Haber / Yorum / Bildiri

Şirketine el konan Hasan İmamoğlu’nun serzenişi Trabzon’un bir itirafı mı?

“Komünizm gelmesin diye yıllarca boş yere mücadele etmişim!”

Ceylan DENİZ

OĞLU Ekrem İmamoğlu’nun İBB davasında baba Hasan İmamoğlu da nasibini alır. Erdoğan, Ekrem İmamoğlu ve ailesinin mal varlığını araştırtır ve baba Hasan İmamoğlu’nun şirketine el koydurur ve kayyım ataması yaptırır. Yıllardır uğraştığı, büyüttüğü, gözü gibi koruduğu şirketine el konmasına üzülen Hasan İmamoğlu “insanların malına mülküne komünist rejimlerde el konulduğu söylenirdi” diyerek bu haksızlığa feryat eder ve şöyle der:

“Birdenbire şu ana kadar birikimlerimin hepsi devlette. Ömür boyu hep uğraştım, çalıştım. Komünizm gelmesin diye mücadele ettiğim için çok pişmanım. Çünkü komünizme gerek yok. İstedikleri zaman komünizm ilan ediliyor. Malınıza mülkünüze el konuluyor.”

Trabzon 1921: “Kahrolsun malımıza-mülkümüze el koymaya gelen komünistler!”

Trabzonlu Hasan İmamoğlu’nun bu sözleri solcu, ilerici insanlara ister istemez 1921 yılında Trabzon’da komünistlere, Mustafa Suphi ve yoldaşlarına söylenen sözleri ve işlenen cinayeti hatırlatıyor ve Hasan İmamoğlu’nun söyledikleri sanki bir itiraf, hatta bir özür gibi algılanabiliyor. Çünkü Trabzon denince Türkiye sol ve demokratik güçlerinin, özellikle de TKP üyelerinin ve tüm Türkiye komünistlerinin içi bir hüzün ve acıyla dolar. Zira bundan tam 105 sene önce, 28 Kanunisani (Ocak) 1921’de Türkiye işçi sınıfı ve köylülerinin, emekçilerinin ilk önderleri, Türkiye Komünist Partisi TKP’nin kurucuları Mustafa Suphi ve yoldaşları, Onbeşler, o zamanın Trabzon’unda İttihat Terakki’nin önde gelenlerinden, Enver Paşacı Kayıkçılar Kâhyası Yahya ve adamları tarafından Trabzon açıklarında Karadeniz’in karanlık sularında alçakça katledildiler. Bu Ankara hükümeti döneminde ilk katliamlardan biriydi. Trabzon denince hep bu katliam akla gelir. Bu katliam hiçbir zaman unutulmadı. Türkiye işçi sınıfı ve emekçiler her sene 28 Ocak’ta onları anmakta ve mücadelelerinde yaşatmaktadır.

Mustafa Suphi kimdir? Mustafa Suphi Rusya’da Oktober Devrimi’ni yaşamış, oradaki Türkiyeli esir ve işçiler arasında çalışmış ve Bakü’de 10 Eylül 1920 TKP’yi kurmuş olan liderdir. Mustafa Suphi ve yoldaşları, 15’ler Anadolu’da Kurtuluş savaşına katılmak üzere 1920 yılı Aralık ayı sonunda Bakü’den Kars’a gelirler. Kazım Karabekir tarafından karşılanırlar. Karabekir onların geldiklerini Ankara’ya Mustafa Kemal’e bildirir. Mustafa Kemal Karabekir’e Suphilerin Ankara’da istenmediğini, geri gönderilmelerini belirtir. Mustafa Kemal’in onayladığı Karabekir’in planına göre Suphiler önce Erzurum’a, oradan Trabzon’a, oradan da motorla Batum’a gönderilecektir. Bu planın içinde Suphilerin Trabzon açıklarında katli de olduğu sonradan ortaya çıkar. Karabekir hem Erzurum’da hem Trabzon’da Envercileri ve İttihatçıları harekete geçirir. Onlar da halkı Suphilere karşı “Rusya’dan gelen komünistler malınıza, mülkünüze, servetinize, ırz ve namusunuza el koyacaklar!” diye kışkırtır ve Rusya’daki esir kardeşlerimizi kurşuna dizdiren dinsiz vatan hainlerinden intikam almaya çağırır. Halkı böyle söylemlerle galeyana getirenlerin başında hem Enver, hem Mustafa Kemal, hem Karabekir’le ilişkide olan Kayıkçılar Kâhyası Yahya’dır. O zamanlar Erzurum ve Trabzon, özellikle de Trabzon hem İttihatçıların hem gericiliğin ve antikomünizmin güçlü olduğu yerlerdir. Erzurum milletvekili Hüseyin Avni ve Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Meclis’te Mustafa Kemal’e karşı gelen İttihatçı-Enverci grubun liderleridir. O zamandan beri anlaşılan Trabzon’da mala-mülke, ırza-namusa el koymak komünizm olarak propaganda edilmektedir.

