12 Eylül: Türkiye’nin önemli bir kırılma noktası

Tufan YILMAZ

BU yıl, 2020 yılı, 12 Eylül faşizan askeri darbesinin 40. yılı. Genellikle bir olayın 10’lu ve 5’li yıl dönümleri o olayın değerlendirilmesi, o günlerle hesaplaşılması için bir vesile olur. 12 Eylül’ün 40. yılı da o darbeyi yaşamış olanların birçoğuna o günlere bir bakma, o günleri bir değerlendirme, bir muhasebe yapma olanağı vermiştir. Basında, sosyal medyada bu konuda birçok yayınlar yapıldı. Biz de o döneme bir başka yerden bakacağız, 12 Eylül darbesini Türkiye tarihinde bir kırılma, dönüm noktası olması açısından ele alacağız. Her bir yayın kendi başına değerli deneyler içerir. Hapishanelerde, zindanlarda, sürgünlerde yaşananlar, işkenceler, ölümler, cinayetler, idamlar, ayrılıklar hâlâ unutulmayan, hatırlandığı anda insana acı veren, yüreğini dağlayan olaylardır. Hele Diyarbakır zindanlarında tutsaklara, özellikle Kürt tutsaklara yapılan insanlık dışı uygulamalar ancak Hitler faşizminin temerküz kamplarında yaşanan barbarlıkların bir benzeridir. Oralar insanlığın bittiği yerlerdir.

Tek başına 12 Eylül darbesinin resmi verilere göre kısa bir “bilançosu” bile yapılan vahşetin boyutunu göstermesi bakımından yeterlidir: 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 210 bin dava açıldı, 230 bin kişi yargılandı, bunlardan 7000 kişi idamla yargılandı. 517 kişiye idam cezası verildi, bunlardan 50 kişi idam edildi. İdam edilenler arasında 17 yaşında olan, yaşı büyütülüp asılan, hakkında cuntanın başı Evren’in “asmayalım da besleyelim mi?” dediği Erdal Eren’de vardı. O dönemde kuşkulu ölüm sayısı 300, işkenceden ölenlerin sayısı 171, açlık grevinde ölen 14, kaçarken vurulan 16, çatışmada ölen 95, “doğal” ölüm raporu verilen 73, “intihar” ettiği bildirilen 43 kişidir. 30 bin kişi işten atılmış, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarılmış, 30 bin kişi de siyasi mülteci olarak yurt dışına sürgüne gitmiştir. 927 yayın yasaklanmış, 39 ton gazete ve dergi sakıncalı bulunarak imha edilmiş, 937 film yakılmıştır. 400 basın mensubu yargılanmış, toplam 3 bin 115 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmıştır. 3854 öğretmen ve 120 ilerici üniversite öğretim görevlisinin işine son verilmiştir. Yaşanan bu devlet teröründen sonra Türkiye solu, işçi hareketi kendine gelmekte hâlâ zorlanmaktadır. Bu baskıları göğüsleyebilen hareket Kürt Özgürlük Hareketi olmuştur. Günümüzde Erdoğan’ın yaşattığı devlet terörü bu 12 Eylül faşist terörünün bir devamıdır. 

Bir başka deyişle 12 Eylül Türkiye’nin üzerinden silindir gibi geçti. Demokrasi rafa kaldırıldı, Meclis dağıtıldı, partiler, sendikalar dernekler kapatıldı, Anayasa uygulamadan kaldırıldı. Başta seçim ve partiler kanunu olmak üzere tüm kanunlar değiştirildi. Her yerde faşist devlet terörü kol gezmeye başladı. Her şey 5 cuntacı generalin iki dudağının arasına sıkışmıştı. Bu generallerin hedefi Türkiye toplumunu yeni baştan yapılandırmak, şekillendirmekti. Atatürkçülük adı altında Türk-İslam sentezi temelleri üstünde şoven milliyetçi, dindar: Selefist-İslami, antikomünist, antikürt bir toplum, emperyalizmle entegre olmuş bir Türkiye yaratmaktı. Türkiye toplumunu kökten dönüştürmekti. Bunun ilk adımı olarak 1982’de çıkarılan antidemokratik anayasa oldu. Cuntanın bu anayasayı ortadan kaldırıp demokratik bir anayasa yapmayı bugüne kadar hiçbir hükümet başaramadı veya başarmak istemedi. Ama bu anayasa sürekli değiştirildi. Bu değişikliklerle anayasa daha da antidemokratikleşti. Yapılan değişikliklerle bu anayasa bugün Erdoğan’ın faşizan tek adam rejimi kurma çabalarının “hukuki” temelini oluşturmaktadır. Bugün ülkenin geldiği yer 12 Eylül darbesinin Türkiye tarihinde ekonomik, politik, sosyal, kültürel bir dönüm noktası, önemli bir kırılma noktası olduğunu göstermektedir. 12 Eylül darbesinin bu karakteri anlaşılmadan dünden ders çıkarmak ve geleceğe yönelik politik taktikler geliştirmek zordur. O zaman sormak gerekiyor: Nedir bu kırılmanın karakteristikleri?

