önasya toplumlarında Rojava’daki kadın eşitlikçi, özerk, özgür, demokratik komünal yaşam sanki Suriye çölünün ortasında yeşeren bir vaha gibiydi, özgür kadının bu vahada yeniden doğuşu, rönesansıydı.
Vaha çölde ne kadar yaşayabilirdi?
Vahalar çölde beslendikleri su kaynağı su verdiği sürece yaşarlar. Çevre kuraklaştıkça su kaynaklarıyla birlikte vahalar da kaybolur. Rojava Vahası’nın İŞİD’e karşı mücadelenin sürdüğü ve uluslararası dayanışma güçlü olduğu sürece yaşayacağı açıktı. Amerika’dan Avrupa’ya, Rusya’dan Çin’e kadar İŞİD teröristleri şehirleri kana bularken Suriye’de İŞİD’in tepesine binen YPJ’li gerillalar dünyanın en örnek kadınlarıydı. Kapalı İslam toplumunda özgür YPJ’li kadınlar çölde bir vaha olmaktan çok tüm Ortadoğu’yu değiştirecek, demokratikleştirecek bir konum ve duruma sahiptiler.
Bu “vaha”nın su kaynağı uluslararası dayanışmaydı, uluslararası güçlerin İŞİD’e karşı tutumuydu. 2024 senesinde bu tutumda köklü bir değişim yaşandı. ABD ve Avrupalılar Suriye sorununu İslami cihatçı guruplarla anlaşarak çözmeye karar verdiler. Tüm gizlilikle yetiştirdikleri HTŞ lideri Colani’ye, (Ahmet El Şara’ya), hazırladıkları plan gereği, 27 Kasım 2024’de “İdlib’ten çık, yürü!” dediler. Cihatçılarıyla yola çıkan Colani Halep’i, Hama’yı alarak 8 Aralık 2024’de Şam’a girerek Esad’ı devirdi ve Şam’ın, Suriye’nin yeni hâkimi oldu. Uluslararası güçler, başta ABD olmak üzere, Şam’daki yeni Selefist İslami rejimi tanıdılar, hemen ilişkiye geçtiler, İsrail’i yeni rejimin ve Ortadoğu’nun efendisi olarak tüm halklara kabul ettirdiler. Erdoğan Türkiye’si de bu komplo planının içindeydi.
Rojova ve Kürtler, Türkler için yeni bir durum
Bu yeni gelişme en başta Rojava, YPJ için yeni bir durumdu, varlık-yokluk sorunuydu. Zira ABD’nin yeni Suriye özel temsilcisi Tom Barrack İŞİD’le mücadelede SDG’nin, Kürtlerin görevinin sona erdiğini, Kürtler dahil tüm ulusal ve dinsel grupların yeni Şam rejimine katılarak Suriye’nin birliğinin ve merkezi yapısının gerçekleştirilmesi gerektiğini ilan etti. Bu Kürtler için kabul edilebilir bir durum değildi. SDG ve lideri Abdi 10 Mart 2025 Mutabakatı’na uygun olarak tüm etnİk ve dinsel grupların eşit olarak katılacağı demokratik bir yapının Şam’da oluşturulması için uğraşmaya başladı.
Ama başta ABD olmak üzere ne Avrupalılar, ne İsrail ve Türkiye hem kendi ülkelerinde, hem Suriye’de gerçek demokratik bir oluşumu asla istemezler ve izin de vermezler. Onların istedikleri kendi çıkarlarına uygun seçimli sözde bir demokratik yapının işlemesidir. Daha da iyisi bu yapının otoriter olmasıdır. Bu konuda El-Şara’nın akıl hocalığını İsrail ve Türkiye yaptı. Önce Aleviler susturuldular, sonra Durziler. Sıra Kürtlere geliyordu. Bunun kolay olmayacağını hepsi biliyorlardı. Çünkü Rojava’daki özerk yapı halk tarafından benimsenmiş, onu savunacak güçler hazırdı. Bunun başında da YPJ’li kadın gerillalar geliyordu. Bu nedenle Kürtlere bir saldırının çok iyi hazırlanması gerekiyordu. Bu hazırlıkta Türkiye’nin, özellikle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın büyük rolü oldu. Ama Türk tarafı bu arada bir gerçeği de gördü. Bundan böyle Suriye ve Ortadoğu’da esas aktör kendisi değil, İsrail’dir. Bu onları biraz panikletti. Ne yapılması konusunda Türklerin Kürtlerle yeni bir iç cephe, yeni bir ittifak kurma zorunluğunu getirdi. Bu da Öcalan’la Bahçeli’nin öncülüğünde yeni bir süreci başlattı. Bu, başarılması durumunda, yalnız Türkiye’yi değil, Rojava’yı, hatta tüm Ortadoğu’yu etkileyebilecek olan bir süreçtir. Rojava’nın yaşamasıyla bu süreç biraz içiçeydi. Bunun için önce Rojava “meselesinin” hallolması gerekirdi ama bu nasıl olacaktı?