İttihatçılarla Kemalistler arasında bitmeyen kavga

Kayıkçılar Kâhyası Yahya bu cinayeti yalnız işlememişti. Enverci olan ve Enver Paşanın Moskova’dan gelip Mustafa Kemal yerine geçmesini isteyen, aralarında Trabzon Milletvekili Ali Şükrü’nün de bulunduğu Trabzonlu ittihatçılar, Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir, Erzurum, Bayburt ve Trabzon valileri, Giresunlu İttihatçı Topal Osman da bu cinayetin içindeydiler. Ama katliamı fiilen yapan ve örgütleyen Kayıkçılar Kâhyası Yahya idi. Suphi’nin eşi Maria’ya (Meryem) el koyan Yahya idi. Yahya’ya gerçekleştirdiği vatanperver fiilinden dolayı teşekkür eden Mustafa Kemal idi. Yahya herkes için, ama özellikle Mustafa Kemal için tehlike biri idi. Suphileri kimin emriyle katlettiğini biliyordu. Mustafa Kemal’e göre Yahya yok edilmeliydi. Hem Enverci, hem Suphi’nin katili. Karadeniz’deki bu İttihatçılar daha çok Enver Paşa’cıydı. Onlar Enver Paşa’nın Anadolu’ya gelip Mustafa Kemal yerine Anadolu isyanının başına geçmesini istiyorlardı. Mustafa Kemal’in “zayıf” bir noktasını bekliyorlardı. Bu “zayıf” nokta Yunanlıların Bursa’yı alıp Eskişehir üzerinden Ankara’ya yürümesi ve Mustafa Kemal’in Yunanlıları durdurmak için giriştiği Sakarya Meydan Muharebesi’ydi. Enver Batum’da, İttihatçılar Trabzon’da Sakarya Savaşı’nın sonucunu bekliyorlardı. Savaşı Mustafa Kemal kaybetseydi Enver Anadolu’ya gelecekti. Ama savaşı Mustafa Kemal kazandı. Enver Paşa ve İttihatçıların hayalleri suya düştü. Enver Paşa da Batum’dan Türkistan’a geçti, ama orada öldürüldü. Anadolu İttihatçıları için de artık Mustafa Kemal’le hesaplaşma dönemi başlar.

