TKP 102 yaşında!

Komünistlerin önünde duran görev TKP’lerini acilen ayağa kaldırmaktır!

Değerli Yoldaşlar,

Bugün Mustafa Suphi ve Ethem Nejatların kurduğu, Nazım Hikmet ve Bilenlerin yaşattığı, 1973 Atılımı ile Bilen, Aram, Şiko ve Yelkenci yoldaşların ayağa kaldırdığı Partimiz TKP 102 yaşında. Ama partimiz Nabi Yağcı ve şürekâsının “sol parti ve güçlerle birlik” politikası sürecinde tamamen likide edildiği için çok zor durumda. Bugün komünistlerin önünde hâlâ Partimizi yeniden ayağa kaldırma görevi durmaktadır. Partimiz TKP’nin bu 102. yıl dönümünde de O’nu yeniden ayağa kaldırmak için yaptığımız toplantılardan birini daha gerçekleştiriyoruz.

Geçmişte böylesi toplantıları Şiko yoldaşla birlikte yapardık. Maalesef Şiko yoldaşı geçtiğimiz 2021 yılının 20 Kasım’ında kaybettik. O şimdi Berlin St. Hedwig mezarlığında ebedi uykusundadır. Onun yokluğunda bu toplantıları artık bizler gerçekleştireceğiz. O’na verdiğimiz sözü tutacağız ve Partimiz TKP’yi Marksçı-Leninci temellerde Türkiye işçi sınıfının partisi olarak yeniden ayağa kaldıracağız.

Geçtiğimiz bir yıl içinde yalnız Şiko yoldaşı kaybetmedik. Mehmet Güneş ve Mustafa Şahin yoldaşlarımızı da kaybettik. Onlar partimizin yeniden ayağa kaldırma mücadelesine aktif olarak katıldılar, özellikle partimizi işçi sınıfı saflarında örgütlemek için kendi çaplarında projeler geliştirdiler. İlk adımları attılar. Mehmet yoldaş Trakya’da, Mustafa yoldaş Kocaeli yöresinde, kendi yarattıkları olanaklarla, işçiler arasında çalışacaklardı. Onların beklenmedik ölümleri partimiz için büyük bir kayıp oldu. Ama onların girişimlerini yeni kuşaklar sürdürecek ve yaşatacaktır. İşçi yataklarında örgütlenmek partimizin hep temel politikası olmuştur. Bilen yoldaş bizlere “Fabrikalar kalemizdir!” öğüdünü vermiştir.

Yoldaşlar,

Şiko yoldaşın aramızdan ayrılışı bizler için büyük bir kayıp oldu. O hem 1973 Atılımı’nın hem 1983 likidasyonundan sonra partimizi yeniden ayağa kaldırma girişiminin atan kalbiydi. Maalesef o kalp durdu. 1983’deki 5. Kongre sürecinde Partimizin TİP, TSİP ve diğer sol parti ve örgütlerle birleşmesine kesinkes karşı gelen Şiko yoldaştı. Çünkü O bunun yalnız TKP için değil TİP ve TSİP için de likidasyon olacağını açıkça söyledi. Ama Sovyet yoldaşları buna ikna etmek mümkün olmadı. Onlar “birlik” politikasını dayattılar. Bu koşullarda Şiko ve Yelkenci yoldaşlar 5. Kongre’de saptanan “birlik” politikasına engel olmamak için “parti disiplini” gereği aktif politik çalışmalardan geri çekildiler. Maalesef bu suskunluk 2001 senesine kadar sürdü. Şüphesiz bu parti disiplininin yanlış bir uygulanış biçimiydi.

Sovyetlerin desteğini arkasına alan Nabi Yağcı ve şürekâsı “birlik” sürecinde partiyi adım adım likide etti. TİP, TSİP ve kendisine komünist, sosyalist diyen akımlarla birleşme yetmiyormuş gibi, Sovyetlerin yıkılmasından da yararlanarak, fütursuzca “birlik” sürecini Boyner’in YDH’sına yamanmaktan Kemalist, ulusalcı bir küçük burjuva akımı olan Dev-Yol ile birliğe kadar götürdüler. ÖDP’yi kurdular. Kemalistlerle birlik! ÖDP’yi sosyalist parti yaptılar, Kemalistlerle sosyalizm kurmaya kalktılar. Bu likidasyondan da öteye partimize, Marksçı-Leninci harekete, işçi sınıfına karşı bir ihanetti. Bu tutumuyla Nabi Yağcı’nın politikası partimizdeki Şefik Hüsnü geleneğinin bir başka versiyonuydu.