Rojava’ya, SDG’ye, YPG ve YPJ’ye saldırı
Önce Ocak 2026 başında hem ABD, hem İsrail, hem Türkiye Suriye rejimiyle Paris’te yaptıkları toplantıda SDG’ye, Kürtlere bir ders verilmesi, onların “miyadının” dolmuş olduğunun bildirilmesi konusunda anlaştılar. 6 Ocak 2026’da El-Şara’nın İŞİD dahil cihatçılardan olaşan HTŞ-Birlikleri SDG’ye, Kürtlere karşı önce Halep’te başlayan, Rakka’da, Deyir Zor’da devam eden ve Kürtleri Kobane ve Kamışlo’ya sıkıştıran bir saldırıya geçtiler. Hedef Rojava’daki özerkliğin kaldırılması, SDG’nin, YPG’nin ve YPJ’nin kendisini feshetmesi ve bireyler olarak sözde Suriye ordusu HTŞ’ye katılmasıydı. Yalnız Türkiye değil ABD ve İsrail de bunu istedi. Hedef Ortadoğu’da özellikle kadın özgürlükçü demokratik bir yapıya ve gelişmeye izin vermemekti. Unutulmamalı, büyüğü veya küçüğü emmperyalist güçler tüm sosyal ve toplumsal, ekonomik alanda tam bir gericilik, saldırganlık, demokrasi ve özgürlük düşmanlığı demektir. Ama emperyalizmi geriletecek tek güç de işçi ve emekçilerin, halkların, sağduyulu güçlerin birliği ve karşı koymasıdır.
Köşeye sıkışık bu zor koşullarda Rojava’nın yardımına koşan en başta 4 devlet arasında parçalanmış ve Avrupa diasporasında yaşayan Kürtler oldu. Başta Barzani ve Talabaniler, DEM’liler, KCK’lılar, Avrupalı Kürtler “Rojava yalnız değildir!” diye ayağa kalktılar, Rojava çevresinde ilk kez böylesine geniş ve kapsamlı, dayanışmacı bir Kürt birliği doğdu. Denebilir ki, Rojava Kürtlerin ilk kez kendi parçalanmışlıklarını aştıkları yer oldu, Kürtlerin ulus bilinciyle yeniden doğuşunun ilk adımı oldu. Buna Türkiye’den Avrupa’ya, ABD’ye kadar bir çok demokratik, sağduyulu aydının, vekil ve senatörlerin tepkisi de eklenince hem Suriye yönetimi, hem ABD, İsrail ve Türkiye geri adım atmak zorunda kaldı ve 30 Ocak’ta hem SDG güçlerinin tugaylar şeklinde Suriye ordusuna entegrasyonunu ve özerk yönetimin birçok alanda muhafazasını içeren yeni bir anlaşma yapıldı. Rojava Kürt ve uluslararası dayanışma sonunda eski gücünde olmasa da yaşamaya devam edecektir. Bu gerici ve emperyalist güçlerin dayatmalarına bakıldığında küçümsenmeyecek bir kazanımdır.
İŞİD ve cihatçıların YPJ düşmanlığı
Ocak başında Halep’te SDG’ye, Kürtlere saldırıya geçen HTŞ birliklerinin içindeki İŞİD’çiler ve cihatçılar özellikle YPJ kadın gerillalarıyla hesaplaşmak için ellerine büyük bir fırsat geçirmiş oldular. Zira onlar Kobane’den başlayıp, Rakka’dan Deyir Zor’a kadar kovalayanların başında YPJ kadın gerillaların olduğunu asla unutmadılar. Bu nedenle Halep’e girdiklerinde ele geçirdikleri kadın gerillaları paramparça edip binaların yüksek katlarından aşağıya attılar. Yeni bir barbarlık ve insanlık suçu işlediler. Bununla yetinmediler. Rakka’ya girdiklerinde ele geçirdikleri bir kadın gerillanın saç örgülerini kesip sosyal medyada poz vediler.