Özellikle 1922 yılında Meclis’te “İkinci Grup” denen Enverci İttihatcılarla, “Birinci Grup” denen Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nden Mustafa Kemal taraftarları arasında, özellikle de İkinci grubun lideri Ali Şükrü ile Mustafa Kemal arasında sert tartışmalar olur. Bu ara Yahya ileri geri konuşur, sıkıştırılır. “Cemiyetin” parasını yedi diye mahkemeye çıkarılır. Yahya da “Sanki bütün bu işlerde ben tek başıma mıydım, her şeyi olduğu gibi ortaya dökeceğim” diye tehditler savurur. Artık Mustafa Kemal’in Yahya’nın defterini dürmesi gerekir. O dönem Ankara’da Mustafa Kemal’i korumakla görevli Topal Osman’dır. Yahya 3 Temmuz 1922’de Trabzon’da Topal Osman ve adamları, Mustafa Kemal’in birlikleri tarafından öldürülür. İttihatçı Trabzon Milletvekili Ali Şükrü olayın üstüne gitmek ister. Topal Osman Ali Şükrü’ye diş biler. Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal ile bir sert tartışmasını bahane ederek Topal Osman Ali Şükrü’yü 27 Mart 1923’de Ankara’da boğdurur. Meclis karışır. Topal Osman’ın da yok edilmesinin zamanı gelmiştir. Onu da Mustafa Kemal’in muhafız alayı komutanı İsmail Hakkı Tekçe 2 Nisan 1923’de başını keserek ortadan kaldırır. Böylece Enverci İttihatçılarla Kemalistler arasındaki savaşın ilk aşaması sonuçlanır, ama bitmez. Bu mücadele Serbest Fırka, Demokrat Parti ve Demirel’in AP’si ve bugün de Erdoğan AKP’si ile devam eden bir mücadeledir. Meclisteki bu hesaplaşmanın altında Suphilerin katli emrini kimin verdiği ortaya çıkmaması yatmaktadır. Büyük ihtimalle emri veren Mustafa Kemal veya Karabekir. Belki de beraber verdiler. Ama Suphilerin katlinden Kemalistler kadar Enverciler de sorumludur. Enver’in şahsen ne kadar müdahil olduğu bilinmiyor. Enver, Yahya ve Trabzon’daki İttihatçıları kasdederek “Onlar Suphileri benim için öldürdü” diyor. Suphilerin esas katledilmesinin nedeni ise, Kızıl Ordu’nun Kafkaslara dayanması. İngilizlerin politika değiştirmesiydi. İşte Trabzon ve Erzurum’un tarihte böyle kara bir yeri vardır.

Mala, mülke el koymak komünizm mi?

İşte bugün Türkiye’de iki şehrimizde, Trabzon ve Erzurum’da yaşanan antikomünizmin ve gericiliğin kökleri ta Mustafa Suphilerin katline, İttihatçılarla Kemalistlerin mücadelesine dayanır. Komünizm en kaba şekilde, insanların malına, mülküne, servetine, ırz ve namusuna el koyma olarak tarifi bu şehirlerde ileri sürülür ve zamanla tüm Türkiye’ye yayılır. Aradan 105 sene geçmesine rağmen hâlâ bu anlayış ülkede yaygındır. Buna göre komünizm demek milletin malına, mülküne, ırz ve namusuna el koymak demektir. Tersi de yani bir rejimde milletin malına, mülküne, servetine el konuyorsa, yapanın kim olduğuna bakmadan ve sormadan, oturup bir düşünmeden bu yapılana da komünizm denmek adetten olmuştur,