İhanetin ise sonu yoktu. Nabi Yağcı ve şürekâsı partinin isminin üstüne SİP’lilerin çökmesine, parti ismini çalmalarına göz yumarak, susarak, onları yüreklendirerek destek verdiler. SİP’lilerin kurduğu TKP devlet icazetliydi, bir devlet plan ve projesiydi. TKP’nin Nabi Yağcı tarafından Türk devletine teslim edilmesiydi. Devletin amacı ise TKP geleneğini karalama, Suphi ve Nejat isimlerini unutturma, işçi ve emekçi yığınların, devrimci gençliğin Marksçı-Leninci ilkelerle buluşmasını, yoğrulmasını engelleme, onları Türk milliyetçisi Kemalist zihniyetle yetiştirmekti. Nabi Yağcı’nın Türk devletine bu hizmeti onun en büyük ihanetlerinden biridir. Türkiye komünistlerinin yüz karasıdır.

Yoldaşlar,

SİP-TKP’nin kurulmasıyla Şiko ve Yelkenci yoldaşlar “suskunluk, disiplin buraya kadar” deyip SİP-TKP’yi demaske etmek ve Partimiz TKP’yi Suphi-Nazım-Bilen geleneğinde Marksçı-Leninci ilkeler üzerinde yeniden ayağa kaldırmak için harekete geçtiler. Ama görüldü ki, Nabi Yağcı’nın likidasyon ve ihanet sürecinde partiye ve kadrolarına verdiği tahribat çok büyüktü. Kadroların büyük çoğunluğu likidasyon ve legalizm batağında yozlaşmış, çürümüş, sağa sola savrulmuştu. ÖDP’nin yanlışlığı anlaşılınca ÖDP Dev-Yol’a bırakılıp tek tek sosyalist gruplar ayrılınca likidasyonun boyutu tam olarak ortaya çıktı. Ayrılan her grup kendini bir yere kadar toparladı. Kendini toparlayamayan TKP’liler oldu. Onlar Gümüldür’de ilkesiz bir komünistler birliği girişiminde bulundular. Tutmadı, zira onlar kendine komünist diyen herkesi toparladılar. Bu ise Nabi’nin likidasyon, ihanet yolunda gitmekten başka bir şey değildi. TKP ilkesizlik üzerinde değil, ancak Marksçı-Leninci ilkeler üzerinde yükselebilirdi.

Şiko ve Yelkenci yoldaşlar hem Türkiye’de hem Almanya’da sayısız toplantılar yaptılar. Bu toplantılar bazen 100, bazen 50, bazen 20, bazen 10, bazen 5, bazen bir kişiyle yapıldı. Özellikle Şiko yoldaş Türkiye’de, Almanya’da tanıdığımız yoldaşları harmanladı, onlarla sayısız toplantılar yaptı. Ama çoğu kez bu görüşmelerden ve toplantılardan çok bir şey çıkmadı. Bazen bir yoldaşı kazanmak için bile büyük eforlar sarfetmek gerekti. Bunlar yorulmadan yapıldı.  

Şiko ve Yelkenci yoldaşlar koşturmaktan yorulmadılar. Ama ben varım diyenlerin çoğu onları hayal kırıklığına uğrattı. Bunlardan bir kısmı Marksizm-Leninizm’e karşı çıkıyorlar, Marksizm-Leninizm’i Sovyetlerin, reel sosyalizmin yıkılmasından sorumlu tutuyorlardı. Proletarya diktatörlüğü, Stalinizm, demokratik merkeziyetçilik ilkeleri onlara göre yanlıştı ve geride kalmıştı. Bunlarla birlikte olunamazdı. Onlardan ayrıldık.

Bunlardan bazıları Leninci devrim sürecine, demokratik devrimle sosyalist devrim arasındaki diyalektiğe, partimizin ileri demokrasi strateji ve taktiğine karşı çıktılar. Aslında buna karşı gelen birinin neden partiye girdiğini sorgulaması gerekirdi. Onlara göre aşamalı devrim stratejisi yanlıştı, önümüzde demokrasi değil, sosyalizm mücadelesi durmaktaydı. Bunlarla birlikte olamazdık, ayrıldık.

