Haber / Yorum / Bildiri

Halep’te ne oldu, Suriye’de neler oluyor?

Suriye “ordusu”nun Kürtlere saldırısında Türkiye’nin rolü nedir, 3’lü zirve tesadüf müydü?

Mümin TOPRAK

SURİYE “ordusu” yeni yılın ilk haftasında Halep’te Kütlerin yoğun olarak oturduğu Şeyh Maksud, Eşrefiye ve Beni Zeyd mahallerine saldırıya geçti. Saldırılar 8-9 Ocak günlerinde şiddetlendi. Birçok insan öldürüldü, yüzlercesi yaralandı, öldürülen insanların cesetleri vahşice parçalandı, kadınların çıplak cesetleri pencerelerden atıldı, 140 bin Kürt mahallesini terk etmek zorunda kaldı, evinden barkından oldu. 10 Ocak’ta sağlanan ilk “ateşkesle” mahalledeki Kürt İç Güvenlik Güçleri (Asayiş) Fırat’ın doğusuna SDG’nin kontrol ettiği Rojova bölgesine gönderildi.

Ardından Suriye “ordusu” güçleri Fırat’ın batısında SDG’nin kontrol ettiği bölgelere de saldırıya geçmeye başladı. Halep’i aldıktan sonra Deyr Hafir ve Meskene hattına, Tişrin Barajı çevresine ağır silahlarla donatılmış birlikler gönderildi, bombalamalar başladı. Sonra Suriye “ordusu” Rakka ve stratejik önemdeki Tabka şehrine doğru ilerledi. Thawra bölgesinde şiddetli çatışmalar oldu. El Şara yönetiminin plânı Kürtleri Fırat’ın batısından sürüp doğusuna sıkıştırmak ve orada daha büyük bir çatışmaya girmekti. Ama çatışmaların bir kırıma doğru gelişmesini gören ABD ve uluslararası güçler araya girip iki taraf arasında bir ateşkes ve anlaşma sağladılar. Şimdi bu anlaşmanın nasıl uygulanacağı tartışılmaktadır. Ama insanlar soruyorlar: Kürtlere karşı bu saldırıların, işlenen bu vahşetin sebebi nedir? Neden Suriye “ordusu” SDG’ye saldırıyor? Bu saldırıları düzenlerken El Şara kime güveniyor, kimden güç alıyor? Burada Türkiye’nin rolü nedir?

Suriye “ordusu” derken, “ordusu” neden tırnak içinde?

Bu sorulara yanıt vermeden önce, Suriye’deki olayları daha iyi anlamak için şu Suriye “ordusu”nun ne olduğunu ve neden tırnak içinde yazıldığını açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Suriye “ordusu” denince insanın aklına devletin 20 yaşına gelmiş Suriyeli gençleri askere alarak oluşturduğu bir “milli” ordu gelmemelidir. Suriye’de böyle bir ordu yoktur, daha oluşturulmadı veya oluşturulmak istenmiyor. Şu an Suriye “ordusu” denen ordu El Şara’nın, yani Colani’nin İdlib’den getirdiği HTŞ’ci, İŞİD’ci, El Kaideci, El Nusra’cı gibi katil cihatçı yapılardan toplama caniler sürüsüdür. Bunlar ordu değil katliam timleridir.

