Ceylan’ın o kocaman gözlerinin, Mihraç’ın yüzündeki o tebessümün uyandırdığı vicdanlar faşizmi boğacak!

Ceren FIRAT

BU ülkede Türkler arasında hâlâ devlet adına işlenen cinayetler ve katliamlar karşısında susmak adettir. Hele bu cinayetler, katliamlar Ermenilere, Kürtlere, Rumlara, diğer Türkiye halklarına ve inanç gruplarına, işçi sınıfı ve emekçilerine karşı işlenmişse, “susmak altındır.” Bunlar vatan ve millet adına, Türklük adına işlenmektedir. Susacaksın. Devletin yanında yer alacaksın, onu savunacaksın. Susmayan, tartışan, karşı çıkan vicdan sahibi insanlar da vatan hainidir, daha ileri giderse onların da katli vaciptir. Zira “Bu millet uğruna, ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da, kurşun yiyen de… şereflidir.” (Tansu Çiler)

Vicdanları sızlatan Kürt çocuklarının katliamı

Bir zamanlar bu ülkede vicdanlı insanların sayısı çok azdı. Bunlar da komünistlerdi, sosyalistlerdi, devrimcilerdi. Onlar az olmalarına rağmen susmadılar. Konuştular. Bedelini ağır ödediler. Ya yurt dışına çıktılar ya katledildiler. Ama vicdanlı insanların sayısı, sesini yükseltenlerin sayısı her gün bir iki de olsa, çok az da olsa çoğaldı ve çoğalmaktadır. Kürt halkının özgürlük mücadelesinin haklılığı anlaşıldıkca, Türk devrimcileri halkımıza, Kürt Özgürlük Hareketi’nin, PKK’nin, Öcalan’ın, HDP’nin mücadelesinin haklılığını anlattıkça vicdan sahibi insanların sayısı da çoğalacaktır. Evet, bir gün yeter! diye bir çığlık kopacaktır.

Son yıllarda Türk aydınları arasında, devletin Kürtleri hedef alan cinayetlerine karşı sesler daha çok yükselmeye başladı. Özellikle devletin Kürt çocuklarına karşı işlediği “aleni” cinayetler “bu kadar da olmaz” dedirtmeye başlamıştır. İnsanların az da olsa vicdanını sızlatan son olay Şırnak’ın İdil ilçesi Turgut Özal Mahallesi’nden 7 yaşındaki Miraç Miroğlu’nun katledilmesidir. Katledilen çocuk olunca insan olan sormadan duramıyor: “Suçu nedir?” Suçu Kürt olmaktır! Evet yanlış duymadınız. Mihraç’ın suçu Kürt olmaktır! Mihraç her çocuk gibi evinin yakınında bisikletiyle oynuyordu. Ama Kürt illerinde yollarda yalnız çocukların oynaması değil, büyüklerin bile gezmesi kolay değildir. Çünkü Kürt illerinde devlet kendi güç ve otoritesini göstermek için panzerleri ve akrepleri, zırhlı araçları daracık yollardan büyük bir hızla, süratle sürdürür, gövde gösterisi yaptırır, kendilerinin değil yolda oynayan çocuklardan ve yürüyen büyüklerden dikkat etmesini bekler, etmeyeni de ezer geçer. Bunu çoğu kez bilerek yapar, zira Kürtlere devlet gücünün belli aralıklarla gösterilmesi gerekir.