Görülen o ki, bu anlayış Ekrem İmamaoğlu’nun babası Hasan İmamoğlu’nda da var. Ne diyor Hasan Bey?: “Komünizm gelmesin diye mücadele ettiğim için çok pişmanım. Çünkü komünizme gerek yok. İstedikleri zaman komünizm ilan ediliyor. Malınıza mülkünüze el konuluyor.” İşte burada Hasan Bey şaşkın. Komünistlerin el koyacağı söylenen mala-mülke el koyanlar komünistler değil, müslüman bildiği kapitalistler. Burada bir terslik var. Demek ki, mala-mülke el koymak komünizmi ilan etmek değil. Hele günümüzdeki Erdoğan iktidarı mala-mülke el koyarak veya kayyım atayarak hiç de komünizm ilan etmiş olmuyor. En barbar şekilde kapitalizm uygulanıyor. Komünizmi ilan etmek onun, Erdoğan’ın doğasına aykırı. Oysa Hasan Bey yıllardan beri bunun, mala-mülke el koymanın komünizm olduğuna inanmış ve bu nedenle Trabzon’da komünistler öldürülmüş ve Trabzon 105 yıldan beri ülkeye komünizmin gelmemesi için mücadele etmiş, komünistlere yaşam hakkı tanımamıştır. Trabzon’da son yıllarda bu mücadeleyi verenlerden biri de Hasan Bey olmuş. Şimdi kapitalist, hem de müslüman-milliyetçi bir kapitalist iktidar tarafından malına, mülküne el konmasına Hasan Bey feryat ediyor: “Komünizm gelmesin diye mücadele ettiğim için çok pişmanım.” Hasan Bey yıllarca komünizme karşı yanlış yere mücadele ettiğini anlıyor, Mala-mülke el koyanın komünizm olduğunu söyleyerek, esasen mala-mülke, servete, ırz ve namusa el koyanın komünizm değil kapitalizm olduğunu fark ediyor. Ve bu Erdoğan iktidarının “komünizm yapar” denen fiilleri yaptığını, onun kapitalizminin yaptığını bilfiil şimdi kendisi yaşıyor. Ama adını daha koyamıyor. Mala-mülke, ırz ve namusa el koyanın kapitalizm veya kapitalistlerin sistemi olduğunu bilincine çıkaramıyor. O zaman bunun böyle olduğuna birkaç örnek vereim.

Mala, mülke, servete, el koyan kapitalizmdir

Komünizmde insanların malına-mülküne, hele ırz ve namusuna asla el konmaz. Bu bir yalandır. Şimdiye kadar ülkemizde komünistleri, sosyalistleri, solcuları, devrimcileri küçük düşürmek için yapılan bir iftiradır, antikomünist bir propagandadır. Esas mala-müke, ırza-namusa el koyan kapitalistlerdir, kapitalist sistemdir, kapitalizmdir. Bunun için önce Türkiye’de, sonra dünyada gazete başlıklarına, sosyal medyaya bir bakmak yeter. Yalnız Hasan İmamoğlu’nun malına değil, bundan önce gazeteler Erdoğan’ın eski Başbakan Binali Yıldırım’ın servetine el koyduğunu, daha da kötüsü çöktüğünü yazdı. Aynı şekilde Naksan Holdingin şirketlerine ve 3,5 milyar dolarlık mal varlığına çöküldü. Süleyman Soylu’nun desteği ile Fethi Öztürk’ün 50 milyon dolarlık servetine çöküldü. Yine günlerce Fetö’cülerin malına iktidarın çöktüğü yazıldı. Devlet desteği ile Azarbaycanlı Mansimov’un Bodrum-Yalıkavak’taki marinasına Mehmet Ağar’ın çöktüğü bildirildi. Bunlar saymakla bitmez. İktidar ve çevresindeki 5’li çetenin hazineden buharlaştırdığı 127 milyar dolar ve her yıl onların “yaptığı” köprü, yol, havaalanı ve hastanelere aktarılan milyarlarca dolar ve onları artan servetleri ise işin cabası! Bu mala-mülke el koyma komünizmde değil, kapitalizmin hüküm sürdüğü ülkemiz Türkiye’de olmaktadır.

Sırf Türkiye’deki değil, dünyadaki kapitalizm de böyledir. Kapitalizm gücünün yettiğinin malına- müküne el koyan, büyüyen ve tekelleşen, küçük işletmeleri yutan, büyük kapitalist ülkelerin küçük ülkeleri sömürge yapan bir sistemdir. Avrupa kapitalist ve emperyalist ülkeleri yüzyıllarca Afrika, Latin Amerika ve Uzak Doğu ülkelerini sömürgeleştirdi, zenginlik kaynaklarına el koydu. Kapitalizm denen batı medeniyeti bu sömürünün üstüne kurulmuştur. Kapitalizm-emperyalizm bugün de aynı yöntemi uygulamaktadır. Bunun için ABD Başkanı Trump’ın son yaptıklarına bakmak yeter. Trump, yani ABD kapitalizmi, emperyalizmi Grönland’ın üstüne çökeceğim, Kanada’yı ABD’nin bir eyaleti yapacağım, Latin Amerika yeniden arka bahçem olacak, zenginliklerinin üstüne çökeceğim diyor. Başkasının malına-mülküne, servetine, zenginliklerine el koymak, modern tabirle çökmek kapitalizmin doğası gereğidir. Kapitalizm sömürmeden, başkasının emeğini ve servetini talan ve yağmalamadan duramaz. Bunun için savaşı, dünyayı ateşe vermeyi göze alır. Savaş onun doğası gereğidir. Sömürü, talan ve yağma, el koyma ve çökme komünizmin doğasına aykırıdır. 