Bu nedenle Suriye “ordusu” denince ordusu kelimesi tırnak içine alınmaktadır. Böylece Suriye “ordusu”nun bir ordu değil cihatcı gruplardan oluşturulan bir katiller örgütü olduğunun bilinmesi vurgulanmış oluyor. Halep’te Suriye ordusu ile SDG çarpıştı, Suriye “ordusu” SDG’ye saldırdı demek büyük bir yalan ve aldatmadır. Saldıran düzenli Suriye ordusu değil, cihatcı katil güruhudur. Bunlar Halep’te ve diğer şehirlerde Kürtlere saldırırken üzerlerinde hâlâ HTŞ, İŞİD, El Kaide, EL Nusra üniformaları bulunmaktadır. 10 Mart Mutabakatı SDG’nin Suriye devletine entegrasyonunu öngörüyor. Ama bu devlet Mutabakatın birinci ve ikinci maddelerinde belirtilen devlet değildir. Yani gerçekten milli ordusu olan bir devlet değildir. Bir milli orduda cihatçı gruplara yer yoktur. El Şara ve Türkiye’nin istediği ise SDG’nin önce fesh, sonra imha edilmesi ve cihatçı katil güruhun Suriye “ordusu” olarak ikame edilmesidir. Bu ise asla kabul edilemez. Türkiye’de devlet açıklamalarında ve basında hep Suriye “ordusu”ndan bahsedilmektedir. Bu bilinçli olarak yapılan bir çarpıtma ve kamuoyunu yanıltmadır. Ortada SDG ile Suriye ordusunuın çatışması yoktur, cihatçı çapulcuların, katillerin Kürtlere saldırısı vardır.  

Suriyeli Araplar Suriyeli Kürtlerle eşit haklı birlikte yaşamak istiyor mu?

Halep’te yaşananlara gelince: Halep’te yaşanan sorun Kürtlerin yaşadıkları ülkedeki halkların Kürtlerle eşit haklı birlikte yaşamak isteyip istemedikleri sorunudur. Eşit hak demek Kürtlerin o ülkenin asli unsuru olarak ulusal, demokratik haklarının, siyasi statülerinin tanınması demektir. Yalnız Suriye’de değil, Türkiye’de, Irak’ta, Iran’da temel sorun bu ülkelerdeki egemen güçlerin, halklarının Kürtlerle eşit haklı ve özerk, özgürce, demokratik bir ortamda birlikte yaşamasını engellemesidir. Bu engeller toplumda aşılmadan, egemen güçler geriletilmeden demokratik ortamda özgürce eşit haklı ve özerk ortak bir yaşam mümkün değildir. Bunun için daha çok mücadele edilmesi gerekmektedir. Bu özellikle Türkiye’de sol, devrimci, demokratik, sosyalist ve komünist güçlerin önünde duran en önemli görevdir. Türkiye sol ve devrimci güçlerinin, Türk halkının Kürtlerle birlikte eşit, özerk, özgürce beraber yaşamak istediğini açıkça beyan etmesi gerekmektedir. Bu başarıldığı sürece Erdoğan ve çevresindeki egemen güçler geri adım atmak zorunda kalacaklardır. Onların ikidar temelleri sarsılacaktır. Kürtlere karşı baskı ve savaş onların iktidarda kalmalarını sağlayan önemli bir unsurdur. Demokrasi bu ulusal baskıya karşı çıkmayı gerektirir ve kazanılabilir.   

Suriye’de Esad’ın devrilmesinden sonra bu ülkede Araplarla Kürtlerin ve diğer dini ve etnik grupların eşit haklı birlikte yaşayabileceklerine dair -her ne kadar El Şara gibi bir cihatçıdan beklenmese de, batılı güçlerin de etkisiyle- bir umut yeşermişti. Hatta 10 Mart 2025’de Suriye devlet Başkanı El Şara ile SDG Komutanı Mazlum Abdi arasında Suriye’deki tüm ulusal ve dinsel gurupların birlikte yaşamalarını sağlayacak 8 maddelik bir mutabakat da imzalamıştı. Tüm Suriye’de Kürtlerin ve SDG’nın ve diğer azınlıkların eşit haklı Şam’a entegre olacaklarını bekleniyordu. Çünkü maddeler çok açıktı. Ama günümüz düzeninde maalesef kağıt üstünde yazılanlar başkadır, uygulamalar başkadır. Hele Doğu’da daha da başkadır. Mutabakattan 4-5 gün sonra El Şara’nın sunduğu cihatçı anayasa tasarısı ve Türkiye’nin önerisiyle devletin ismini “Suriye Arap Cumhuriyeti” koyması onun gerçek niyetini açıkça göstermişti. Bu Kürtler dahil tüm dini ve etnik grupların inkârı demekti. 10 Mart Mutabakatını savunan hep SDG, çiğneyen ise EL Şara olmuştur. Onun için 10 Mart Mutabakatına ve sonraki uygulamalara bir göz atmak gerekmektedir.