Bir kısmı devletten, Kemalizm’den kopamıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla, Anadolu halklarına uygulanan jenositlerle yüzleşmek istemiyordu. Özellikle Kürt sorununda milliyetçi konumlar sergiliyor, Kürt halkının barışçıl olmayan direnme yolların tasvip etmiyor, PKK’nin mücadelesine devlet gözüyle bakıyordu. Bu gibileriyle de birlikte yol alınamazdı. Onlardan da ayrıldık.  

Bir diğer kısmı da kariyerizm ve çıkar peşindeydi. Yapılan toplantının parti konferansı olarak ilan edilmesini, kendilerinin MK veya PB üyesi olarak açıklanmasını istiyorlardı. Onlar partiyi yığınlar içinde örgütlemeye yanaşmıyor, kazanacakları unvanla etrafta “caka” satmak istiyorlardı. Bunlardan partiyi bir şirket, aile şirketi gibi yönetmeye, maddi ilişkiler kurmaya kalkanlar da oldu. Bazıları da partiyi bir ekmek kapısı olarak görmeye başladı. İşi asalaklığa kadar vardıranlar oldu. Bunlarda moral, komünist ahlak normları kalmamıştı. Bunlarla da daha fazla gidilemezdi. Onlardan da ayrıldık.

Bir diğer kesim ise bizlerle birlikte gözüküyor, ama Nabi Yağcı ile de ilişkilerini sürdürmek istiyordu. Bu ilkesizliğin, omurgasızlığın bir başka örneği idi. Nabi Yağcı partiyi likide eden, işçi sınıfına ihanet eden, komünistler arasında itibarını kaybeden kişidir. Onunla ilişki kurma ona itibar kazandırmaktır. Bu gibileriyle de yollarımızı ayırdık.

Evet yoldaşlar, elde avuçta kalanlar, şüphesiz bu kadar değil, ama bu kadar olduğundan da hareket etmemiz gerekir. Bu kez toparlanmanın 1973 Atılımı’ndan çok daha zor olacağı ortaya çıkmaktadır. 1973’de hem işçi hem gençlik kesiminde yükselen, arayış içinde olan devrimci bir hareket vardı. Bunlar için partimiz ve Sovyetler bir çekim merkeziydi. TKP’yi arayan, Dünya Komünist Hareketi’ne katılmak isteyen güçlü bir akım vardı. Sorun bunları toparlayabilmekti. Şimdi ise tam tersi bir durum var. Sovyetler ve reel sosyalizm yok. Devrimci, komünist bir hareket yok. Kimlikler ve çevre sorunları üzerine yükselen mücadeleler var. Ama bunlar kopuk kopuk. Bunları bir mecraya akıtacak, toparlayacak bir güç yok. Esasında bunu yapacak olan güç de Marksizm-Leninizm ilkeleri üzerinde kurulu bir komünist partisidir, Türkiye’de Suphi ve Bilen geleneğindeki TKP’dir. Bu TKP’nin ayağa kaldırılması Türkiye için bu kadar hayatidir. Bunun için hâlâ kıyıda-köşede kalmış Markçı-Leninci komünist kadroları bulup çıkarmak, bir araya getirmek, Avrupa’yı ve Türkiye’yi bir kez daha harmanlamak gerekiyordu. Bu işi de Zeynep Alkan yoldaş üstlendi. Ama bu kez bizimle yürümek isteyen komünistlerin önüne belli ilkeleri koymak gerekiyordu. Bu ilkelerin olmazsa olmaz ilkeler olduğunu anlatıp onun bu mücadelede var olup olamayacağını test etmek, saptamak gerekiyordu. Nedir bu olmazsa olmaz ilkeler.

Yoldaşlar,

Bunlar hepimizin bildiği ilkelerdir. Birçok kez yazdık çizdik. Ama tekrarda fayda vardır;