Kocaman gözlü Ceylan’ın katli

Olmaz böyle olaylar demeyin. Diyarbakır İnsan Hakları Derneği’nin raporuna göre 2009-2019 yılları arasında Diyarbakır, Şırnak, Dersim, Yüksekova, Mardin, Van, Cizre ve diğer Kürt şehirlerinde 63 “zırhlı araç” çarpma olayı vuku bulmuştur. Bu 63 olaydan 36’sı ölümle sonuçlanmıştır. Ölen, daha doğrusu katledilen bu 36 kişiden 16’sı çocuk, 6’sı kadındır. İHD’nin son açıklamasına göre ise çarpma olaylarını 90’a, ölüm sayısının 42’ye, ölen çocuk sayısının 21’e yükselmiştir. Türkiye Kürdistan’ında insanların “zırhlı araç”, panzerler tarafından ezilmesi sistematik hale gelmiştir. İnternet sayfaları katledilen bu 21 çocuğun yürek yakan acıklı hikayeleriyle ve resimleriyle doludur. Birini veya bir diğerini çok kişi şu veya bu şekilde hatırlar. Hele bunlardan bir tanesi olan Ceylan Önkol’un o parlayan kocaman gözlerini unutmak mümkün değildir. Ceylan Önkol 12 yaşındaydı. O, 28 Eylül 2009 günü Lice’nin Şenlik Köyü’nün Hambaz mezrasında hayvanlarını, koyun ve keçilerini otlatmaya çıktı. Hayvanlarını otlatırken Tapantepe Karakolu’ndan atılan havan topu mermisiyle katledildi. Hayvan otlatan bir kız çocuğuna havan topu atmanın bir izahı var mıdır? Türk devletine göre vardır! Kürttür, hayvan otlatmaya çıktığına göre “terörist”tir veya “terörist” adayıdır. Katli vaciptir. Devlet gücünü göstermelidir. “Yılanın başı küçükken ezilir.”

Ceylan’ın parçalanmış cesedini annesi topladı, eteğine sardı, karakola götürdü. Bir yandan otopsi yapılırken aynı anda acılı anne ve babanın ifadesi alınıyordu. Sonra kendisine cansız bedeni geri verilen anne ölü çocuğunu yine eteğine sarıp eve götürdü. Bu anlayana insanlığın bittiği yerdir. Çocuğunun cansız bedenini eteğine sarmak ve eve götürmek! Ama Türk devletinde böyle insanlık, insan hakları diye bir anlayış yoktur. Söz konusu Kürt olunca hiç yoktur. Sonunda kocaman gözlü Ceylan’ın faili bulunamadı, topu kimin attığı tespit edilemedi. Aradan 12 yıl geçti. Ailenin adalet arayışı sürmektedir. Bu ülkede söz konusu Kürt olunca adalet işlemez, devlet suçlu ve sorumlu olamaz. Suçlu ölendir, çünkü “kabahati” vardır. “Kabahati” Kürt olmaktır. Kürt olarak kendi toprağında sokakta oynamak ve gezmektir, mezrada çobanlık yapmak tehlikelidir. Kürt olduğunu söylediği, Kürt olmaktan doğan en doğal insan haklarını dilini, kültürünü, siyasi varlığını kullanmak istediği için “terörist” addedilmektedir. Kürt olan çocuk da olsa “terörist” adayıdır, büyümeden başı ezilmelidir. Zira en iyi Kürt ölü Kürttür. Ne kadar çok Kürt öldürürürse Türk devleti o kadar payidar kalacaktır. İşte her Türkün anlaması ve yıkması gereken bu anlayıştır. Payidar kalmak Kürtleri öldürerek değil, onlarla ve diğer Türkiye halklarıyla birlikte yaşamayı öğrenerek olacaktır.

Yüzünde tebessüm eksilmeyen Mihraç’ın katli

Katledilen bu çocuklara şimdi bir de 7 yaşındaki Mihraç eklendi. Mihraç futbolu seviyor ve Galatasaray’ı tutuyordu. Galatasaray formasıyla verdği pozda yüzündeki güzel tebessüm ve delikanlı duruşuyla herkesi hayran bırakıyordu. Mihraç’ın babası mali koşulları zor da olsa ona bir bisiklet almıştı. Çocuktu, istiyordu, sevindirmek gerekirdi. Mihraç da, 3 Eylül günü Şırnak’ın İdil ilçesi Turgut Özal Mahallesi’nde bisikletine biniyordu. Hızlı giden, sürat yapan bir zırhlı araç gelip bisikletteki çocuğa çarptı. Aracı kullanan, kazayı yapan güvenlik elemanı ifadesinde “Ben çok yavaştım, bir anda araç sarsıldı, bir baktım, çocuk bana vurmuş” diyordu. Burası Kürdistan! Çocuğa mı inanacaksın, devletin memuruna mı? Şüphesiz devlete, zira devlet savcısına, yargıcına, kendi memuruna inanır. 7 yaşında çocuk bisikletiyle 10-15 tonluk zırhlı araca vurmuş ve aracı sarsmıştır. Bu fizik bilimine aykırıdır. Ama, dedik ya, burası Kürdistan. Kürt çocuk vurmuşsa zırhlı araç sarsılır ve çocuk da ölür. Suçlu yaşamını kaybeden çocuktur, mağdur devletin memurudur. Zaten vali de açıklama yapıyor: “Görüntüler var, araç yavaşmış” diyor. Oysa hem görgü şahitleri, hem olayın kendisi polis memurunu ve valiyi yalanlamaktadır.