12 Eylül ve ekonomik kırılma

12 Eylül döneminde en önemli kırılmalardan biri ekonomik alanda yaşandı. Türkiye’nin kendi gücü ve sosyalist ülkelerin yardımıyla planlı kalkınma projelerine son verildi ve Türkiye’nin ancak batıya entegre olarak serbest piyasa ekonomisiyle kalkınabileceği konusunda kesin karar verildi ve bu yönde “ciddi” adımlar atıldı. 

Türkiye ne Osmanlı ne de Cumhuriyet döneminde kapitalist gelişmeyi tam olarak yakalamış bir ülke değildir. Kapitalistleşme adımları batılılaşmayla birlikte daha Osmanlı döneminde atılmaya başlamıştı. Ama başarılı olamamıştı. Zira uzun süren padişahlık, kendine göre özgüllükleri olan Osmanlı feodalite sistemi burjuvazinin oluşmasını, kapitalizmin gelişmesini engellemiştir. Sürekli savaşlar, yokluk ve yoksulluk nedeniyle tasarruf, para birikimi, paranın kapitale dönüşmesi büyük çapta gerçekleşmemiştir. Oysa kapitalizm bireylerin hür girişimciliği (müteşebbisçiliği), serbest piyasa ve rekabet ilkeleri üzerinde yükselir, işçi ve emekçilerin üretim sürecinde sömürüsüne dayanır. Bu ise özgür bireylerin yatırım için, sömürmek için elinde kapital olmasını gerektirir. Ama hem Osmanlı da hem Türkiye de bireyde kapital olacak birikim olamamıştır. Paranın biraz birikebildiği tek yer devlet hazinesi olmuştur. Genellikle yatırımlar da devletten beklenmiştir. Bu ise sürekli kapitalist anlayışla bir çelişki teşkil etmiştir. Devlet halktan vergilerle topladığı parayla bir yandan altyapıya yatırım yaparken diğer yandan da devlet eliyle burjuva “yetiştirmeye” çalışmıştır. Her dönemde iktidara yakın bazı “gözü açıklar” devletten gördükleri yardımla bazı yatırımlar gerçekleştirmişler, ama üretimi kapitalist kurallar içinde geliştirememişlerdir. Her biri devleti soyarak zenginleşmiş, ama burjuvalaşamamıştır. Bu bugüne kadar Türkiye’nin kalkınmasının temel sorunu olmuştur: Devleti, hazineyi kim yiyecek, yağmalayacak, talan edecek, zengin olacak. CHP ile AKP arasındaki kavganın bir yanı da devlet denen yağlı kuyruğu kimin ele geçireceği sorunudur. Dün CHP yanlıları devleti yağmalayarak zengin oluyordu, bugün ise AKP, özellikle de Erdoğan taraftarları devleti soyarak zengin olmaktadırlar. Amaç ülkenin kalkınması değil, zengin yaratmaktır, bazı kişileri zengin etmektir. 100 yıllık tarihi boyunca Türkiye sürekli geri kalmış, ama bazıları da sürekli zenginleşmiş, kapitalist üretim ilişkileri ise bir türlü gelişememiştir.