  1. Marksizm-Leninizm hâlâ mücadelemizde bize yol gösteren pusulamızdır. Sovyetlerin, reel sosyalizmin yıkılmasından bizim ideolojimiz Marksizm-Leninizm sorumlu değildir, bundan onu çarpıtan revizyonistler, reformistler, oportünistler sorumludur. Stalin dönemi dâhil Sovyet deneyimi, reel sosyalizm deneyimi mücadelemizde büyük bir hazinedir.
  2. Proletarya diktatörlüğü ve demokratik merkeziyetçilik ilkeleri komünist partisinin olmazsa olmazlarıdır. Proletarya diktatörlüğü kapitalizmle sosyalizm arasında bir geçiş dönemidir, bir zorunluktur, uzun bir süreyi kapsar, kim-kimi savaşı dönemidir. Demokratik merkeziyetçilik işçi sınıfını devrime sevk edecek olan partinin işleyiş biçimidir. O en demokratik, en devrimci özgür örgüt işleyiş biçimidir.
  3. Kemalizm Türk burjuvazisinin Anadolu halklarının inkâr ve imhasına dayalı yapay bir Türk milleti ve Türk devleti yaratma proje ve ideolojisidir, şoven milliyetçiliktir, soykırımdır. İttihat ve Terakki’nin devamıdır. Marksizm-Leninizm’in zıddıdır. Burjuvazinin bu projesine karşı TKP’nin Mustafa Suphilerden beri projesi “Hür milletlerin hür ittihadı”dır. Tüm Anadolu halklarının ayrılma hakları dâhil, eşit, özgür, özerk demokratik bir cumhuriyette barış içinde birlikte ortak yaşamasıdır.
  4. Kemalist Türk devletinin bugünkü hedefi Kürt halkını inkâr, imha ve asimile etmektir. Bunun için her türlü zorbalık, zulüm ve şiddet, savaş mübahtır. Devlet kurulduğundan beri, 100 yıldan beri Kürt halkına karşı bir savaş yürütmektedir. Kürt halkı da devletin zorbalığına karşı barışçıl ve barışçıl olmayan, demokratik ve demokratik olmayan yollardan direnmektedir. Bu onun en doğal hakkıdır. Üstündeki ulusal baskıyı, zulmü silkeleyip atmak, ayrılma dâhil kendi kaderini özgürce belirlemek istemektedir.
  5. Bugün Kürt halkının bu direnişini HDP barışçıl ve demokratik yollardan, PKK barışçıl ve demokratik olmayan yollardan yürütmektedir. Bir halk, Kürt halkı da direnişini nasıl yapacağına kendi, yani örgütlü güçleri karar verir. Türk sol ve demokratik güçlerinin görevi onların direnişine karşı çıkmak değil, devletin onlara yönelik baskılarına, saldırılarına karşı çıkmak, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollardan çözümünü savunmak, Dolmabahçe Masası’nın yeniden kurulmasını istemek, halk yığınlarında bu yönde bir iradenin oluşması için çalışmaktır. Kürt halkı ezildiği sürece Türk halkının da özgür olamayacağını anlatmaktır.
  6. TKP işçi sınıfımızın, emekçi halklarımızın partisidir. Hedefimiz yığınlar içinde örgütlenmek, sömürüsüz ve baskısız, özgür toplum sosyalizmi kurma mücadelelerinde işçi ve emekçilerle birlikte savaşmak ve onlara öncülük etmektir. Sosyalizme giden mücadele bir dizi demokratik devrim ve dönüşümleri gerçekleştirmeyi, Kemalistlere varıncaya kadar farklı burjuva güçleriyle ittifaklar kurmayı gerektirir. İttifak kurmakla partide birleşmek ayrı ayrı şeylerdir. Demokratik devrim aşamalarını, ittifak politikalarını inkâr ederek sosyalist iktidarı gündeme almak maceracılıktır.
  7. Legal ve illegal, barışçıl ve barışçıl olmayan mücadele biçimleri partimizin temel çalışma anlayışıdır. Politikada esas olan legal, barışçıl, demokratik çalışmadır. İllegal ve barışçıl olmayan çalışma biçimini bize dayatan burjuva devletidir. Ama iktidarı almak için mücadele eden bir komünist partisinin hiçbir çalışma ve mücadele biçimini mutlaklaştırmaması, tersine bunlar arasındaki diyalektik bağın sürekli göz önünde bulundurması gerekir. Günümüzde iktidarı bırakmak istemeyen AKP’nin gayrı nizami silahlı örgüt ve birimler oluşturması bizler için bu diyalektik bağın ne kadar can yakıcı olduğunu gösteren delillerden sadece biridir.

Yoldaşlar, Bu ilkeler yalnız eski parti üyelerini elemek için değil, yeni parti üye ve sempatizanları kazanmak için de geçerlidir. Bir komünist partisi birliğini ve devrimci mücadele gücünü üyelerinin savunduğu ortak Marksçı-Leninci ilkelerden alır. Bu ilkelerin her zaman yeni koşullara göre uyarlanması gerekir. Mekanik bir yorum ve çalışma anlayışı bize yabancıdır. Marksizm-Leninizm’in özü tarihsel ve diyalektik materyalist yaklaşımdır.