10 Mart 2025 Mutabakatı

El Şara ile Abdi arasında varılan mutabakat 10 Mart’tan sonra El Şara’nın tüm uygulamalarının mutabakatın ruhuna aykırı olduğunu ortaya koyar. Mutabakatın maddeleri o kadar açık ki, daha birinci maddesi şöyle der:

“Madde 1- Tüm Suriyelilerin siyasi sürece ve tüm devlet kurumlarına liyakat temelinde, dini veya etnik ayrımcılık yapılmaksızın katılma haklarının garanti altına alınması.”

Bu anlaşmanın mürekkebi kurumadan Lazkiye’de Suriye “ordusu” güçleri Alevilere saldırdı. Binden fazla Aleviyi katletti. Daha sonra Suveyda’da Dürzilere saldırdı. Yüzlerce Dürzi öldürüldü. Hristiyanlar ise sürekli taciz ve saldırı altındalar. Bu mudur “dini ve etnik ayrımcılık yapmama garantisi?” Bunlar Suriye’nin Araplaştırma ve Sünnileştirme anlayış ve politikasıdır. Matabakatın 7. Maddesi ise bu konuda çok daha da açıktır: “Madde 7- Suriye toplumunun tüm kesimleri arasında ayrışma yaratmaya yönelik çağrıların, nefret söylemlerinin ve nifak tohumları ekme girişimlerinin reddedilmesi…” Azınlıklara saldırılar El Şara rejiminin “nefret söylemlerinin ve nifak tohumları ekme girişimlerinin” ta kendisidir ve devam edeceğini göstermektedir.

Suriye’de Kürtlerin konumunu açıkça tanımlayan madde ise ikinci madde idi:

“Madde 2 -Kürt toplumunun Suriye devletinin ayrılmaz bir parçası olarak tanınması ve vatandaşlık haklarının ve anayasal haklarının garanti altına alınması.”

Bu ise Kürtlerin Suriye’de Arap ve diğer toplumların yanısıra eşit haklı bir halk olarak tanınması ve bunun anayasal garanti altına alınması demektir. Saldırılar ise El Şara’nın bu maddeden açıkça vazgeçtiği ve çiğnediği anlamına gelmektedir. Buna rağmen bu olayların yaşandığı bundan 5-6 ay önce SDG diğer dini ve etnik toplumların önderlerini Haseki’ye çağırarak Suriye’nin birlik ve bütünlüğünden vazgeçilmemesini sağladı. 4. Maddedeki “Suriye’nin kuzeydoğusundaki sivil ve askeri kurumların, sınır kapıları, havaalanları, petrol ve doğalgaz sahaları dahil olmak üzere Suriye devlet yönetimine entegre edilmesi” ilkesine bağlı olduklarını, tek ordu, tek devlet ilkesini savunduklarını beyan etti. Şam’la ilişkilerin kopmaması için büyük çabalar sarfetti. Rakka, Haseki, Deyr Zor’dak kurumları Şam’a devretmeye hazır olduklarını açıkladı. Ama El Şara çapulcu ordusunu SDG’nin üstüne sürerek buraları zorla almayı ve Kürtleri küçük bir bölgeye sıkıştırıp orada “imha” etmeyi plânladığı anlaşılmakadır. Başta Türk demokratik güçleri olmak üzere tüm dünya demokratik güçleri El Şara’nın bu plânlarına karşı çıkmalıdır. Mutabakatın 3. Maddesi ise “Silahlı çatışmaların sona erdirilmesi için Suriye’nin tüm topraklarında ateşkes ilan edilmesi”ni ön görmektedir. El Şara ise bırak “ateşkes”i, yangına benzinle gitmektedir.

