Artan hayat pahalılığı, yükselen işçi direnişleri, 2002’de Erdoğan’ı iktidara getiren enflasyon 2022’de O’nu götürebilecek mi?

Mümin TOPRAK

KOLAY bir soru, ama cevap vermekte o kadar zor. Zira aradan 20 yıllık bir zaman geçmiş, birçok şey değişmiş. Ama bu zaman içinde değişmeyen, birbirine benzeyen, ülkenin kaderi haline gelmiş o kadar da çok şey var ki! Bunlar o zaman da şimdi de değişmeyen, halkın başına bela olmuş olan enflasyon, hayat pahalılığı, dolar kıtlığı, savaş giderleri ve askeri harcamalar, hukuk, adalet, demokrasi ve özgürlüklerin gaspı ve daha niceleridir. Benzeyen yanlar ise iktidara bir gelenin iktidarı bir türlü bırakmak istememesidir. 2002’de Ecevit ağır hasta olmasına rağmen gitmiyordu. İlaçla ayakta duruyordu. Şimdi de Erdoğan. Ağır hasta olmasına rağmen gitmiyor, ilaçlarla ayakta kalmakta direniyor. Bu nedenle 2022 yılında enflasyonun Erdoğan’ı götürüp götürmeyeceği hakkında bir kanı sahibi olmak için onu iktidara getiren 2002 yılındaki gelişmelere bir bakmak gerekir.

“Tencerenin düşüremeyeceği iktidar yoktur”

Bu söz esasında Amerikan işbirlikçiliği ile tanınan bir dönemin başbakanı cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e aittir ve orijinali Demirel’in deyişiyle “Kaynamayan tencere her iktidarı götürür” şeklindedir. 1965’den 2000 yılına kadar süren aktif siyaset yaşamında sol ve demokratik güçlere nice acılar çektiren Demirel’in siyaset yaşamından böyle bir ders çıkarması, şüphesiz uygulamak zorunda kaldığı “İMF-reçeteleri” sonunda yapılan devalüasyonun getirdiği enflasyon, zamlar ve pahalılık karşısında şapkasını alıp gitmesidir, gitmek istemediği zaman da zorla darbeyle gönderilmesidir. Demirel’e göre vatandaş evinde tencereyi kaynatmak için çarşı-pazarda alışveriş yapamıyorsa, emeğinin karşılığı ile karnını doyuramıyorsa, ailesini geçindiremiyorsa o iktidarın sonu gelmiş demektir. Demirel’in demagojik bu “veciz” sözü doğruysa Erdoğan iktidarının da sonu gelmiş, halkın kaynamamaya başlayan tencereleri Erdoğan iktidarını götürecek demektir. Esasında Demirel’i götüren ekonomik krizin yanısıra daha çok uyguladığı antidemokratik, baskıcı, Amerikancı ve NATO’cu politikalarına, emperyalizme bağımlılığı sonucu ülkeyi kalkındıramamasına karşı işçi sınıfının ve devrimci gençliğin, emekçi halkın mücadelesi ve direnişiydi. Bu günlerde maalesef o günlerdeki gibi bir devrimci yükseliş yok, ama kıpırdamalar var.

O zamanlar iktidar, eğer halkın bu tepki ve protestolarını bastıramıyor veya bir seçimle yumuşatamıyorsa, o durumda ordu iktidara el koyuyor, hem Amerika’nın, hem çarpık bir şekilde büyümekte olan burjuvazinin çıkarları doğrultusunda zor ve şiddet kullanarak devrimci yükselişi “ezerek”, burjuvazi arasındaki güçler dengesini ayarlıyor ve iktidarı yeniden sivil burjuva temcilcilerine bırakıyordu. Türkiye’nin bu siyasi durumu içinde Demirel yedi kez gidip geldi, ordu her on senede bir darbe yaptı. 2002 senesinde iktidara gelen Erdoğan ile birlikte halk artık bu günlerin geride kaldığını, ülkenin kalkınacağını umdu. Ama yine yanıldı. Türkiye ne kalkındı, ne demokratikleşti, ne de halkın yüzü güldü. Daha da kötüleşti. Her geçen yıl daha da çok fakirleşti ve iktidarlar ceberutlaştı. Halkın tenceresi yalnız bu günlerde değil, tarihi boyunca bir türlü doğru dürüst kaynamadı. Halk yalnız bu günlerde Erdoğan iktidarında değil, eski yıllarda da hep enflasyon ve devalüasyon altında ezildi, demokrasi, hukuk, adalet, özgürlük özlemi çekti. Enflasyonla kaynamayan tencere, demokrasi ve özgürlüklere getirilen baskı ve kısıtlamalar sonunda ayakta kalan iktidar hemen hemen hiç olmadı. En son durumda ordu zorla kendi burjuvazisini hizaya getirmiş, müesses nizamın devamını sağlamıştır. Şimdi müesses nizamı ordusuz Erdoğan’ın kendisi sağlamaktadır.