Yoldaşlar,

Tekrar başa dönersek önümüzde duran sorun partimizi nasıl ayağa kaldıracağız sorusudur. Artık şu tespiti yapmamız gerekmektedir. Eski parti üyelerinden kazanabileceklerimizi kazandık. Onlarla daha fazla uğraşmanın, onlardan bir şeyler beklemenin bir anlamı yoktur. Kendiliğinden gelebileceklerin dışında bu alan kapanmıştır. Şimdi önümüzde yeni parti üyeleri kazanma dönem ve görevi durmaktadır. Tartışmamız gereken bunu nasıl başaracağımızdır. Geçmişten ders çıkaracağımız örnekler vardır.

Bizlere sık sık Yakup Demir yoldaşla Bilen yoldaş arasında çekişmenin, kavganın ne olduğu sorulur. Biz de onlara böyle bir kavganın olmadığını söyleriz. Ama bu demek değil ki, onlar arasında bir konuda tartışma, görüş ayrılığı olmasın. Gayet tabii ki vardı. Olmaması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bir tartışma, ayrılık 70’li yıllarda partinin nasıl ayağa kaldırılacağı konusunda da ortaya çıkmıştı. İki yoldaşta da Batı Avrupa’daki işçilerden hareket edilmesi, hem Türkiye’de hem Avrupa’da yükselen bir devrimci işçi ve gençlik hareket olduğu konusunda hem fikirlerdi. Ama nasıl bir yol izleneceği konusunda ayrı görüşteydiler.

Uzun zaman Türkiye’de çalışmış, hapislerde yatmış, Mihri Belli ve Kıvılcımlı’nın ihanet ve tahribatını bilfiil yaşamış olan Demir yoldaş, yükselen devrimci gençlik hareketinin MDD savunucusu Mihri ve Kıvılcımlı’nın, gelişen işçi, emekçi ve köylü hareketinin sosyalist devrim savunucusu Aybar-Boran-Aren üçlüsünün etkisi altında olmasından çıkarak, bu hareketlerin Marksist-Leninist formasyondan daha henüz uzak olduğunu belirtiyor, önce onların içinde Marksist-Leninist anlayışın güçlenmesi gerektiğini söylüyor, var olan komünistlerin bu hareketlerin içinde bu yönde çalışmasını öneriyordu. Bilen yoldaş ise yükselen devrimci işçi ve gençlik hareketin belli komünist kadroları yarattığını, acilen bu kadroları toplayıp onlardan parti birimlerinin, komitelerinin hemen kurulmasını ve eğitilmesini, onların en önde gelenlerinden bir PB ve MK oluşturulmasını savunuyordu. Sonunda Sovyet, Alman ve Bulgar yoldaşlar tarafından Bilen yoldaşın görüşü benimsendi ve 1973 Atılımı gerçekleşti. O dönemde komünist olmak, parti üyesi olmak için en önemli kriter dünya çapında giden sistem savaşında Sovyetlerin, sosyalist sistemin yanında yer almak yetiyordu.

Bugün Bilen yoldaşın söylediği koşullar yok. Komünist olmak için taraf tutulacak bir sosyalist sistem de yok. Komünist olmak için en azından yukarda saydığımız kriterleri yerine getirmek gerekiyor. Ama bir başka düzeyde Demir yoldaşın söylediği durumla karşı karşıyayız. “Devrimci” olmasa da bugün Kürt, Alevi, kadın, gençlik gibi kimlik, işçi grevleri, köylü direnişleri gibi sınıf, iklim, kuraklık gibi çevre sorunları üzerinde gelişen farklı hareketler vardır. Bu hereketlerin hemen hemen çoğunun bilinç düzeyi düşük, Marksçı-Leninci anlayıştan çok uzaktır. Onlarda daha çok küçük burjuva anlayışlar ve yaklaşımlar egemendir. İşte şimdi tam da Demir yoldaşın dediği gibi bu hareketlerin içinde olmak, onların bilinç düzeyini yükseltmek, işçi sınıfıyla bağlamak ve giderek oralardan kadrolar çıkartmak gerekmektedir. Bu “iğne ile kuyu kazmak”tır. Zor olan da budur,