1 Nisan Anlaşması ve Suriye “ordusu”nun Halep’e saldırısı

10 Mart Mutabakatından sonra 1 Nisan 2025’de Şam yönetimi ile Seyh Maksud ve Eşrefiye Genel Meclisi arasında mahallerin statüsüne ilişkin 14 maddelik bir anlaşma sağlandı. Buna göre SDG güçlerini bu mahallelerden çekecek ve mahallelerin güvenliğini mahallenin kendi İç Güvenlik Güçleri (Asayiş)e bırakacaktı. Öyle de oldu. Anlaşmanın bazı maddeleri şöyle:

“Madde 1. Kürt çoğunluğa sahip Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahalleleri idari olarak Halep kentine bağlıdır. Bu iki mahallenin korunması, toplumsal ve kültürel özgünlüklerine saygı gösterilmesi ve barış içinde bir arada yaşamın teşvik edilmesi açısından esastır.

Madde 2. Bu geçici anlaşmanın hükümleri, ortak merkez komiteleri kalıcı bir çözüm üzerinde mutabık kalana kadar yürürlükte kalacaktır.

Madde 3. İçişleri Bakanlığı, İç Güvenlik Güçleri [Asayiş] ile işbirliği içinde, mahalle sakinlerinin korunmasından ve onlara yönelik her türlü ihlal veya saldırının önlenmesinden sorumludur.

……

Madde 6. Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de bulunan askeri güçler [YPG-YPJ], Fırat Nehri’nin doğusundaki bölgelere çekilecektir.”

Anlaşmanın ardından, 3 Nisan’da taraflar geçmişte esir aldıkları sivil ve askerî unsurları serbest bırakırken, 4 Nisan’da da YPG ve YPJ güçler, yani SDG mahallelerden çekildiklerini ve güvenliği Asayiş’e devrettiklerini açıkladı. SDG bundan böyle 10 Mart Mutabakatının hayata geçmesi için, tüm olumsuz gelişmelere rağmen Şam hükümetiyle ilişkilerini sürdürdü. Hatta Halep’teki olaylar başlamadan önce yeni yılın başında 4 Ocak’ta Şam’da hükümetle SDG yetkilileri arasında uluslararası güçlerin aracılığı ile, 10 Mart Mutabakatının uygulanması konusunda görüşmeler yapılmaya başladı. Görüşmeler sonuçlanıp imzalanma aşamasına gelindiğinde bir devlet yetkilisi müdahale ederek görüşme sonuçlarının imzalanmasını engelledi. Bu toplantıya katılan SDG Genel Komutanlığı üyesi Sipan Hemo Ronahi TV’ye bu olayı şöyle anlatmıştır:

 “SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi konusunda olumlu bazı gelişmeler vardı. Uluslararası güçler de aracılık ediyordu. İki taraf da bu maddeleri kabul etmişti. Son toplantıya gittik. Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim başka bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şeyh Maksud mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu. Ardından Şeyh Maksud’a yönelik daha fazla tehdit dili gelişmeye başladı.”

Al-Monitor’un edindiği bilgiye göre, SDG ile Şam yetkilileri görüşmesinde odaya girip imzaların atılmasını engelleyen kişinin Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani olduğu belirtildi.

Halep Kürtsüzleştirilecek, Fırat’ın batısını Araplaştırılacak

Toplantı sonucunun açıklanmasının engelleyenin Türkiye Dışişleri Bakanı Fidan’ın “sıkı dostu”, adamı Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani olması ve açıklamayı ayın 7 veya 8’ine bıraktırması Kürtlere karşı bir plânın hazırlandığının habercisiydi. Zira ayın 6’sında, yani 6 Ocak’ta Suriye “ordusu” Halep’teki Kürt mahallelerine, Şeyh Maksud ve Eşrefiye’ye saldırıya geçti. Bu ise Kürtleri Fırat’ın batısından doğusuna, Rojova’ya sürmenin startıydı. Böylece Halep Kürtsüzleşecek ve bir Arap şehri olacaktı.