Görgü tanıkları aracın çocuğa çarptığı anda çok hızlı olduğunu söylüyor. Çarpmanın sonuçları da aracın çok hızlı olduğunu ortaya koyuyor. Araç Mihraç’a hızlı çarpmış olmasaydı, Mihraç’ın cansız bedeni olay yerinden 11 metre ilerde, ayağındaki terlik evin damında bulunur muydu? Araç hızlı çarpmasa, ezip geçmese Mihraç’ın bisikleti 4 parçaya ayrılır mıydı? Polis memuru ve yargı için olay olağandı. Savcı “ölümlü trafik kazası” gerekçesiyle soruşturma başlattı. Olayda bir çocuğun hayatını kaybetmesine rağmen polis memurunun gözaltına alınmasına gerek görülmedi. İfadesi de 3 gün sonra alındı ve ardından serbest bırakıldı. Genellikle yargı zırhlı araçların çarparak neden olduğu ölüm olaylarında “taksirli öldürme” suçundan dava açmakta, en alt düzeyden ceza vermekte ve bu cezaları da ertelemektedir. Yargı bu tutumuyla bir cezasızlık durumu yaratmakta, güvenlik güçlerine devletin gücünü göstermeleri için sırtlarını sıvazlamaktadır. Daha yeni cinayetler için cüretlendirmektedir.

Mihraç’ın katledilmesinden sonra polisin ve yargının tutumunu protesto etmek için baro harekete geçti. Zırhlı araçların özellikle çocukların yaşam alanlarını ihlal ettiğini belirten, yaşanan olaylarla ilgili tarafsız ve etkili bir soruşturma yürütülmesini talep eden bir açıklama yaptı. Bu açıklamaya yalnız Kürt illerindeki 14 baro imzaladı. Batıdaki barolar ilgi göstermedi. Yazık! Sorun Kürt çocukları olunca susmak mı gerekiyor? Bir çocuğun devlet tarafından katledilmesine ve yargının bu cinayetlerde cezasızlık durumu yaratmasına bir baro nasıl susabilir? Bu bir baronun asli görev ve meslek alanı değil midir? Katledilenler Kürt çocukları da olsa çiğnenen hukuk ve adalettir. İster Türk ister Kürt olsun hukuk devlet ve yargı tarafından çiğnenirken susmak baronun yüz karasıdır. Hele Kürtlere karşı işlenen cinayetlerde susmak devleti hukuksuzluğa teşviktir. Kürt ve Türk halkı ise barolardan hukuksuzluğa ve cezasızlığa karşı mücadele beklemektedir. Bu baroların ülkede barışın sağlanmasına Kürt sorununun çözümüne en büyük katkıları olacaktır. Barolar devletin çocuklara karşı işlediği cinayetler karşısında susamazlar!

Kürt illerinde panzerlerin çocukları katletmesi sıradan olaylardır

Bugün yargı hâlâ Kürt illerinde katledilen çocukları ve onların ailelerini “asli” suçlu, zırhlı araç sürücüsü polisleri ise “tali” kusurlu bulmaktadır. Bunun son örneği 11 Eylül 2019’da Diyarbakır Bağlar ilçesinde fırına ekmek almaya giderken çarpan zırhlı araç tarafından katledilen 5 yaşındaki Efe Taştekin olayıdır. Olay bir trafik kazası olarak görülüp 17 Eylül 2021’de yapılan duruşmaya sunulan bilirkişi raporuna göre katledilen Efe ve babası “asli” kusurlu bulunmuştur. “Tali” kusurlu bulunan polis memuru “taksirle ölüme neden olma” suçundan “paçayı” kurtarmaktadır.  