Ama diyeceksiniz ki, oralara gidecek, onların arasında çalışacak kadrolarımız yok. Olanlar ortada. Doğrudur, bir dar boğazdan geçiyoruz. Olanlar bu, ama çok iyi bir örgütlenmeyle elimizdeki kadrolarla da bir şeyler yapılacağını bilmemiz gerekir. Komünist demek 24 saatini partiye vermek demektir. Bu demek değildir ki, her üye profesyonel kadro olacak, 24 saat parti için çalışacak. O zaman fabrikalarda üye kalmaz. 24 saatini partiye vermek demek, yalnız profesyonel olmak demek değildir. Tam tersine fabrikalarda, işyerlerinde çalışırken, mahallede, kahvede sohbet ederken “bütün” aklını ve fikrini 24 saat parti için ne yapabileceğine vermek demektir: kime nasıl bir ajitasyon “çekeceğini”, kimi nasıl üye olarak kazanacağını, kiminle nasıl bir hücre kurabileceğini, hücrenin en efektif nasıl çalışacağını, bir grev ve direnişi nasıl örgütleyeceğini düşünmek ve uygulamak demektir. Şimdi burada hangi yoldaşların kendisine nasıl bir çalışma alanı seçebileceğini, kazanılan üyelerin nerelerde görevlendirilmesi gerektiğini konuşmalıyız. Komünist yaratıcıdır. Yaratıcılığımızı göstermeliyiz. Burada üzerinde duracağımız en önemli alan işçi ve gençlik arasındaki çalışmalar olmalıdır. Fabrikalar, sendikalar, okullar, üniversitelerde çalışmaya öncelik vermeliyiz. Kadın hareketlerinden çevre hareketlerine kadar önemli eylemlerin içinde olmaya çalışmalıyız. Yolumuz uzun, ama bizler uzun nefesliyiz, solukluyuz. Partimiz böylesi çalışmalar içinde ayağa kaldırılacaktır.

Yoldaşlar,

Çalışmalarımızda önümüze çıkan engeller yalnız sübjektif değil, objektif karakterdedir. En büyük engel ve zorluk şüphesiz devletin, hükümetin baskı ve saldırılarıdır, yasaklarıdır. AKP hükümeti, kişi olarak da Erdoğan devleti, orduyu, polisi, güvenlik güçlerini, yargıyı, maliyeyi, bürokrasiyi hemen hemen tamamen ele geçirmiş durumdalar. Bir yandan ele geçirdikleri güvenlik güçleri ve yargı ile Kürtlere karşı kirli bir savaş ve tutuklama furyası yürütmekteler, toplumda terör estirmekteler, toplumdan gelen en küçük bir muhalif çıkış ve eleştiriyi baskı ile susturmaktalar, bir korku imparatorluğu yaratmaktalar. Diğer yandan ele geçirdikleri “devlet yağlı kuyruğu” maliye ile yani para ile medyanın büyük bir kısmını kontrol ederek ve en etkin şekilde kullanarak kamuoyunu manipüle edebilmektedirler. Erdoğan televizyonlardan inmiyor, yalan, yanlış doğru sürekli konuşuyor. Sürekli yalan ve yanlışları tekrar ediyor. Bu faşistlerin, Göbels’in metodudur.

Bu iktidar elindeki medya sayesinde toplumu kolaylıkla kutuplaştırmakta, Kürtlere, sol, devrimci, laik kesimlere karşı bir düşmanlık akım ve atmosferi yaratmakta, Türkiye’yi kendilerine göre “dikensiz gül bahçesi” yapmak istemektedir. Bu medya etkisi öylesine güçlü ki, halkın pahalılığa, enflasyona karşı feryadının, tepkisinin bile “gazını alıp” yatıştırabilmektedir. Bunlar fiyat artışlarını Allah’ın işi olduğunu yayabilmekte veya pahalılığın Ukrayna savaşı nedeniyle bütün dünyada, Avrupa ve Amerika da bile yaşandığını, bunun insanlığın bir alın yazısı, kaderi olduğu konusunda geniş yığınları “ikna” edebilmekte, uyutabilmektedirler. İnsanlar yavaş yavaş yüksek fiyatlara alışmakta, zamları kanıksamaktalar. Burada Erdoğan ve iktidarının hedefi halkın kendi politikasına karşı öfkesini sol, devrimci ve demokratik güçlerin büyük bir harekete dönüştürmelerini engellemektir. Maalesef bugüne kadar ne burjuva muhalefeti ne de sol ve demokratik güçler halkta pahalılık ve zamlar karşısında Erdoğan’a, iktidara karşı gelişen tepkiyi güçlü bir direnişe dönüştüremediler. Erdoğan’ın yarattığı devlet baskı ve şiddeti, teör ve manüpülasyonu kırılamadı. Yalnız biz değil sol ve demokratik güçler de, hatta tüm muhalefet de iktidar karşısında zayıf konumlara düşmektedir. Bu bir teselli değil, özellikle içine girmekte olduğumuz seçim döneminde halk yığınlarını uyandırmak ve kazanmak için daha çok gayret sarfetmemizi gerektirmelidir. Unutulmamalı, Erdoğan 20 yıllık iktidarının en zayıf dönemini yaşıyor, onu iktidardan göndermek için en uygun koşullar bulunmaktadır. Ama muhalefetin, sol ve demokratik güçlerin dağınıklığı ve yetersizliği, Kürt düşmanlığı nedeniyle Erdoğan’a karşı geniş bir ittifak oluşturulamıyor, halk yığınları harekete geçirilemiyor. Doğmakta olan Erdoğan’ı gönderme fırsatı bir ihtimal kaçırılacaktır. Bu fırsatın kaçırılmasında Türk sol güçlerinin Erdoğan’ın Kürtlere karşı yürüttüğü savaşa vurdumduymazlığı, bu savaşlarda Erdoğan’a biçtikleri emperyalist karşıtlığı maalesef belirleyi rolü oynamaktadır. 