Kalkınamayan bir ülke, yüzü gülmeyen bir halk

Bir yüzyıldan beri emekçi halkın büyük kesimi her hükümet değişiminde daha da fakirleşiyordu. Gelen gideni arattırıyordu. Özellikle 50’li yıllarında başlayan ABD ilişkileri ve NATO üyeliği gereği Sovyetlere karşı beslemek zorunda kaldığı yarım milyonluk ordunun giderleri, işbirlikçi bürjuvazinin ve iktidarın yağma ve talanı karşısında ülke emperyalizme bağımlı geri kalmış bir ülke konumundan çıkamıyordu. Bugün buna bir de Erdoğan’ın Osmanlıcı, milli emperyalist yayılmacı politikasının, Kürtlere ve komşulara karşı yürüttüğü savaşların yükü bindi. Dün de, bugün de fabrika yok, yatırım yok, bilime ve teknelojiye önem veren yok, iş yok, kazanç yok, köylünün, çiftçinin ürettiği malın değeri yok. İşçiler, köylüler, gençler, öğrenciler, kadınlar, aydınlar bu duruma karşı isyankârlar. Geçmişte bu isyanlar kendini daha örgütlü ortaya koyabiliyor, iktidara meydan okuyabiliyordu. Günümüzde ise maalesef bu isyanlar dağınık, onları toparlayacak, iktidara karşı yönlendirecek bir güç henüz ortada yok.

Kendi kendine yeten Türkiye, emperyalizme bağımlılık ve kötü yönetimler sonunda açlığa mahkûm duruma geldi. Hem 1950 ile 2000 yılları arasında hem 2000’li yıllarda Türkiye kendi kalkınmasını sağlayamayan, Avrupa’ya yetişme hayalleri kurup ama bir türlü yetişemeyen, zenginleşemeyen, tam tersine İMF’ye, ABD’ye, AB’ye, dış yardımlara muhtaç, Batının kıskacında bir ülke haline geldi. Avrupa’ya göre Türkiye yine “Boğaz’daki hasta adam”, “Dibi delik fıçı”, “Domuz ahırı”ydı. Erdoğan ile birlikte halk bir an için acaba bu durum değişiyor mu, kalkınıyor muyuz hayaline kapıldı ama değişen bir şey yoktu. Enflasyon, devalüasyon, pahalılık, açlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, baskı ve zulüm sanki bu halkın alın yazısıydı. Erdoğan’da sonunda halkı yine enflasyon ve devalüasyonla karşı karşıya bıraktı, demokrasi ve özgürlükten mahrum etti, halkın sırtına bindi. Bu güzelim ülkede halkın yüzü bir kez olsun gülemiyordu.

 Türkiye 2000’li yıllara hiper enflasyonla girdi

Yalnız günümüzde değil, Türkiye sürekli ama en ağır şekilde 90’lı yılların sonunda, 2000’li yılların başında, tarihinin en büyük ekonomik ve siyasi krizinden birini yaşıyordu. Ne ekonomi, ne siyaset dikiş tutuyordu. Bu yıllarda İMF ile sık sık “standby” anlaşmaları yapılıyor, Türkiye’ye biraz kredi geliyor, o da anında “buharlaşıyordu”. Enflasyon %75 ile %125 (resmi rakamlar) arasında gidip geliyordu. Gerçek enflasyonun %200’lere vardığı söyleniyordu, yani ülke hiper enflasyonu yaşıyordu. Türk parası pul olmuştu. İnsanlar artık fiyatları milyon değil, milyarlarla ifade ediyordu. 3 Kasım 2002’de AKP iktidara geldiği gün 1 dolar 1 milyon 500 bin lira, bir kilo sivri biber de 3 milyon lira, bir otomobil 20 milyar liraydı. Erdoğan’ın ilk işi Türk lirasından 6 sıfırı atmak oldu. Bunu da ABD ve AB’den gelen dolarlarla destekledi ve halk milyonlardan, milyarlardan kurtuldu. Ama gerçek kurtuluş uzaktı. Erdoğan’ın yaptığı bir göz boyamasıydı.