Türkiye’de kalkınma tartışmaları

Türkiye’nin bu geri kalmışlıktan nasıl kurtulacağı, nasıl kalkınacağı Türkiye aydınlarının, sol, devrimci ve demokratik güçlerin, komünistlerin tartıştıkları en önemli sorunlardan biri olmuştur. Daha Osmanlı döneminde Jön Türkler arasında bu tartışmalar yapılmıştır. Bir çok Osmanlı düşünürleri, bunlar arasında Prens Sebahaddin “Teşebbüs-i Şahsi”liğin (özel teşebbüsün), özel girişimciliğin, yani liberalizmin desteklenmesini ve böylece bir burjuva sınıfının gelişebileceğini savunuyorlardı. İttihat ve Terakkiciler ise özellikle 1914’den sonra Osmanlının kendi yağıyla kavrulup kalkınması olan Milli İktisat politikasını savunuyorlardı. İttihat ve Terakki döneminde bu politikayla birlikte kapitülasyonlar tek taraflı olarak kaldırıldı, yabancı anonim ve sigorta şirketlerinin ayrıcalıklarına son verildi, ihracat devletleştirildi, Osmanlı parası koruma altına alındı, gayrimüslimlerin ticaretteki etkinlikleri kırıldı, milli bankalar kuruldu, Osmanlı üreticisine krediler sağlandı, devlet imkanlarıyla bir milli burjuvazi yaratma çabalarına girildi. Bu bir “milli” burjuva yaratma çabalarında soykırıma uğrayan Ermenilerin ve Cumhuriyetle birlikte mübadele edilen Rumların el konan mallarının yarattığı zenginliğin de büyük rolü olmuştur.

Osmanlıdan sonra Cumhuriyet Türkiye’sinde de ülkenin nasıl kalkınacağı konusunda komünistlerin tek alternatif olarak savundukları ulusal-demokratik bir iktidar altında ülkenin öz kaynaklarına dayalı planlı kalkınma projesinin yanı sıra bu iki “burjuva” görüş hep birbiriyle mücadele edegelmiştir. Osmanlı Milli İktisat politikası Cumhuriyet döneminde de 1950 yıllarına kadar iktidar olan Atatürk ve İnönü yönetimindeki Cumhuriyet Halk Partisi CHP tarafından ekonomide uygulanan devletçilik politikasında etken olmuştur. Devletçilik politikası Sovyetlerden etkilenerek farklı zamanlarda (1930 ve 1960’dan sonra) yapılan planlı kalkınma denemeleriyle 1980 senesine kadar kısmen sürmüştür. 1980’de 12 Eylül darbesiyle birlikte bu politikaya son verilmiştir. İlk kırılma da burada yaşanmıştır.

Prens Sebahaddin’in savunduğu ekonomide özel teşebbüsçülük, liberalizm Cumhuriyet döneminde CHP’ye muhalif olarak kurulan, ama ömürleri çok kısa olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası tarafından savunuldu, fakat o dönemin Türkiye koşullarına güre zorunluluk gösteren devletçilik politikası karşısında bir etkinlik sağlayamadı. İkinci Dünya Savaşı döneminde ülkede karaborsacılık yapan ve savaş vurgunu olup zenginleşen bir kesimin Bayar-Menderes yönetimindeki Demokrat Parti DP’de toparlanması ve DP’nin 1950’de iktidar olmasıyla birlikte Prens Sebahaddin’in görüşleri, liberalizm ülke ekonomi politikasında egemen olmaya başladı ve bu iki görüş arasındaki kavga 1980’ne kadar sürdü,  Kore savaşına asker göndererek, NATO’ya girerek, ülkede Sovyetlere karşı ABD üsleri kurulmasına izin vererek ülkeye giren ABD dolarlarıyla ve yüz karası 6-7 Eylül 1955 olaylarında Rumların ve diğer gayrimüslimlerin mağazaları yağmalanarak elde edilen ganimetle DP her “köşede” bir milyoner, zengin yaratma politikası uyguladı. Bir kez daha görüldü ki, talan ve yağmayla, ülkeyi kiralama karşılığında gelen dolarla burjuva yaratılamayacağı, ülkenin kalkınamayacağı ortaya çıktı.