Yalnız Halep değil, Fırat’ın batısı tamamen Araplaşacak, Kürtler ise Kuzey Doğu Suriye’ye, Rojova’ya sıkıştırılacak ve orada bütün hakları elinden alınmış, Suriye’nin bir azınlık gurubu haline getirilecekti. Bu ise hem El Şara’nın, hem Fidan’ın yani Türkiye’nin, hem Tom Barrack’ın yani ABD’nin, hem de İsrail’in bir plânıdır. Onlara göre Şam merkezli güçlü bir Arap yönetimi diğer dini ve etnik azınlıklara hükmetmeliydi.

“Gevşek” federatif tipi 4 bölgeki parçalanmış bir Suriye mi, güçlü bir merkez mi?

Bu önceden hazırlanmış bir plândı. Plânın ilk hazırlayıcısı ABD, onun Suriye temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack idi. Barrack El Şara’nın Alevilere ve Dürzilere karşı katliamlarını ve Hristiyanlara karşı baskılarını gördükten sonra Suriye’de Türkiye’nin düşündüğü gibi güçlü bir merkezi devletin kurulmasının mümkün olmayacağını görüp 4 bölgeden: Şam ve Halep’te Arap, Kuzey Doğu’da Kürt, Lazkiye’de Alevi ve Suveyda’da Dürzi bölgelerinden oluşan “çok gevşek” federatif tipi bir yapı düşünülebileceğini açıkladı. Bu Türkiye tarafından eleştirildi. Çünkü bunun anlamı sonunda bölünmüş federatif bir Suriye idi. Suriye’de federatif bir yapıya Erdoğan iktidarı temelden karşıydı. Çünkü bunun Türkiye’ye yankısı olabilirdi.

Anlaşılan o ki, uzun tartışmalar sonunda varılan uzlaşı Suriye’nin büyük kısmında, Frat’ın batısı ve doğusu dahil Arap egemenliği tesis edilecek, tüm büyük şehirler Araplaşacak, Şam’da güçlü bir merkezi Arap yönetimi oluşturulacak, diğer dini ve etnik gruplar küçük bölgelere sıkıştırılacak. Kürtler Rojova’nın doğusunda, Aleviler Lazkiye civarında, Dürziler Suveyda bölgesinde Şam yönetiminin müsaade ettiği kadar birer Suriye vatandaşı olarak yaşayacaklar. Bunun İsrail, ABD, Türkiye ve El Şara tarafından kabul edildiğinin bazı belirtileri ise Halep’e saldırı öncesi ortaya çıkmıştır.  

6 Ocak Suriye-İsrail Mutabakatı

Yeni yılın başında Fransa’nın Başşehri Paris’de ABD-İsrail-Geçici Şam Yönetimi arasında bir toplantı gerçekleşti. 6 Ocak’ta toplantı sonrasında Suriye-İsrail arasında bir mutabakat sağlandığı açıklandı. Buna göre taraflar aralarında istihbarat paylaşımı yapacak, ekonomik işbirliği konusunda adımlar atılacaktır. Bu Suriye-İsrail arasında büyük bir işbirliği demekti. İsrail Şam yönetimine istediği desteği verecek demekti. Toplantı da ABD’de olduğuna göre bu şüphesiz ABD’nin de onayladığı bir mutabakattır. Son günlerde özellikle MHP lideri Bahçeli SDG ile İsrail arasında bir mutabakat sağlandığını iddiaya kalktı. Oysa mutabakat Suriye ve İsrail hükümetleri arasında yapıldı. Gözünü SDG düşmanlığı bürümüş Türk yetkililerine, SDG’yi kötülemek için başvurdukları böyle bir yalan haberin “Türkiye böyle davranırsa İsrail’in Kürt politikasına hizmet etmiş olacağının” hatırlatılması gerekirdi.