Evet, burası Türkiye! Bu ülkenin batısı var doğusu var. Buralar sanki iki ayrı ülkedir. Fiilen de böyledir. Kanunlar batıda İstanbul’da ayrı, doğuda Kürdistan’da ayrı uygulanır, yargı batıda İstanbul’da ayrı, doğuda Kürdistan’da ayrı işler. Batıda “normal” hukuk uygulanır, doğuda Kürdistan’da işgal ve sömürge hukuku uygulanır, her şey polisin, askerin, savcının keyfine kalmıştır. Ardarda çocuklar ölür, koca Türkiye’de bırakalım çığlığı, bir ses bile çıkmaz. Bu kadar çocuk polis veya asker tarafından batıda öldürülseydi, çoktan bir feryat kopmuştu, kopması da gerekir. Bu kadar değil, bir tek Türk çocuğu polis tarafından öldürülse bile Türkiye’nin ayağa kalkması da gerekir. Ama bir değil son 13 senede 21 Kürt çocuğu polis tarafından öldürülmesine rağmen tüm Türkiye, Türkler neden ayağa kalkmaz, susar? Neden ölen çocuk Kürt olunca suskunluk hüküm sürer, neden? Bunlar yurttaş değil mi? Türk Kürt eşit değil mi? Alevi Sünni, Hıristiyan Müslüman bu ülkede eşit değilmi? Evet, fiilen eşit değillerdir. Kürt Türke eşit değildir bu ülkede. Neden? Çünkü bunlar Kürttür, devlete karşı gelmektedirler. Ama sormak gerekmez mi, neden Kürtler devlete karşı gelmektedir? Neden Kürtler dağa çıkmaktadırlar? Neden Türkler Kürtleri kendileriyle eşit görmemektedir? Bir kez de olsa bir Türkün bir Kürde neden devlete karşı çıktığını sormak gerekmez mi? Ey Türk, bir kez de olsa sor! Alacağın cevaptan sonra bir kez de kendini sorgula. Sorgula ki, Kürdü anla!

Eğer bu devlet, Türk devleti ülkenin bir bölgesinde yaşayan halkın dilini, dinini, kimliğini varlığını inkar ediyor ve onlara zulüm uyguluyorsa, o halkın yapacağı tek şey isyan etmektir, devlete baş kaldırmaktır. Ve Kürtler bunun için devlete baş kaldırıyorlar. Onlar dillerini, kimliklerin, siyasi varlıklarını kullanmak ve kendilerini Türk değil Kürt olarak ifade etmek istiyorlar. Bu onların en doğal hakkı değil mi? Hakkıdır. Ama devlet onların bu hakkını kabul etmiyor, “tek dil, tek millet, tek din, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” diyerek onların üstüne yürüyor, operasyonlar düzenliyor, savaş açıyor, katlediyor, terör estiriyor. Sokaklarda çocuk, kadın, yaşlı demeden zırhlı araçlarla Kürtleri ezip geçiyor. İnsan olan her Türk, Türk devletinin bu politikasına karşı çıkar, eşitlik, özgürlük, özerklik temelinde Kürtlerle ve diğer Türkiye halklarıyla, inanç ve kültürlerle demokratik bir cumhuriyette ortak yaşamı savunur. Ülkeye ve bölgeye ebedi barış ve huzur ancak gerçek bir Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’yle gelir, şimdiki Türkiye Cumhuriyeti’yle gelmez. Bu Cumhuriyet asimilasyoncudur, inkârcı ve imhacıdır, ceberuttur, zalimdir, demokratikleşmesi şarttır. “Cumhuriyet’in gerçek demokrasıyle taçlandırılması gerekir.” Bu da Kürt halkının Türk halkına eşit olması, ulusal ve demokratik haklarına kavuşmasıyla olur.

Cizre hendek direnişleri ve katledilen çocuklar ve gençler

Yukarıdaki sayılara 2015 ve 2016 yıllarında Sur, Nusaybin, Silopi ve Cizre’de katledilen çocuklar, çocuk yaşta gençler ve yetişkinler dahil değildir. 2015-16 yıllarında bu şehirlerde devletin zulmüne ve terörüne karşı gençlerin sokaklara açtıkları hendekleri kapatmak için Erdoğan’ın açtığı savaş, onun kaybettiği 7 Haziran 2015 seçimlerinin intikamını almaya dönüktü. Özellikle Aralık 2014’den Şubat 2016’ya kadar Cizre’de yaşananlar tam bir soykırımdı. 14 Aralık 2015’den 11 Şubat 2016’ya kadar 60 gün süren sokağa çıkma yasağı boyunca Cizre’de yaşananlar bir vahşetti. Devlet vatandaşına savaş açmıştı. Keskin nişancılar sokağa çıkanı bebek, çocuk, kadın yetişkin demeden vuruyorlar, katlediyorlardı, Sonunda evlerin bodrumuna sığınan 170 genci ve yetişkini diri diri yaktılar, bombaladılar, bodrumlarda katlettiler. Geriye külleri ve birkaç kemikleri kaldı. İnsanlık Türk devletinin barbarlığını bir daha yaşamıştı.