Devletçilik ve planlı kalkınma

1960’da Bayar-Menderes rejiminin bir askeri darbeyle devrilmesinden sonra ülkenin geri kalmışlıktan nasıl kurtulacağı, sanayi devrimini nasıl yakalayacağı ve ülkenin nasıl kalkınacağı tartışmaları bir kez daha gündeme oturdu. Güçlenen solun, sosyalist ve komünist hareketin ve sosyal demokrat anlayışın etkisiyle ülkenin sosyalist ülkelerde olduğu gibi ancak planlı bir devletçilikle kalkınabileceği görüşü toplumda egemen olmaya başladı. Başbakanlığa bağlı Devlet Planlama Teşkilatı DPT kuruldu. Ülkenin kalkınmasını sağlamak için ülke kaynakları planlı bir şekilde kullanılmaya başlandı. Planlar sosyalist ülkelerde olduğu gibi beşer yıllık yapılıyordu ve başarılı da olmaya başlamıştı. Ama 1960-80 arası Ecevit yönetimindeki CHP ile Demirel yönetimindeki Milliyetçi Cephe arasında sık sık değişen iktidarlar planlı kalkınmanın uygulanmasını işlemez hale getirdi. Demirel “plana değil pilava ihtiyacımız var” diyerek planlı kalkınmayı kaldırıp bir kenara attı, özel teşebbüsü savunup yabancı sermaye ile birlikte montaj sanayii kurmaya, devlet hazinesini talan ederek çevresinde zenginler, vurguncular yaratmaya başladı. Ama 61 Anayasası ve DPT onun bu girişimlerini gemliyordu. Devletçilik, planlı kalkınma ve modern bir ağır sanayii kurma zorunluğu onun “serbest müteşebbisçilik” alanını daraltıyordu.

Planlı kalkınmanın temel felsefesinde “İthal İkamesine” dayalı sanayileşme modeli vardı. Buna göre ithalatın kısıtlanması ve ithal mallarının ülkede üretimini sağlayacak yerli sanayiinin kurulması ve bunların gümrük koruması ile rekabet güçlerinin artırılması gerekiyordu. Böylece ülke yabancı ülke mallarına bağımlılıktan kurtulmuş, ihtiyacı olan malları kendi üretiyor duruma gelmiş olacaktı. Bunun için gerekli olan yatırımı özel sektörün, burjuvazinin yapacak gücü, birikimi yoktu. Bu yatırımları eldeki birikimiyle devletin yapması gerekiyordu. Ülkenin kaynakları kıt olduğu için vergilerle toplanan devletin elindeki bu birikim iyi, efektif kullanabilme, yatırabilme, “çar-cur” edilmesini önleyebilme amacıyla planlı kalkınma fikri doğmuş ve bunun için de Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştu. Bu yatırımlar sonunda kamuoyunda Kamu İktisadi Teşebbüsleri KİT’ler olarak bilinen, bugün ismini birçoğunun hatırlamadığı ama bir dönem yaşamımızın kopmaz bir parçası olan Etibank’tan Sümerbank işletmelerine, Makina ve Kimya’dan Toprak Mahsulleri Ofisi’ne, Elektrik Üretim’den Petrol ve Kömür İşletmeleri’ne kadar yüzlerce kamu kuruluşu güçlendi, zenginleşti ve Türkiye ekonomisinin bel kemiği haline geldi. Her gelen iktidar kendi taraftarlarını yerleştirmek için bu kurumları birer “arpalık” gibi kullansalar da onların ülke ekonomisindeki vazgeçilemez yerleri her günkünden daha bariz şekilde ortaya çıkıyordu. Başta Demirel hükümetleri olmak üzere özel teşebbüsçüler bu kamu iktisadi kuruluşlarını yağmalayabilmek için her seferinde her türlü yola başvuruyor, yasasını, statüsünü değiştirmeye çalışıyorlardı.  Ama bunu bir türlü başaramıyorlardı. Kamuoyundan gelen tepiler çok büyüktü.  