O dönem bir koalisyon hükümeti gidip bir diğer koalisyon hükümeti geliyordu. Koalisyonlar birbirine zıt partiler arasında bile oluşuyordu. En son koalisyon (1999-2002) Ecevit’in Demokratik Sol Parti DSP’si, Bahçeli’nin faşist MHP’si ve Mesut Yılmaz’ın liberal sağcı ANAP’ı arasında kurulmuştu. Koalisyon hükümetleri ekonomiyi yürütemeyince İMF ve ABD Türkiye’ye bir nevi “komiser” yolladı. O zamanda komiser olarak Kemal Derviş’i gönderdi. Kemal Derviş ekonomiden sorumlu bakan olarak hükümete girdi. Artık Türkiye resmen Washington’dan yönetiliyordu. Kemal Derviş’in aldığı sıkı kemer sıkma politikalarıyla enflasyon gerilemeye başladı ama tencerelerde hemen hemen yalnız su kaynıyordu. Erdoğan’ın İMF’ye olan tepkisi, İMF’den kredi almayı reddetmesi bu yıllardan kalmadır. Zira İMF, Erdoğan’ın “itibarda tasarruf olmaz” dediği alanlarda sıkı bir kemer sıkma politikası uygulayacak, tasarrufa gidecektir. Erdoğan da istediği gibi harcama yapamayacaktır. Bu ise Erdoğan’ın korkulu rüyasıdır. O, İMF kredisi yerine serbest piyasadan daha pahalıya kredi arama yoluna gitti. Nu nedenle Araplara, Acemlere, Ruslara, Çinlilere gidip gelmektedir. Erdoğan için önemli olan talan ve yağmadır, tasarruf, yatırım, istihdam ve kalkınma değildir.

2002’de kaynamayan tencere Erdoğan’ı iktidara getirdi

Hiper enflasyon koşullarında yapılan 2002 seçimlerinde hükümet partileri büyük bir yenilgi aldı. 1980’lerden beri yükselmekte olan islamcı hareket sayesinde, kısa bir süre önce Amerikan desteği ile Erdoğan yönetimindeki kurulan AKP iktidar oldu. Kaynamayan tencereler, yüksek enflasyon, pahalılık hükümeti devirmiş, koalisyon hükümetlerine son vermiş ve tencerenin kaynaması umuduyla Erdoğan AKP’sini tek başına iktidara getirmişti. Erdoğan 2002’de iktidara nasıl geldiğini biliyor. ABD ve AB’nin direk desteklerini ve Kürtlerin bir partisi olmayışını bir yana bırakırsak, Erdoğan’a iktidarı kazandıran bir önceki hükümetin enflasyonlarla ve fiyat artışlarıyla baş edememesiydi. Halk 2002 yılında koalisyon hükümetinin zamlarından ve enflasyonundan bıkmıştı. Erdoğan belki bunları önler umuduyla onu iktidar yaptı. Kaynamayan tencere gerçekten birilerini iktidardan götürüyor, birilerini iktidara getiriyordu. Ecevit koalisyon kükümeti gitmiş, AKP hükümeti gelmişti. Şimdi soru, bugün de kaynamayan tencerenin 2022’de iktidarı, yani Erdoğan-Bahçeli iktidarını gönderip yerine demokratik bir iktidarı getirip getiremeyeceğidir. Bu soruya cevap verebilmek için önce 2002’deki ve sonra da 2022’deki enflasyon ve pahalılık sayılarına bir bakmak gerekmektedir.