Irza ve namusa el koyan kapitalizmdir

Irz ve namus konusu insanların en hassas olduğu bir alandır. İnsan onuruyla yaşar, ömür boyu saygın kişiliğini koruyarak yaşamak ister. Ama kapitalizm ırz ve namus düşmanıdır. Onun için ırz da, namus da parayla alınıp satılabilen bir mal, bir metadır. Paran, mülkün, servetin, mevkiin, nüfuzun varsa senin için her şey vardır. Mal da, mülk de, ırz da, namus da! Bunun için Türkiye’deki uyuşturucu ve fuhuş olaylarına bir bakmak yeter. Artık insan televizyon haberlerine, gazete manşetlerine bakmaktan tiksinmekte, toplumda ahlaksal çürümenin ve çöküşün aldığı boyutları gördükçe hayretler içinde kalmaktadır. Ama bunu yapanın kapitalizm, kapitalist sistemin bir sonucu olduğunu görememektedir. Kapitalizm ırz ve namusda sınır tanımaz. Onun için çocukların ırzı ve namusu hiç yoktur. Vakıf yurtlarında (Ensar Vakfı ve hatta TBMM’de ve çocuk kurumlarındaki çocuk ve genç kız istismarı ise Türkiye kapitalist toplumunda aysbergin sivri ucudur. Bir Aile Bakanı (Sema Ramazanoğlu) istismar edilen bir çocuk için “Bir kereden bir şey olmaz” diyebiliyorsa Müslüman veya Hristiyan kapitalizminin ırz ve namus anlayışını ortaya koyar. Kapitalizmin toplumu, özallikle aile yapısını nasıl çürüttüğüne bakmak için televizyonlardaki “Esra Erol” gibi programlara veya akşamları TV dizilerine bir bakmak yeter.

Türkiye’de böylede, dünyada nasıl? Dünyadaki kapitalist ülkelerde nasıl? Türkiye’den farklı değil, hatta gelişmiş kapitalist ülkelerde daha da kötü. Çünkü buralarda kapitalin büyüklüğü Türkiye’den kat kat daha büyük, rezilliği de o ülçüde daha iğrenç! Bunun için bugünlerde gazete ve medya manşetini kapsayan ABD’li Jeffrey Epstein dosyası haberlerine bir göz atmak yeter. Küçük yaşta kız çocuklarını en meşhur hatırı sayılır kraliyet ailelerinden (İngiltere), en büyük dev şirketlerin CEO’sundan (Elon Musk, Bill Gates), cumhurbaşkanları, başbakan ve bakanlara (Trump) kadar peşkeş çekmek için listesine alan Epstein dosyası kapitalizmin sistem olarak ve bu sistemi yaşatan kapitalist ve temsilcilerinin ahlak, ırz ve namus anlayışını ortaya koymaktadır. Kapitalistler her şey gibi ırzı ve namusu da parayla alınıp satılabilen bir meta yapmışlardır.  

Marks-Engels aile ve fuhuş için ne der?