Saçı, hele örgüsü (Kürtçe KEZİ) bir kadının kutsalıdır. Saç örgüsünü kesmek bir kadına karşı işlenen en büyük cinayetlerden biridir. Sosyal medyada elinde kadın gerillanın kesilmiş saç örgüsüyle bir HTŞ-İŞİD canisinin videosu yayınlanır yayınlanmaz kamuoyunda büyük bir tepki uyandı. Başta Pervin Buldan olmak üzere DEM’li kadınlar saçlarını örmeye başladılar. Böylece hem katledilen gerillayla dayanışmalarını gösterdiler, hem de bir kez daha Şam’daki Selefist İslami rejimin özgür kadın düşmanı tutmunu ortaya koydular.
Bu 8 Mart’ta YPJ ile dayanışma yükseltilmeli
HTŞ-İŞİD’çinin pervasızlığına karşı tepki yalnız DEM’li kadınlardan gelmedi. Sosyal medyada da duyarlı birçok kadın saçını örerek hem İŞİD’e hem El-Şara rejimine karşı meydan okumaya başladılar. Bunlardan biri İzmir’de 16 yaşındaki bir kız çocuğu, bir kız öğrencisi idi. Diğeri İzmit’te bir hemşire idi. Olayın hızla yayılmasından ve toplumsal bir tepkiye dönüşmesinden korkan Erdoğan hemen polis ve savcılarını harekete geçirdi. İzmir’de saçını örerek protestoya katılan öğrenci “örgüt propagandası yapmaktan” gözaltına alındı. İzmit’de hemşire “Devlet Memurları Kanunu ile Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri”ne aykırı davranmaktan tutuklandı. Ama protestolar durdurulamadı. Kürdistan’ın dört bir parçasında ve dünyada sanatçıların, akademisyenlerin katılımıyla saç örgüsüyle dayanışma ve protesto devam etti.
Hem Şam’daki gerici El-Şara rejimi, hem Türkiye’de ve dünyada emperyalist güçler çok iyi biliyorlar ki, bir toplumda demokratik gelişmeleri, özgür yaşamı durdurmanın ve o toplumu köleleştirmenin yolu kadını köleleştirmekten ve kadının toplumsal yaşama eşit haklı özgür katılımını önlemekten geçmektedir. Bir toplumun demokratikleşmesinin ve ilerlemesinin ölçüsü o toplumda kadının özgürlüğüdür. Böyle özgür bir toplum YPJ öncülüğünde Suriye çölündeki Rojava vahasında yeşerdi. Şam’dan, Ankara’dan, Paris’ten Washington’a kadar tüm gericilerin hedefinde YPJ’nin olmasının nedeni, YPJ yenilmeden Rojava’nın yenilEmeyeceği, Rojava’daki özgür, demokratik komünal düzenin yok olmayacağıdır. Bu nedenle YPJ’nin yaşaması gerekmektedir. Bu 8 Mart’ta her tarafta YPJ ile, kadın özgürlüğü ile dayanışma yükseltilmelidir. Kadının özgürlüğü elinden alındığında toplumu köleleştirmek çok daha kolaydır. Unutulmamalı: Türkiye toplumunda demokrasiyi, hak ve özgürlükleri, adaleti ve yargıyı yok etmeye Erdoğan İstanbul Sözleşmesini yürürlükten kaldırmakla, kadınların özgürlüğünü ellerinden almakla başladı. Bu nedenle toplumda yeniden demokrasiyi, hak ve özgürlükleri kazanmanın yolu işçi sınıfı ve emekçilerle birlikte kadınların, gençlerin, akademisyenlerin, çevre aktivistlerinin ortak mücadele etmeleridir. İşçinin sömürüden, kadının baskıdan, doğanın yağmadan, halkların zulümden kurtuluşu bu ortak mücadeleyi gerektirmektedir, bu da bizlerin elindedir. Bunun ilk adımı sürecin başarıyla sonuçlanması için mücadeleyi, YPJ ile dayanışmayı yükseltmektir.
Yaşasın 8 Mart dünya kadınlar günü.
Yaşasın sömürüye, baskıya, zulme, talan ve yağmaya karşı ortak mücadele!
Yaşasın YPJ’li kadınları özgür mücadelesi!