2002’de yıllık bazda bazı mallardaki fiyat artışları şöyleydi: Lahananın fiyatı yüzde 430.5, kıvırcığın fiyatı yüzde 374.5 domatesin fiyatı yüzde 250.2, yumurtanın fiyatı yüzde 172.3, toz şekerin fiyatı yüzde 147.1 oranında arttı. Elmanın fiyatı yüzde 131,., buğdayın fiyatı yüzde 130, tuvalet kâğıdı yüzde 114.9 oranında yükseldi. Ayçiçeği yağının fiyatı %173.2, unun fiyatı %140.4, kuru fasulyenin fiyatı %85.1 oranında zamlandı. Bu sayılar şu an kimseye yabancı gelmiyor. 2002 yılında halkı boğan bu fiyat artışları Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyonunu deviren Erdoğan’a iktidar yolunu açan sayılardır. 3 Kasım 2002 seçimlerini AKP böyle kazandı. Acaba günümüz fiyat artışları Erdoğan’a ne yapar?

Dolar olmadığı sürece enflasyon Türkiye’nin kaderidir

İktidara geldikten sonra Erdoğan’ın şansı yaver gitti. ABD’nin ve AB’nin desteği ile Avrupa’da yatırım arayan gezgin doların büyücek bir kısmı Türkiye’ye geldi. Şimdiye kadar ki hükümetlerin en büyük sıkıntısı dolar bulmaktı. Dolar bulamayınca devalüasyon, enflasyon kapıya dayanıyordu, Türkiye 70 Cente muhtaç kalıyordu. Erdoğan ilk yıllarında dolar içinde yüzdü. Ama bu dolarları o ülkenin ekonomik kalkınması olacak olan sanayiye ve teknolojiye yatırmadı, inşaata, betona gömdü. Çünkü inşaat ve ihalelerde kazanç çok büyüktü. Sonçta 5’li inşaat çetesi ve Erdoğan ailesi zenginleşti, ama ülke zenginleşemedi, fakirleşti, ekonomik olarak gelişemedi. Dışa bağımlılığı daha da arttı. İhracatı ithalatı hiçbir zaman yakalayamadı. Dış ticaret açığı arttı da arttı. Türkiye eskiden olduğu gibi ürettiğinden fazlasını tüketen, yiyen ülke olarak kaldı. Böyle bir ülkenin kasasında kendi dövizi olmaz, hep borç döviz olur. Borç döviz devalüasyondur, enflasyondur. Kendi dövizi olması için katma değeri yüksek, ithal aramalı girdisi az, uluslararası alanda rekabet gücü büyük mallar üretmek gerekmektedir. Bu da ülkenin elindeki kıt birikimini ve dışardan zor koşullarda sağladığı dolarları sanayiye, bilim ve tekneolojiye yatırmakla mümkün olur. Maalesef bugüne kadar Erdoğan dâhil hiçbir politikacı bunu yapmadı. Hep kendilerini ve çevrelerini düşündü, ülkeyi ve halkı düşünen olmadı.

20 sene sonra 2020’li yıllara girerken Erdoğan eskisi gibi dolar bulamaz oldu. Merkez Bankası’nda bulunan eldeki dolarları da yedi bitirdi. Merkez Bankası’nın 128 milyar dolarının nereye gittiği hâlâ belli değil. Oysa Erdoğan’ın dolara olan ihtiyacı her zamankinden çok daha fazla. Zira lejyoner olarak beslediği, Rojova’da, Libya’da, Karabağ’da kullandığı İŞİD canileri aylıklarını dolar olarak istiyorlardı. Kürtlere karşı savaşta atılan her top, her kalkan uçak ve attığı bombalar dolar gerektiriyordu. Yaptırttığı “Deli Dumrul” köprülerine, hava limanlarına verdiği garantilerin ödenmesi için 5’li çete dolar istiyordu. Londra’daki azgın vurguncu bankerler dolar olarak verdikleri kredilerin taksit ve faizlerini dolar olarak istiyorlardı. Sarayın itibarı dolar istiyordu. Ülkede ise dolar yoktu. Yeteri kadar dolar sağlayacak ürün de yoktu. Olanları da Türk lirasının değerini düşürerek, devalüasyon yaparak ihracata yöneltti, böylece ihracatı artırmak istedi. Dolar zıpladı. Bunun maliyeti halka yıkım, enflasyon ve hayat pahalılığı olarak geri döndü. Katma değeri düşük büyük miktarda mal ihraç edildi. Ama bu ithalatı karşılamadı. Beklenen geliri sağlamadı. Erdoğan iyice sıkıştı. Dolar bulabilmek için Katar’ın yanı sıra düşman ilan ettiği Birleşik Arap Emirlikleri’nden, Suudi Arabistan’dan dolar bulmak için yollara düştü. Ama bu kez acil dolar bulmak zor gözüküyordu. Dolar olmayınca 2000’li yıllardan önce olduğu gibi kapıya enflasyon dayandı. Dolar olmayınca enflasyon hep ülkenin kaderi olarak kaldı.  Tek çare yine fiyat artışlarıyla, zamlarla halkın boğazını sıkmaktı. Erdoğan da bunu yaptı. Bunun sonunun da ne olabileceğini en iyi bilen yine Erdoğan’ın ta kendisidir.