Bu mutabakatın Halep’te ve Fırat’ın batısındaki Kürtlere ve SDG güçlerine yapılan saldırıyla bir ilgisi olduğu apaçık ortadadır. Şam’da SDG ile hükümet yetkilileri arasında bir uzlaşma açıklaması Şeybani tarafından 7 Ocak’a erteleniyor, 6 Ocak’ta İsrail’in desteği sağlanıyor ve 6-7 Ocak’ta Halep’te Kürtlere saldırı başlıyor. Galiba hiçbir şey bu kadar tesadüf olamaz. Halep’e saldırı başlıyor, ama dünyadan çıt çıkmıyor. ABD ve bölge ülkelerinden cılız tepkiler dışında güçlü bir protesto gelmiyor. Herkes El Şara’nın çapulcu ordusunun başarılı olup olmayacağını izliyor. Sanki her şey plânlanmış gibiydi. Halep’ten Kürtleri süren Suriye “ordusu”nun önü artık açıktı. Fırat’ın batısına mı, doğusuna mı, nerelere kadar gideceği kestirilemiyordu. Bunu bilen ABD, İsrail ve Türkiye’dir.

ABD: Bu an yeni bir Suriye için çok önemli bir fırsat

Halep’teki olaylardan sonra 10 Ocak’ta ABD Temsilcisi Tom Barrack, Şam’da Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara ve Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile yaptığı görüşme sonunda “Başkan Trump, bu anı yeni bir Suriye için çok önemli bir fırsat olarak görüyor, Arap, Kürt, Dürzi, Hristiyan, Alevi, Türkmen, Asuriler ve diğerleri dahil tüm toplulukların saygı ve haysiyetle muamele gördüğü ve yönetim ve güvenlik kurumlarına anlamlı bir şekilde katıldıkları birleşik bir ülke” istediğini ve “ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ekibi, Suriye hükümeti ile SDG arasında yapıcı bir iş birliğini kolaylaştırmaya hazırdır. Bu iş birliği, Suriye’nin birliğini saygı duyan, tek egemen devlet ilkesini savunan ve tek bir meşru ulusal ordu hedefini destekleyen kapsayıcı ve sorumlu bir entegrasyon sürecini ilerletmeyi hedefliyor” dediğini açıkladı. ABD Başkan, Dışişleri Bakanı ve Suriye temsilcisi sanki el Şara’nın Kürtlere ve azınlıklara “saygı ve haysıyetle” muamelesinin, SDG ile işbirliğinin “tek egemen devlet ilkesini savunan ve tek bir meşru ulusal ordu hedefini destekleyen kapsayıcı ve sorumlu bir entegrasyon”anlayışını bilmiyormuş gibi davranmaları El Şara’ya açık bir destekti. Kürtler sürüldükten sonra “Halep’teki son gelişmeler derin bir endişe kaynağıdır” demek bildiğini oku demektir.

Tom Barrack açıklamasında “ABD hükümeti, Suriye’nin tarihi geçiş sürecini memnuniyetle karşılamakta ve Cumhurbaşkanı Şara liderliğindeki Suriye hükümetine, ülkeyi istikrara kavuşturmak, ulusal kurumları yeniden inşa etmek ve tüm Suriyelilerin barış, güvenlik ve refah arzularını gerçekleştirmek için verdiği çabalara destek vermektedir” demesi, El Şara’nın Suriye “ordusu”nun şimdiye kadar yaptığı katliamları, attığı adımları onayladığı anlamından başka bir anlama gelmez. El Şara ABD’den verilen mesajı almış ve tek bir Suriye Arap devleti ve cihatçılardan tek bir “milli” ordu kurmaya başlamıştır. Bunu da bir kararname ile ilan etti.  

El Şara kararnamesi: Kürtler vatandaş, Kürtçe seçmeli dil

Kürtler Irak’tan sürülüp çıkarıldıktan ve Suriye “ordusu”nun Deyr Harif ve Rakka çevresinde “başarılar” elde etmesinden sonra El Şara ABD’den aldığı güçle 16 Ocak’ta Kürtler hakkında 8 maddelik bir kararname yayınladı. Bu kararnamede Türkiye’nin, Fidan’ın parmağı olduğu açıkça okunuyordu. Çünkü kararnamedeki öneriler sanki Türkiye’nin yeni süreç sonunda Türkiyeli Kürtlere sunacağı bir öneri gibiydi. Sürecin denemesi sanki Suriye’de yapılıyordu. Er Şara’nın Kürtler hakkında düşündükleri şöyle:

“Madde (1): Suriyeli Kürt vatandaşlar, Suriye halkının temel ve asli bir parçası kabul edilir. Kültürel ve dilsel kimlikleri, çok yönlü ve birleşik Suriye ulusal kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır.”