Zırhlı araçların kasten ezerek çocuk katletmesi en bariz şekilde Cizre’de, özellikle de Cizre’nin Nur ve Cudi Mahallesi’nde yaşandı. Bu mahallelerde daha çok köyleri devlet tarafından yakıldığı için göç etmek zorunda kalan aileler oturuyordu. Devletin polisi sık sık bu mahallede zırhlı araçlarla devriye geziyor ve yolda oynayan, yürüyen çocuklara çarpıyor ve polisler çocuklara      “keyfi” olarak ateş edip öldürüyorlardı. Bunun üzerine gençler de zırhlı araçları mahallelerine sokmama kararı aldılar ve bunun için sokaklara hendek kazarak zırhlı araçların mahalleye girmelerini önlemeye başladılar. Bu dönem aynı zamanda İmralı ile devlet arasında barış ve çözüm görüşmelerinin yürütüldüğü yıllardı. Öcalan bu koşullarda gençlerin hendek açmaktan vazgeçmelerini ve sabretmelerini istedi. Öcalan’ın bu mesajını 14 Ocak 2015’de Hatip Dicle hendek kazan gençlere iletti. Gençler de Hatip Dicle’ye şu cevabı verdiler:

“KCK operasyonlarından bu yana Cizre’de genç bırakılmadı. Bizi birkaç yıl cezaevinde tuttular. Çıktık, her şey aynı. Her gün operasyon, yine tutuklama. Biz artık burada öleceğiz, biz artık cezaevine girmek istemiyoruz. Başkan’a mesajımızı iletin, bu hendekler bu yüzden. Başkan’ın dışında hiç kimsenin talimatı bizim için geçerli değildir. Çünkü yaşananların acısını çeken biziz” dediler ve hendekleri kapattılar. Ama hendekler kapanır kapanmaz o gece polis zırhlı araçlarla gövde gösterisine çıktılar ve 12 yaşındaki Nihat Kazanhan’ı başından vurarak katlettiler. Bu olayın sorumlusu Cizre’ye yeni atanan sabıkalı emniyet müdürüydü. Bu olaydan kısa bir süre önce 30 Aralık 2014 de Cizre’ye Emniyet Müdürü olarak atanan Hrant Dink cinayetinde zanlı Komiser Ercan Demir idi. Ercan Demir’in gelmesiyle Cizre’de tansiyon yükseldi. Yeni Emniyet Müdürü zırhlı araçları gençlerin üstüne sürdü. Hendekler yeniden kazıldı. Devletin saldırısı sokağa çıkma yasaklarıyla, keskin nişancılarla, gaz ve top bombalarıyla görülmemiş bir soykırıma dönüştü. Bu hendek savaşları 11 Şubat 2016’da sayısı 170 ile 250 arasında değişen gencin diri diri sığındıkları evlerin bodrumlarında katledilmesiyle son buldu. Bu katliam karşısında Türkler yine suskundu. Erdoğan iktidarda kalmasını Kürtlerin ve onların temsilcisi HDP ve PKK’ın imha edilmesi üzerine kurmuştu. 7 Haziran 2015 seçim yenilgisinden sonra onlara karşı saldırıya geçti, savaş başlattı. Bu savaş bugüne kadar sürmektedir. Ve bugün Erdoğan bu savaşın açtığı politik ve ekonomik yıkımın altında kalmaya doğru hızla girmektedir. Ona son darbeyi indirecek olan halklarımızın ortak mücadelesi olacaktır. Bu ortak mücadele sağlandıkça onun da günleri sayılı olacaktır.