Karl Marks ve Friedrich Engels komünistlerin aile ve kadınlarla ilgili taleblerine burjuvazinin, kapitalistlerin ateş püskürmesi üzerine Komünist Manifesto’da şunları yazarlar:

“Ailenin ortadan kaldırılması! …Günümüzdeki aile, burjuva ailesi, neye dayanıyor? Sermayeye, özel kazanca. O tam gelişmiş şekliyle yalnızca burjuvazi için mevcuttur; ama o proleterin mecburi ailesizliğinde ve aleni fuhuşta kendini tamamlar.

Tabiidir ki, bu tamamlayıcı unsurların ortadan kalkmasıyla burjuva ailesi de ortadan kalkar ve sermayenin yok edilmesiyle her ikisi de yok olur.” Marks-Engels burada ortadan kalkması gereken ailenin burjuva aile yapısı olduğunu ve bu yapının işçilerin zorunlu ailesizliği ve aleni fuhuşla tamamlandığını belirtmekte ve kapitalizmin yok edilmesiyle bu burjuva aile yapısı ve tamamlayıcılarının, fuhuşun da yok olacağını belirtmektedir.

Yine Marks ve Engels eşini bir üretim aracı olarak gören burjuvazinin üretim araçlarının ortaklaşa kullanılan alet ve makinalar olduğunu duyar duymaz kadınların da bu kapsamda olacağını düşünen kapitalistlere, burjuvaziye şunları der:   

“… bizim burjuvaların, komünistlerde güya var olduğunu iddia ettikleri resmi kadın ortaklaşalığından böylesine dehşet duymaları son derece gülünç. Kadın ortaklaşalığını komünistlerin getirmesine hiç gerek yok ki; hemen her zaman vardı o.

Bizim burjuvalar, resmi fuhuş bir yana, çalıştırdıkları proleterlerin karılarına, kızlarına sahip olmakla da yetinmeyip, asıl kendi karılarını karşılıklı ayartmaktan zevk alırlar.

Burjuva ailesi aslında kadınların ortaklaşalığıdır. …günümüz üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıyla ondan kaynaklanan kadın ortaklaşalığının da, yani resmi veya gayri resmi fuhuşun da yok olacağı kendiliğinden anlaşılmaktadır.” Marks ve Engels burjuvaların, kapitalistlerin ne fuhuşla, ne işçileri karıları ve kızlarına sahip olmakla yetindiğini, birbirlerinin karılarını da ayarttıklarını belirtmekte ve tüm bu ahlâksızlıkların kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla yok olacağını açıklamaktadırlar. İşte o zaman gelecek olan komünizmde yepyeni sevgi ve saygıya dayalı özgür kadın erkek ilşkisi doğacaktır.

Marks-Engels: Komünizm ve mala-mülke el koymak

Komünizmin ne olduğunu Marks ve Engels Komünist Manifesto ’da birkaç yerde ekonomi, felsefe, sosyoloji ve sınıf mücadelesi açısından tarif ederler. Ekonomi açısından tarif ettikleri yerde, komünizm teorisi “özel mülkiyetin kaldırılması” olarak ifade edilebilir derler ve özel mülkiyetin ne olduğunu, bunun şahsi mülkiyet, küçük burjuva mülkiyeti olmadığını anlatırlar ve şöyle derler:

“Komünizme özgü olan, bütünüyle mülkiyetin kaldırılması değil, burjuva mülkiyetinin kaldırılmasıdır.

Ama modern burjuva özel mülkiyeti, ürünlerin, sınıf karşıtlıklarına dayalı, birinin ötekini sömürmesine dayalı biçimde üretilmesinin ve sahiplenilmesinin en son ve en tam ifadesidir.

Bu anlamda komünistler, kuramlarını: özel mülkiyetin kaldırılması, diye tek bir sözle özetleyebilirler.

Biz komünistler, kişisel olarak kazanılmış, kişinin kendi çalışmasıyla elde edilmiş mülkiyeti ortadan kaldırmak istemekle suçlandık…

Kişisel çalışmayla elde edilmiş, hakkıyla kazanılmış, kişisel kazançla edinilmiş mülkiyet! Burjuva mülkiyetinden önce var olan, küçük burjuva, küçük köylü mülkiyetinden mi söz ediyorsunuz? Onu bizim kaldırmamıza gerek yok ki, sanayinin gelişmesi onu ortadan kaldırdı, gün geçtikçe daha da kaldırmaktadır.”