İMF dayatmaları

Türkiye’nin özellikle ekonomik dar boğaza girdiği ve İMF’ye muhtaç duruma düştüğü 70’li yıllarda başta İMF ve Dünya Bankası olmak üzere emperyalist kuruluşlar Türkiye’ye ancak KİT’ler özelleştirilir ve devletçilik politikasından vazgeçilirse kredi vereceklerini açıklamaları üzerine KİT’lerin durumu yine yoğun şekilde tartışılmaya başlandı. Bu talep onların tüm batı dünyasında uygulamaya başladıkları devletin küçülmesi ve iktisadi alandan tamamen çekilmesi olan neo-liberal ekonomi politikalarına da uygundu (devletin özellikle sağlık alanından çekilmesi olan bu neo-liberal politikaların nelere mal olduğunu günümüz korona pandemisi koşullarında hep birlikte yaşadık ve yaşıyoruz). Ayrıca Batılılara göre KİT’lerin varlığı ve devletçilik anlayışı (onlar buna sol Kemalist anlayış diyorlardı (Fuller)) sürekli olarak ülkenin kalkınmada Sovyetleri örnek almasına, planlı kalkınma anlayışın güçlenmesine neden oluyordu. Ülkede kabaran işçi ve devrimci hareket de böyle bir kalkınma modelinin savunucusuydu. Bu da Batıyı tümden tedirgin ediyordu. Oysa Batıya göre Batı kuruluşları içinde olan bir NATO ülkesinde planlı kalkınma ekonomisi değil serbest piyasa ekonomisinin egemen olması gerekiyordu. Bunlar birbirine kökten zıddı ve bunun içinde Türkiye’de KİT’lerin ve devletçilik anlayışının bertaraf edilmesi şarttı. Batılılar, başta İMF ve Dünya Bankası kredi musluklarını kapatarak, Türkiye’yi 70 cente muhtaç ederek bunu dayatıyorlardı.

70’li yıllar Türkiye’de yokluk kuyruklarının uzadığı, karaborsanın başını alıp gittiği yıllardı. Bu koşullarda iktidardaki Demirel hükümeti İMF’ye boyun eğmek zorunda kaldı. Dünya Bankası’ndan gelen Özal’ı müsteşar olara tayin etti ve İMF’nin taleplerine uygun bir özelleştirme programı yapmakla görevlendirdi. Özal’ın yaptığı bu program 24 Ocak 1980’de hükümetçe onaylandığı için 24 Ocak Kararları olarak tarihe geçti.

24 Ocak kararları

24 Ocak kararları tarihsel nitelikteydi, çünkü bu kararlar Türkiye ekonomisinde bir dönüm noktasına, bir paradigma, köklü bir anlayış değişikliğine işaret ediyordu. Buna göre artık devletçilikten, KİT’lerden, ithal ikamesine dayalı planlı kalkınma anlayışından vazgeçiliyor, tam olarak serbest piyasa ekonomisine geçiliyordu. Serbest piyasa ekonomisi anlayışı temelinde, maksimum kâr ve rekabetçi, arz ve talebe göre fiyat, enflasyon üzerinde faiz politikaları, serbest döviz piyasası, yabancı sermayeye teşvik, ithalatın liberalleştirilmesi gibi önlemlerle ülke ekonomisi kapitalist dünya ekonomisine entegre ediliyordu. Devletin ekonomideki payı azaltılıyor, özel sektöre öncelik veriliyor, Kit’ler ve devlet kuruluşları yerli ve yabancı sermayenin talanına, yağmalanmasına açılıyordu.

24 Ocak kararlarının bir hedefi de yurtiçinde tasarruf miktarını arttırmak adına uygulanan yüksek faizlerle, ihracat desteği ve vergi indirimleriyle sermayenin belli ellerde toplanmasını, belli sermaye gruplarının zenginleşmesini sağlamak olmuştur. Tüm bunlarda bir burjuva sınıfı yaratma adına yapılmıştır. Sermaye birikiminin tek kaynağı ise emekçi halk yığınları ve onların sömürülmesiydi. Öngörülen sermaye birikimi, yüksek faiz, sıkı para ve maliye politikaları işçi ve emekçilerin ücretlerinin dondurulmasını ve düşürülmesini, kamu mal ve hizmetlerine zam yapılmasıyla mümkündü. Bu ise halk yığınlarının fakirleşmesi, yoksullaşması demekti. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de İMF’nin bu dayatmalarına karşı halk yığınlarında direnişler başladı.