Yoldaşlar,

Türkiye artık bir seçim sathı mailine girmiş durumdadır. Seçim ya Mayıs’ta ya da en geç Haziran’da yapılacaktır. Bizlerin ve tüm sol, demokratik güçlerin çalışmalarının odak noktasına seçimleri koymaları gerekmektedir. Seçimler bizler için hem yığınlarla yeni bağlar kurmakta hem de Türk ve Kürt sol ve demokratik güçlerle birlikte iktidar yürüyüşümüzde yeni mevziler elde etmekte büyük ve önemli bir olanaktır. Bu olanağı en iyi şekilde değerlendirmemiz gerkir. Tüm baskılara rağmen seçimlerde halk yığınları biraz hareketlenir, kendi ve ülke durumuyla ilgili yeni söylemlere karşı kulağı açılır. Hatta bazen, belli koşullarda ak oylarıyla kırmızı bir devrim bile yapabilir. Ama Türkiye şu an böyle bir durumdan fersah fersah uzaktır.

Uzaktır, çünkü Türkiye 2023 Haziran seçimlerine çok zor koşullar altında girmektedir. Muhalefet felç olmuş durumdadır. Erdoğan ise şiddete dayalı bir seçim kampanyasına hazırlanmaktadır. Muhalefet “İktidar gidecek, gelmekte olan gelecek” diye hayal kurmaktadır. Hayal kurmak güzel şeydir. Ama gerçekleri görmek daha akılcı bir tutumdur. Zira gerçekler bambaşka bir dil konuşmaktadır. Gerçek nedir? Erdoğan’ın iktidarı kesinkes bırakmak istememektedir. Onun için iktidarı kaybetmek demek yaşamının “idam sehpası”nda, ama idam kaldırıldığı için bir zindanda, bir hapishane köşesinde bitmesi demektir. İçerde ve dışarda yığdığı milyar dolarlar da cabası. Bu nedenle Erdoğan iktidarı vermemek için uzun zamandan beri hazırlıklar yapmaktadır. Her ne kadar devlet güçleri elinin altında olsa da, onlara tam güvenmediğinden Erdoğan uzun zamandır SADAT gibi kuruluşların eliyle özel, gayrı nizami savaş birlikleri oluşturmaktadır. Kılıçdaroğlu bu birliklerin seçimlerde kullanılacağını iddia etmektedir. Yalnız SADAT değil, Özel Halk Koruma Birlikleri, Polise Yardım Birlikleri gibi sayısız özel savaş birlikleri, oturum sitelerinde silahlı imha timleri kurulmaktadır. Bu birimlerin bir hedefi var: Muhalefetin ve demokratik güçlerin seçim kampanyalarını terörize etmek ve seçim sandıklarını gasp etmek, seçim sonuçlarını manipüle etmektir. Erdoğan’ın seçimleri kazanmasını sağlamaktır.