2021 yılından 2022 yılına girerken Erdoğan kendi ipini kendi çekmeye başladı. Kasada dolar olmayınca fiyatlar Erdoğan’ı dinlemeden artmaya başladı. Enflasyon yükselişe geçti. Enflasyonu durdurmak için “ekonomiyi en iyi ben bilirim, ben ekonominin kitabını yazdım” diyerek Merkez Bankası başkanlarına politik faizi indirtti. Faiz inince dış yatırımcılar gelmez oldu, olanlar da kaçtı. Erdoğan’ın kitabında değil ama tüm ekonomi kitaplarında yükselen enflasyonla mücadele etmek için faizleri yükseltmek gerekir. Ayrıca bizim gibi gelişmeye çalışan ülkelere dolar, yani yatırımcı faiz yüksek ve enflasyon düşük veya stabil olursa gelir. Dolar peşinde koşan Erdoğan faizleri düşürerek kendi bindiği dalı da kesmiş oldu. “Faiz sebep, enflasyon sonuç” betimlemesi kesinkes iflas etti. Faizler düşürülürken enflasyon aldı başını gitti. Zira Türkiye gibi ülkelerde enflasyonu belirleyen, tetikleyen dolardır, ülkenin dolara olan ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç şu an çok yüksektir. Resmi enflasyonun %36,08 olduğu yerde politik faiz %14’de indirilince dolar fırlar, alır başını gider. Türk parası lira hızla değer kaybetmeye, erimeye, pullaşmaya başlar. Öyle de oldu. 2000’li yılların başında olduğu gibi dolar kuru artık ay, hafta, gün değil saat başı değişmeye, yükselmeye başladı. 2021 Eylül ayında 8,85 TL olan dolar Ekim ve Kasım aylarında hızla yükselişe geçti. 20 Aralık 2021’de 18 lirayı buldu. Eğer 2002 yılında Erdoğan iktidara geldıği zaman 1 doların 1,5 lira ve 2021 yılında 18 lira olduğu düşünülürse Erdoğan’ın ülke ekonomisini nereye getirdiği açık olarak görülebilir.

2022’de kaynamayan tencere ve Erdoğan

Dolar yükselirken fiyatlar da yerinde durmadı, onlar da fırladı, pazar cep yakmaya başladı, mutfağı alev sardı. Çünkü Türkiye’de üretilen mallarda doların etkisi dolaysızdır. Çiftçinin kullandığı gübre, mazot, yem, tohum dolarla dışarıdan gelir. Sanayicinin ürettiği malın %70’i olan ara mal dışarıdan dolarla gelir. Elektrik ve enerji, benzin için lazım olan petrol ve doğal gaz dolarla yurt dışından satın alınır. Dolar artmaya başlayınca tüm malların, başta temel gıda maddelerinin fiyatları da artar. Enflasyon önlenemez olur. 2021 yılında özellikle bazı temel gıda maddelerinde ve zorunlu ihtiyaç mallarında beklenmedik fiyat artışları vatandaşları ürpertti: Patatesteki fiyat artışı %115, margarinde %114, patlıcanda %97, tavuk etinde %86, unda %86, ayçiçek yağında %75, sütte %72, kömürde %137, benzinde %50, tüp gazda %84 oldu. Bunlar resmi sayılar. Araştırma şirketlerinin sayıları ise çok daha yüksek. TÜİK’e göre yıllık Aralık 2021 enflasyonu %36,08 iken ENAG kurumuna göre Aralık 2021’de yıllık enflasyon %82,81 oldu. Bu sayılar 2002 yılındaki Ecevit-Bahçeli-Yılmaz hükümetini götüren ve Erdoğan’ı getiren fiyat artışlarını anımsatmaktadır. Bu fiyat artışları şimdi Erdoğan-Bahçeli koalisyonunu götürüp demokratik bir hükümeti getirebilecek mi? Fiyat artışları ve enflasyon durdurulamazsa halkın tepkisinin nereye varacağını kestirmek zordur. Halk artık tenceresini kaynatmakta zorlanmaktadır.