Görüldüğü gibi Marks ve Engels’in kaldırılmasından söz ettikleri mülkiyet emeğin sömürüsünden doğan kapitale dayalı modern burjuva mülkiyetidir. İnsanların kişisel çalışmasıyla elde ettikleri mülkiyet değildir. Ve Marks-Engels bu mülkiyetin kapitalizmde geçici olduğunu, üretici güçlerin, teknik ve teknolojinin gelişmesiyle burjuva mülkiyetinin bu mülkiyeti yok edeceğini, yutacağını ve üstüne çökeceğini anlatmaktadırlar.

Hasan İmamoğlu’nun feryadı yasallığa değil, keyfiliğe

Marks-Engels’in bu öngörüsü gelişmiş kapiatalist ülkelerde büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Avrupa’da esnaf, manav, küçük zanaatkâr işletmeleri kalmamıştır. Teknik ve teknoloji, büyük sanayi ve ticaret geliştikçe bunlar kendiliğinden kaybolmakta, küçük mülk sahipleri proleter sınıfına katılmaktadır. Bu mülksüzleşme hem “doğal” olarak, hem de zorla, keyfi olarak gerçekleşmektedir. Türkiye gibi kapitalizmin daha tam gelişemediği veya çarpık gelişmekte olduğu ülkelerde daha çok zorla, keyfi olarak, bazen de cebren üstüne çökerek gerçekleşmektedir. Bu da bu kapitalizmin bir yasallığıdır. Çünkü kapitalizmin gelişmekte olduğu ülkelerde küçük üreticilerin, kişisel çalışmayla kazanç elde etmenin hâlâ bir karşılığı vardır. Ama büyümeye başlayanların diğerlerini yok etmesi de zorla veya kanunla bir yasallık.

Hasan İmamoğlu’nun feryadı Erdoğan döneminde “kanun” adına zorla mala-mülke el konmasına, çökülmesinedir. Hasan İmamoğlu’nun şirketi veya küçük üretici ve esnafın bizim ülkemizde toplumsal bir karşılığı vardır. Bunların yok edilmesi, hele zorla yok edilmesi doğru değildir. Bunların zamanla “doğal” olarak, teknolojik gelişmeyle kendi kendilerini feshetmeleri en doğru yoldur. Bu çok uzun sürecek bir süreçtir. Reel sosyalizmin deneyi gösterdi ki, hem sanayi ve ticarette, hizmet alanında, hem de toprakta küçük üreticilerin toplumun sosyalizm aşamasında da bir karşılığı olduğu ortağa çıktı. Hasan İmamoğlu emin olabilir ki, şirketine sosyalizmde daha ihtiyaç olacaktır.

O halde yapılması gereken Erdoğan iktidarının keyfi uygulamalarına, mal ve mülkün üstüne çökülmesine, ırz ve namus çürümüşlüğüne, kayyımlarına karşı gelmektir. Bunun için Erdoğan iktidarına karşı geniş bir ittifakın yaratılmasıdır. Bundan sonra Hasan İmamoğlu’nun atacağı adım, komünistlerden Kürtlere, işçilerden köylü ve esnafa, kadınlardan gençlere, çevre aktivistlerinden akademisyenlere CHP’den DEM’e ve diğer sol ve demokratik partilere “Erdoğan iktidarına karşı birleşelim!” diye çağrı yapmasıdır. Oğlu Ekrem İmamoğlu’nun ve şirketinin kurtuluşu, Demirtaş’tan Kavala ve Öcalan’a kadar tüm siyasi mahkûmların özgürlüğü, Kürt-Türk kardeşliğinin kurulması, ülkenin adalet ve demokrasiye kavuşması bu ittifakın sağlanmasıyla mümkündür.

Bir yanıt yazın