Silopi ve Cizrede insanlık dışı uygulamalar

Cizre’deki olaylarla aynı günlerde Silopi’de de sokağa çıkma yasağı vardı. 20 Aralık 2015 günü Silopi’de evinin kapısının önünde vurularak katledilen 11 çocuk annesi Taybet İnan’ın başına gelenler ise insanlığın bittiği yerdi. Polis attığı kurşunla yaralanan Taybet İnan’ı ambulansın almasına müsaade etmedi. Taybet İnan kan kaybından hayatını kaybetti. Ölü bedeni bir hafta evinin kapısının önünde bekletildi. Kocası ve çocukları cesedi içeri almak istedikleri her kezde üzerlerine kurşunlar yağdırıldı. Kocası yaralandı. Beyaz bayrak açtılar, yine kurşun yağmuruna tutuldular. Ancak bir hafta sonra cesedin kaldırılmasına müsaade edildi. Taybet İnan’ın oğlu Mehmet İnan, “Bir evlada dünyada verilebilecek en büyük ceza bu olmalı. Her saniyesi bizim için ölümdü” diye isyanının dile getirdi.

Daha önce Eylül 2015’de ilan edilen sokağa çıkma yasağı esnasında Cizre’de de 10 yaşındaki Cemile kapının önünde oynarken atılan top parçalarının isabet etmesiyle hayatını kaybetmişti. Morga kaldırılamadı. Yine polis engelledi. Annesi onu 4 gün kokmasın diye buzdolabında sakladı. Bir anne için bundan daha büyük bir işkence olabilir mi? Yine kucağında 6 aylık bebeği ile amcasından gelen Zeynep gelin atılan ilk kurşunla yere serildi. Kucağındaki çocuk ayağından yaralandı. Çocuğun sesine koşan babaanne Maşallah da ilk kurşunla olduğu yerde yıkılıp kaldı. İki aile perişan oldu, çocuklar öksüz kaldı. Bir devlet vatandaşlarına bunu nasıl yapar? Kürt oluğu için, isyan ettiği için yapar. Bu olaylar olurken Türklerden ne bir çığlık koptu ne de Kürt halkının acıları paylaşıldı. Cizre olaylarının üstünden 5 yıl geçti. Her olayda olduğu gibi Türkler bu olayla da yüzleşmiş değilller. Yüzleşilmediği için öldürülen çocuklar karşısında susulmakta ve devlet de katliamlara devam etmektedir. Çocukları öldürmektedir. Aynı zamanda devlet ise Cizre’de öldürülenlerin sivil olmadığını ilan ediyordu. O dönem başbakan olan Ahmet Davutoğlu da “Biz terörist öldürdük” diye açıklamalar yapıyordu. Cemile’nin annesi Çağırga yaşamını yitirenlerin tamamının sivil olduğunu belirterek şöyle diyordu:

“Sen Cemile’yi benim kucağımda öldürdün, bir gün ben onu koynumda uyuttum, dört gün buzdolabında sakladım. Madem öyleyse gelip bir keşif yapsalardı, ölenin kim olduğunu görselerdi. Buzdolabı fotoğrafları yayınlandığında da ‘Bu fotoğraflar gerçek değil. Bu Filistin’e ait fotoğraf’ dediler. Biz yine gelip kontrol etmeleri için çağrı yaptık.” İnsanların göçertildiğini, evlerin yıkıldığını söyleyen anne Çağırga, “Yapılmadık şey kalmadı bize karşı. Çocuklarımızı bodrumlarda yakarak öldürdüler, tek bir kurşun gelmemiş evlerimizi kepçelerle yıktılar. İnsanlar aylarca sokaklarda, çadırlarda kaldılar, Cizre, Silopi, İdil, Gever, Şırnak, Nusaybin’de bunları uyguladılar. Bunların hepsi ‘Terörist’ mi? Erdoğan, Süryani, Arap, Kürt, Ermeni kim varsa hepsini terörist olarak ilan etmiş. Öyle bir vahşet uygulandı ki bizim içimiz kaldırmıyor yaşanılanları dile getirmeye” diye acılarını haykırıyordu. Türkler bu vahşetlerle yüzleşmeden barış nasıl sağlanacak. Şu görülmeli ki, yüzleşme iradesi oluşmaya başladığı an Erdoğan’ın sonu da gözükmüş olacaktır.