Gözüken o ki, fiyat artışları, enflasyon yükselişi durmayacak. Erdoğan 20 Aralık 2021’de dolara yaptığı sert müdahaleyle dolar kurunu 18 liradan 13,50 liraya geri çekti. Bunun için Merkez Bankası’ndaki borç dövizleri kullandı. Ama fiyat artışları durmadı, daha da arttı. Zira bu müdahale olduğu zaman enerji zammı daha açıklanmamıştı. Erdoğan herkesi şaşırtan bir şekilde asgari ücerti %50,54 oranında artırarak 4253 Liraya yükseltti. İşçi kesiminden “bunun altında bir kurt yeniği var” sesleri yükselse de bir memnuniyet de yarattı. Yine Erdoğan 2021 yılı enflasyon oranı temelinde emekli maaşlarına %25 ve memur maaşlarına %30’luk bir zam yaptı. Emekliler ve memurlar memnun olmasa da “idare eder” dediler. Ama yılbaşı sabahı Erdoğan’ın ücret ve maaşlara neden böylesine “yüksek” zam yaptığı anlaşıldı. 1 Ocak 2022 günü insanlar elektriğe ve doğal gaz yapılan fahiş zamlarla uyandı. Elektriğe %50 ile %130 arasında, doğal gaza da %25 ile %50 arasında zam yapıldı. İş yerlerine gelen elektrik zammı ise %168’lere ulaşıyordu. Erdoğan’ın bu zamları neden 2021’de açıklamadığının sırrı hemen anlaşıldı. Eğer bu zamlar Aralık 2021’de açıklasaydı bu fiyat artışlarıyla Aralık 2021 enflasyonunu daha yüksek çıkacak, Erdoğan da asgari ücrete, emekli ve memur maaşlarına daha yüksek zam yapmak zorunda kalacaktı. Böylece Erdoğan hem ücret ve maaşların daha çok yükselmesini engellemiş hem de asgari ücreti iki misli arttırdı diye puan toplamaya kalkmıştır. Oysa o “kaşıkla verip kepçeyle geri alıyordu”. Yaptığı bir aldatmaydı.

Yüksek elektrik ve doğal gaz zamları Ocak 2022 enflasyonunda kendisini hemen belli etti. TÜİK’e göre Aralık 2021’de %36 olan enflasyon Ocak 2022’de %48,69 oldu. ENAG kurumu ise yıllık Ocak 2022 enflasyonunu %115 olarak açıkladı. Artık insanlar TÜİK’in değil ENAG’ın rakamlarını gerçek enflasyon olarak almaya başladı. Son yapılan zamlarla enflasyon rakamları 2000’li yıllarındaki enflasyon sayılarına hızla yaklaşıyordu. Halkın tepkisi karşısında KDV’yi düşürme, elektrik kullanım taban miktarını yükseltme gibi kozmetik müdahalelerle Erdoğan halkın gözünü boyamaya kalktı. Halk ise bunları yutmadı. Zira %7 vergi ve %25 diğer indirimlerin fiyatlar üzerinde bir etkisi olmuyordu. Yükselen enflasyon indirimlerden çok daha büyüktü, fiyatları sürekli yukarı çekiyordu. Erdoğan yükselen fiyatların sorumluluğunu zincir market tekellerinin üstüne yıkmaya çalıştı. Onları stokçulukla suçlamaya, sıkı kontrole tabi tutmakla tehdit etti. Ama tutmadı. Bu kez fiyat artışlarının nedeni elektriğe gaza, benzine, mazota yapılan zamlardı. Bu zamların sorumlusu da zamları yapan Erdoğan’ın ta kendisiydi.