Burada Kürler bir halk, bir ulus, bir etnik grup değil, Suriye vatandaşıdır, Suriye ulusal kimliğinin, yani Arap kimliğinin bir parçasıdır. Hemen hemen bugün Türkiye’de Türk kimliğinin bir parçası olduğu gibi.

Madde (2): Devlet, kültürel ve dilsel çeşitliliğin korunmasını taahhüt eder; Kürt vatandaşların ulusal egemenlik çerçevesinde miraslarını, sanatlarını yaşatma ve ana dillerini geliştirme hakkını güvence altına alır.

Kültürel ve dilsel çeşitlilik var ama eşitlik yok! Anadili geliştirilecek ama nasıl? 3. Madde de olduğu gibi seçmeli ders ve “folklorik” faaliyet olarak.

Madde (3): Kürtçe, ulusal bir dil olarak kabul edilir. Kürt nüfusunun kayda değer oranda bulunduğu bölgelerde, devlet ve özel okullarda seçmeli ders veya eğitsel-kültürel faaliyet kapsamında öğretilmesine izin verilir….

Görülen o ki, Türkiye’de de Kürtçe okullarda seçmeli ders olacak, “eğitsel-kültürel faaliyet kapsamında öğretilmesine izin verilir” denecek. Ne demek izin verilir? Her halkın ve etnik grubun anadilini öğrenmesi devletin görevi olacak denmelidir. Ama denmiyor. Herkes evinde anadilini konuşacak, ama devlet anadil konusunda sorumluluk almıyor.  

Madde (5): “Nevruz Bayramı” (21 Mart), baharı ve kardeşliği simgeleyen ulusal bir bayram olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’nin tüm bölgelerinde ücretli resmî tatil ilan edilir.” Bu da galiba insanın ağzına çalınmak istenen bir parmak bal!

Halep ve Suriye’deki gelişmelerde Türkiye’nin rolü

Türkiye ta başından beri Suriye’de cihatçıların yanında yer almış. Esad’ın devrilmesinden sonra El Şara yönetimindeki cihatçı hükümeti desteklemiş ve Suriye-Rojova’da SDG öncülüğünde oluşan Kürt özgürlüğünün tasfiye edilmesini en önemli görev saymıştır. El Şara yönetimine de bu yönde atacağı her adımı destekleyeceğini bildirmiştir. Suriye’de Kürtler dahil diğer dinsel ve etnik grupları Arap kimliğinin bir parçası gören Arap egemenliğinde bir devlet hedefleyen El Şara için bu Türk desteği bir nimetti. Şara-Erdoğan görüşmeleri dışında Dışişleri Bakanı Fidan, Milli Savunma Bakanı Güler ve Millî İstihbarat Teşkilatı MİT Başkanı Kalın sık sık Şam’a gidip Şam hükümetine akıl hocalığı yaptılar. Aralık ayında Ankara-Şam ilişkileri hız kazandı. SDG, 10 Mart Mutabakatının tam olarak uygulanmasını, Kürtlerin ve diğer dinsel ve etnik grupların “devlet kurumlarına liyakat temelinde,.. ayrımcılık yapılmaksızın katılma haklarının garanti altına alınması”nı isterken Şam ve Ankara 10 Mart Mutabakatının ciddi olarak uygulanmasına yanaşmadılar. Onlar kendilerine şart koşan bir SDG istemiyorlar, kendilerinin dikte edecekleri bir düzen istiyorlardı. Bunun için 2025 sonunda hükmü bitecek olan 10 Mart Mutabakatının sonrasına hazırlığa başlamışlardı. Hedef SDG’nin tasfiyesini sağlamak, Rojava Kürtlerinin kolunu kanadını budamaktı.