Kürdistan’ın yalnız insanları değil doğası da eşit değildir

Kürdistan’da yalnız insanlar değil, doğa da, ormanlar, sular, hayvanlar da Türkiye’nin batısındakilerle eşit değildir. Aylardan beri Kürt illerinde, Dersim’de, Bitlis’de, Bingöl’de Şırnak’da, Hakkarı’de sık sık ormanlar yanmaktadır. Son günlerde özellikle Dersim’de günlerden beri orman yangınları devam ediyor. Türklerden yükselen ne bir feryat ne bir ses var. Oysa aynı anda Atalya’da, Muğla’da çıkan yangınlara karşı büyük bir feryat yükselmişti. Hükümetin baceriksizliğine ve vurdumduymazlığına, Erdoğan’ın yangın söndürme uçaklarını devre dışı bırakmasına karşı büyük bir tepki kopmuştu. Halk yangınları söndürmek için seferber olmuştu. Bu tepkinin binde biri Dersim’de ve diğer Kürt illerinde dağlar, ormanlar yanarken kopmadı, gösterilmedi. Çıkan yangınları söndürmek için yollara dökülen Dersimlileri, Hakkarileri, Şırnaklıları asker durdurdu, operasyon bölgesi diye halkı bırakmadı. Güzelim ormanlar yanarken halkın da yüreği yandı.

Batıda orman yangınlarının nasıl çıktığı bilinmezken veya hükümet bu yangınları PKK’lıların çıkarttığı yalanını ileri sürmeye çalışırken, doğuda bu ormanları kimin yaktığı, yangının nasıl çıktığı ise besbelliydi. Zira bu yangınların PKK’ye, gerillaya karşı operasyon yapan askeri birliklerin attıkları toplar ve bombalar sonucu çıktığını başta devlet olmak üzere herkes kabul ediyor. O zaman tam da şimdi Türklerden “Operasyonlar dursun, yangınlar sönsün, barış olsun” diye bir çığlık kopması gerekmez miydi? Kürtler “Ormanlarımız yanmasın” diye feryad ederken Türklerin susması bir insanlık suçu değil midir? Suçudur, ama susarlar, acaba neden? Devletten korkudan mı, yoksa devletle bir olmaktan mı? İkisi de, ama daha çok devletle bir olmaktan.

Türkler yalnız Kürdistan’da katledilen çocuklara değil, “katledilen”, yanan ormanlara da sessiz kalıyorlar. Çünkü bu suçu işleyen devlettir ve devlet de bu suçu Türkler adına, vatan uğruna işlemektedir. O zaman sormak gerekir, İstanbul, İzmir vatanken Diyarbakır, Dersim vatan değl mi? Tüm Türkiye Türkün, Kürdün, Lazın; Çerkesin, Balkanlısının, Kafkaslısının, Rumunun, Ermenisinin, Romanın, Arabın ortak ülkesi, ortak vatanı değil mi? Türk egemen çevrelerine ve onların destekcilerine göre değildir. Onlara göre “Türkiye Türklerindir”, bu ülkede yaşayan herkes Türk olmak zorundadır, Türk olmak istemeyenlerin “tepesine” binilir. Onlar, eğer doğuda, Kürdistan’da Kürtler Türk olmak istemiyorlarsa, devlete baş kaldırıyorlarsa, o zaman devlet de “haklı olarak” onlara karşı savaşır, operasyonlar yapar, toplar, bombalar atar, bu esnada insanların ölmesi, ormanların yanması “doğaldır” diyebiliyorlar. Türkiye’de egemen olan zihniyet budur. Bu zihniyet yıkılmadan Türkiye’de ve bölgede barışı sağlamak, demokratik bir cumhuriyeti yaratmak mümkün değildir. Türk aydınının önünde duran görev bu zihniyeti yıkmaktır. Bu zihniyeti yıkmanın ilk adımı günümüzde bu zihniyetin uygulayıcısı Erdoğan’a karşı birleşmektir. Seçimli veya seçimsiz onun iktidarına son vermektir. Bu yığınlar içinde çalışmayı, Kürt ve Türk işçi ve emekçilerinin tabanda birlik ve ittifak kurmasını gerektirir. Bu ittifakı kurmak Kürt illerinde katledilen çocuklara borcumuzdur. Ceylan’ın kocaman gözleri, Mihraç’ın yüzündeki tebessüm Türklerin üzerindedir. Onlar Kürdistan’da işlenen cinayetlere susma diye her gün bizleri uyarıyor. Onların uyandırdığı vicdanlar Kürtlerle bir olduğunda Erdoğan yenilecek, faşizm boğulacaktır.

Bir cevap yazın