Zamları yapan Allah ve muhalefet

Bu koşullarda zamların sorumluluğunu hızla Erdoğan’ın, hükümetin üstünden alıp başka yerlere yıkmak, halkı bir kez daha aldatmak gerekiyordu. Bu işi de onun bakanları, vekilleri ve danışmanları üstlendi. Onlara göre de zamların sorumlusu Allah’tı, muhalefetti, dış güçlerdi. Önce Süleyman Soylu öne atıldı, zamların Allah! tan geldiğini iddia etti ve şöyle dedi:  

“Sadece bizim yaptıklarımıza bakmayın. Biz kendimiz yapmıyoruz. Biz inanıyoruz ki; bize yaptıran Allah’tır, bize yaptıran Allah’tır, bize yaptıran Allah’tır!”

Soylu’yu AKP İstanbul Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı izledi. Çamlı’da şöyle diyordu:

“Bu zamların oluşmasında bizim bir dahlimiz yok. En büyük dâhil CHP’de. Bugün olan doğal gaz, elektrik zamlarının tamamı bu zihniyetin ürünüdür. Çünkü onlar paramparça etti memleketi. Kumara verdiler. Ben şimdi kendi malımı ABD’nin dolarıyla almak zorunda kaldım, bu nedenle yetiştiremiyorum.”

Çamlı’yı AKP konya Milletvekili Hacı Ahmet Özdemir izledi ve zamlarla ilgili şu açıklamayı yaptı:

“Eğer bugün elektrik pahalıysa bunun sebebi muhalefettir, geçmiş zamanlardaki ihmaller ve yanlış politikalardır.” Sanki 20 yıldır bu ülkede iktidarda olan kendileri değil!

AKP yöneticisi Mahir Ünal’a göre ise zamları yapan devlet değildi, uluslararası piyasalardı. Ünal şöyle diyordu:

“Bu zamları devlet yapmıyor; uluslararası piyasalardan gelen zamlar bir süredir yansıtılmaya başlandı.”

Bunlara deli saçması deyip geçmemek lazım. Bunların da bir alıcısı var. Özellikle zamların uluslararası piyasalardan kaynaklandığı çokça söylenmeye başlandı. Gerçekten de pandeminin neden olduğu kapanmalardan sonra üretime başlanmasıyla uluslararası alanda bilgisayar ciplerine ve petrole olan talep arttı ve bu malların fiyatları yükseldi. Artan fiyatlar Avrupa’da %5’lik bir enflasyona yol açtı. Yani uluslararsı piyasaların neden olduğu enflasyon %5’dir. Türkiye’de ise resmi enflasyon %48, resmi olmayanı %115’dir. Aradaki büyük fark ne Allah’ın ne de muhalefetin işidir. Bu Erdoğan’ın yanlış uyguladığı ekonomi politikaların, faiz ve dolar kurlarıyla oynamasının sonucudur, Merkez Bankası ve Hazine’den 128 milyar doların “buharlaştırılmasıdır”, saraydaki israftır, Kürtlere karşı yürütülen savaş ve askeri harcamalardır. Pahalılıktan, zamlardan tek kurtuluş Erdoğan’ın gitmesidir. Erdoğan gitmeden hiçbir şey değişmeyecektir.

Halk korkuyu yendi, yıllar sonra sokağa çıktı

Erdoğan ise gitmemekte direniyor. Ama kendi yaptığı vergi indirimi gibi kozmetik müdahaleler ve vekillerine yaptırttığı suçu başkalarına yıkan açıklamalar artık işe yaramıyor. Zira elektrik ve doğal gaza yapılan zamlar Şubat 2022 faturalarında kendini gösterdi. Gelen faturalardaki miktar şimdiye kadar ödenen miktarın 2-3 katıydı. Özellikle emekliler, dar gelirliler (asgari ücretle çalışanlar) ve esnaflar feryat ettiler. Elektrik faturaları ev ve dükkân kiralarına eşdeğer faturalar ödenecek gibi değildi ve bıçak kemiğe dayandı. Artık korkunun ecele faydası yoktu. Sokağa çıkıp pazarda, meydanlarda zamları, fahiş fiyat artışlarını protesto etmek gerekiyordu. Vatandaşta öyle yaptı. Türkiye’nin dört bir yanında meydanlarda toplandı, elektrik faturalarını ödemiyoruz diye topluca yaktılar. Esnaf gelen faturaları dükkânın camına astı, bu fatura ödenmez, kepenk kapatacağız dedi. Vatandaş elektrikten tasarruf edebilmek için geceleri karanlıkta oturuyor, televizyonu, elektrikli cihazları fazla kullanmamaya çalışıyor. Ama bunlar çözüm değil. İlk çözüm hükümete bu zamları geri aldırtmak ve sürdürülebilir ve yenilenebilir bir enerji politikası uygulamaya zorlamaktır.