24 Ocak kararları açıklanır açıklanmaz işçi ve emekçi sınıflarında, sendikalarda, ilerici ve devrimci güçlerde büyük bir tepki uyandı, halk ayağa kalktı. İMF politikaları protesto edildi, emekçiler devletçiliğe, planlı kalkınmaya sahip çıktılar. Ülkenin Amerikan yardımlarıyla değil, ancak karşılıklı yarar esasına dayalı sosyalist ülke yardımlarıyla planlı bir şekilde kalkınabileceği daha etkin savunulmaya başlandı. ABD veya emperyalistlerin sözde yardımlarının yardım olmadığı, bu yardımların hedefinin ülkenin sömürülmesi olduğu vurgulandı ve şimdiye kadar emperyalist yardımlarla kalkınan bir ülke olmadığı, ama sömürülüp fakirleşen birçok ülke olduğu belirtildi. Sosyalist ülke yardımlarıyla ise kalkınan çok ülke vardı. Türkiye’nin de başka alternatifi yoktu.

Bu tepkiler karşısında Demirel 24 Ocak kararlarını uygulamaya koyamadı. Sermaye çevrelerinde bu kararların uygulanmasının ve ülkedeki devrimci yükselişin, Sovyet taraftarlığının ancak bir askeri rejimle mümkün olacağı savunulmaya başlandı. Bu görüşü Amerikalılar da hararetle desteklediler. Ve ordu 12 Eylül’de faşizan bir darbeyle iktidara el koydu. Böylece 24 Ocak kararları ve ekonomideki paradigma değişikliği hayata geçirilmeye başlandı. Artık Türkiye’de devletçilik, planlı kalkınma dönemi kapandı, başta KİT’ler ülke kaynakları yerli ve uluslararası tekellerin talan, yağma, vurgun ve sömürüsüne açık serbest piyasa ekonomisi dönemi başladı.

Türkiye serbest piyasa politikasıyla kalkınamaz

40 yıldan beri bu yağma, KİT’lerin ve devlet kurumlarının satışı devam ediyor, ama hâlâ bitmiş değil. Darbeden sonraki 20 yılda, AKP iktidarına kadar olan dönemde 8 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirilirken, AKP’nin ilk 16 yıllık döneminde 62 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirilmiştir. Son 2 yılda AKP’nin gerçekleştirdiği özelleştirme gelirinin 7,5 milyar olduğu tahmin edilmektedir.

Satmakla bitmeyen halkın bu 80 yıllık birikimi maalesef ülkenin kalkınmasına, sanayileşmesine gitmemiş, özellikle Erdoğan döneminde inşaatlara, betonlara gömülerek kısa yoldan yeni zenginler yaratma yoluna gidilmiştir. Ülkede bir büyüme sağlanmış ama kalkınma, gelişme sağlanamamıştır. Bu nedenle Türkiye’nin önünde hâlâ 100 yıl öncesi gibi ülkenin nasıl kalkınabileceği sorunu durmaktadır. 12 Eylül darbesi ekonomi politikada bir anlayış değişikliğine, bir kırılmaya neden olmuş, ama dayatılan serbest piyasa ekonomisi ile Türkiye’nin kalkınamayacağı bir kez daha ispatlanmıştır. Ülkenin kalkınma politikasını yine 60’lı, 70’li yıllardaki tartışmalarda aramak gerekmektedir. Bu nedenle 12 Eylül faşizan darbesinin analizleri günümüz için her zamankinden daha öğreticidir.

Gelecek yazımızda politik, sosyal ve kültürel kırılmalara değineceğiz.

One thought on “12 Eylül: Türkiye’nin önemli bir kırılma noktası

  • 04/10/2020 tarihinde, saat 15:01
    Permalink

    Tam gerçeklerin toparlandığı, çok açık ve kolay anlaşılır bir yazı.
    Özetle yeniden gözden geçirilen bir Türkiye..
    Yanlızca okuduklarımızdan bildiklerimiz ve yaşadıklarımızla da, Türkiye siyasal gerçeğinin özetle üzerinden geçilmesi; yeniden gözden geçirme fırsatı sağlıyor.
    Emeğinize sağlık.

Bir cevap yazın