Erdoğan’nın bu özel savaş birliklerini çok ciddiye almak gerekir. Zira Erdoğan’ın mentoru, hocası Erbakan “kanlı veya kansız” iktidara geleceğiz demişti. Erbakan’ın öğrencileri Erdoğan ve şürekâsı kansız olarak iktidara geldiler. Ama anlaşılan o ki, onlar kansız olarak gitmeyecekler, kanla iktidarda kalmayı, olmazsa kan dökerek gitmeyi planladıkları görülmektedir. Bu durumda ne yapmak gerekir. İşte burada bir kez daha “barışçıl ve barışçıl olmayan” mücadelenin diyalektiği gündeme gelmektedir. Bu gibi iktidarın kan dökmeye hazırlandığı durumlarda en önemli güç ve yöntem halk yığınlarını harakete geçirerek, iktidarın planlarını suya düşürmektir. İktidarın örgütlediği silahlı “çapulcu” güçlere karşı en etkili silah örgütlü halk yığınlarıdır, halkın bunlara karşı gelmesidir. Halkla olmayan silahlı veya silahsız girişimler başarıya ulaşamaz.

Görülen o ki, seçim çok sıcak bir ortamda geçecek. Bu seçimlerde hedef Erdoğan’ın gitmesidir. Bunun için tüm sol ve demokratik güçler, Kürtler ve Türkler, Aleviler ve Sünniler, Müslüman ve Gayrımüslümler, laikler ve dindarlar, işçi ve köylüler, esnaf ve aydınlar, gençler ve kadınlar halklarımızı ve ülkemizi yağma ve talan eden, Kürtlere ve komşularımıza savaş açan ve tehdit eden, barışı tehlikeye atan Erdoğan’a karşı zımnen de olsa birleşmeli ve onun faşizan tek adam rejimine son vermelidir. Erdoğan gidince gelecek olanların yapacakları çok bir şey yoktur. Getirecekleri ne gerçek bir demokrasi, ne de gerçek bir özgürlük vardır. Ama bir şey vardır: Erdoğan’ın gitmesiyle halk bir nefes alacaktır, bizler de, sol ve demokratik güçler de bir nefes alacaktır. Erdoğan’ın kurduğu korku imparatorluğu yıkılacaktır, Tek adam rejiminden parlamenter rejime geçerken, tek adam rejiminin oluşturduğu devlet kurumlarının parlamenter rejimin kontrolündeki devlet kurumlarına dönüştürülürken esecek, ortaya çıkacak olan burjuva demokratik rüzgârı bizlere, sol ve demokratik güçlere bir iki sene daha iyice bir çalışma ortamı, yığınlarla bağlanma olanakları sağlayabilir. Partimizi ayağa kaldırma çalışmaları hız kazanabilir. Kurulacak olan herhangi bir parlamenter sistem en geç iki sene sonra şu veya bu biçimde diktatörlüğünü gösterecektir. Yine bu dönüşümün biraz daha demokratik olabilmesi biz komünist, sol ve demokratik güçlerin işçi ve emekçi yığınlarını harekete geçirip iktidar üzerinde baskı oluşturabilmemize bağlıdır.

Seçim sonrasına daha çok zaman var. Önce seçim kampanyalarına hazırlanmamız lazım. Bu seçimler çok önemli. Eğer Erdoğan’ın planları dumura uğratılamazsa ve Erdoğan baskı, şiddet ve terörle seçimleri alırsa Türkiye’nin üzerine karabasanlar çökecektir. O zaman Erdoğan nihai hedefi olan faşist islami Türk Cumhuriyetini ilan edecek, ilerici ve demokratik güçlere yaşam hakkı tanımayacaktır. Şu an “kırıntı” halinde olan demokratik hak ve özgürlüklerin hepsi rafa kaldırılacaktır. Legal çalışma olanaklarının tümü yok edilecektir.

Seçimleri Erdoğan’ın almasıyla ileri ve demokratik güçler neleri kaybedeceklerinin bilincinde olmalı ve seçim kampanyalarına aktif katılmalı, halk yığınlarını seferber etmeli, seçim günü sandıklara sahip çıkmalıdır.

Biz komünistler bu yönde üzerimize düşeni hakkıyla yerine getireceğiz. Partimizin 102. yılı çalışmalarının merkezinde seçimler olacaktır. Erdoğan’ın gitmesi için tüm güçlerimizi seferber edeceğiz. İşçi ve emekçi yığınlarının içinde olacağız. Erdoğan’a karşı en geniş ittifakların oluşturulması için çalışacağız.

Yaşasın Marksizm-Leninizm!

Yaşasın TKP’miz!

10 Eylül 2022

TKP-1920                             www.tkp-online.com

Bir cevap yazın