Sokağa çıkan vatandaşı başta DİSK olmak üzere sendikalar, meslek kuruluşları, dayanışma, kadın ve gençlik örgütleri, başta HDP olmak üzere muhalefet partileri yalnız bırakmadılar, onların yanında yer aldılar, onlara destek çıktılar. Faturaları ödememe girişimi ülkeyi saran büyük bir kampanyaya dönüşmeye başladı. Şimdi yapılması gereken bu tepkileri toplayıp Erdoğan’a karşı bir harekete dönüştürmek, miting ve yürüyüşlerle bir derinişe yükseltmek gerekmektedir. Başta CHP olmak üzere Millet ittifakı partileri halkın yığınsal olarak sokağa çıkmasından korkmaktadır. Onlardan bir “öncülük” beklenemez. Öncülük halkın, eylemlerin içinden çıkmalı. Burada komünistlere, sol ve demokratik güçlere büyük görevler düşmektedir. Halkın tepkilerini örgütlemek gerekmektedir. Mesela “zamlara ve pahalılığa hayır” komiteleri oluşturulabilinir.

Erdoğan’ı götürecek olan enflasyon değil, ulusal çapta direniştir

Halkın zamlara, pahalılığa karşı tepkisini örgütlemekte sendikalar da büyük rol oynayabilirler. Çünkü gıda maddelerine, elektriğe, doğal gaza gelen zamlar işçinin, özellikle asgari ücretle çalışan işçilerin ücretini yiyip bitirmektedir. Daha şimdiden işçiler ücretlerine zam istemeye başladılar. Çünkü fiyat artışları ücretlere yapılan zamları yedi bitirdi, işçi, memur, emekli maaşıyla geçinemez oldu. Yemeksepeti çalışanları günlerden beri direniyor, Migros Depo işçileri günlerden beri grevdeler, İzmir-Aliağa tersane işçileri topluca işi bırakıp direnişe geçtiler, sağlık çalışanları ve aile hekimleri meydanlarda, Farplas işçileri direnişteler. Bunlar şu an 50’den fazla Türkiye çapında işyerlerinde yapılan direniş ve grevlerden birkaç tanesi. İşçi ve emekçiler direnişte kararlılar. Artık aldıkları ücretlerle tencereler kaynamıyor. Hemen hemen hepsinin talebi insan gibi yaşayacak, gıda maddelerine, ekmeğe, elektriğe, gaza gelen zamları karşılayacak bir ücret artışıdır. Fabrikadaki direnişle evdeki feryat içiçe geçmiştir. İşçiler taleplerini “direne, direne kazanacağız”, “işçiyiz, haklıyız, güçlüyüz, boyun eğmeyeceğiz” belgileriyle ifade etmekte ve kararlılıklarını dile getirmektedirler. Burada sendikaların üzerine büyük görevler düşmektedir. Özellikle DİSK’in bu konuyu ele alması, fabrika ve ev direnişlerini birleştirmesi, ülke çapında bir direnişe dönüştürmesi gerekmektedir. Bunu yaptığı sürece sınıfa karşı yükümlülüğünü de yerine getirmiş olacaktır. Yıllar sonra ilk kez böylesine yığınlarda bir direniş ruhu yükselmektedir. Halk içindeki korkuyu atmakta, sokaklara çıkmaktadır. Erdoğan’ın kurduğu “korku imparatorluğu” yıkılmaktadır. Şurası bilinmeli ki, tek başına fiyat artışları, kaynamayan tencereler iktidarı yıkamaz, hele hele Erdoğan’ın iktidarını hiç götüremez. Kötüleşen ekonomik durumun yarattığı pahalılık ve yoksulluk Erdoğan’ı yıkacak objektif koşulları yaratır, hazırlar. Erdoğan’ı yıkacak olan güç bu koşullar üzerinde yükselen direniştir, sokak eylemleridir, ulusal çapta miting ve yürüyüşlerdir. Bunun örgütlenmesine öncülük etmekte de komünistlerin, solcuların, devrimcilerin görevidir. Haydi, iş başına!

Bir cevap yazın