Ankara 10 Aralık’ta tam donanımlı askeri birliklerle 3 koldan Suriye-Rojova’ya girdi. SDG birliklerinin karşısında konuşlandı. Herkes ne oluyor diye sordu, ama anlam veremedi. 23 Aralık’ta Ankara Şam’a “3’lü çıkartma” yaptı. 3’lü, yani Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın birlikte Şam’a gittiler ve mevkidaşları 3’lü Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, Savunma Bakanı Kasra ve Genel İstihbarat Başkanı El Seleme ile ortak bir zirve toplantısı gerçeleştirdiler. Sonra Suriye Cumhurbaşkanı El Şara tarafından kabul edildiler. Zirvenin ana konusu SDG idi. Zirve sonrası Fidan, “Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunarak güvenliğinin tam anlamıyla temin edilmesi için atılabilecek ortak adımları ele aldık. Somut plânlamalarımızı kapsamlı ve ayrıntılı şekilde değerlendirdik. Suriye yönetimi karşı karşıya olduğu zorlu sınamaların üstesinden gelebilecek azim ve kararlılığa sahiptir. Suriye’nin güvenliğini, Türkiye’nin güvenliğinden ayrı görmüyoruz. Bu yolda, Suriyeli kardeşlerimize her türlü desteği vermeye devam edeceğiz” dedi. SDG’ye karşı plân yapılmış, El Şara’ya destek sözü verilmişti. 6-7 Ocak’ta Suriye “ordusu” Halep’te Kürtlere karşı saldırıya geçince 8 Ocak’ta Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Ülkemiz, ‘Tek Devlet, Tek Ordu’ ilkesi doğrultusunda Suriye’nin birliği ve toprak bütünlüğü temelinde, terör örgütleriyle mücadelesini desteklemektedir. Bu kapsamda Suriye’nin yardım talep etmesi halinde Türkiye gerekli desteği sağlayacaktır” ifadelerine yer verildi. 9 Ocak’ta da Bakan Güler, “Operasyonu memnuniyetle karşıladık” açıklamasını yaptı.

Yeni bir ateşkes: SDG “teslim” mi alındı?

ABD’nin, İsrail ve Türkiye’nin desteği ile hazırlanan bir plân dahilinde Suriye “ordusu”nun Halep’te ve Fırat’ın doğusunda Kürtlere ve SDG güçlerine yoğun saldırısı ve ilerleyişi, Rakka’ya dayanması üzerine yine başta ABD ve onun temsilcisi Barrack olmak üzere uluslararası güçlerin müdahalesiyle 18 Ocak’ta ateşkes sağlandı ve 14 maddelik bir anlaşmaya varıldı. Anlaşmada “Suriye hükümet güçleri ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki tüm cephelerde ve temas hatlarında derhal ve kapsamlı bir ateşkes” sağlandığı ve “SDG askeri birliklerin Fırat Nehri’nin doğusuna çekilmesi”nin kararlaştırıldığı, “Deyrez-Zor ve Rakka vilayetlerinin… derhal Suriye hükümetine devredilmesi… Haseke Vilayetindeki tüm sivil kurumların Suriye devletinin kurumlarına ve idari yapılarına entegre edilmesi… bölgedeki tüm sınır geçiş noktalarının, petrol ve gaz sahalarının” Suriye hükümetine devredilmesi yer almaktadır, Bu maddeler zaten içerik olarak 10 Mart Mutabakatında bulunmakta ve SDG kaç kez hükümete bunların devri konusunu görüşmeye hazır olduğunu bildirmişti. Hükümet ise buna yanaşmadı. Ayrıca anlaşma SDG ve Kürtlerle ilgili olark “tüm SDG askeri ve güvenlik personelinin Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıklarının yapısına “bireysel” olarak tam entegrasyonu, buna göre askeri rütbeler, mali haklar ve lojistik gereksinimlerin sağlanması… Ulusal ortaklığı sağlamak amacıyla, SDG liderliği tarafından merkezi devlet yapısı içinde yüksek rütbeli askeri, güvenlik ve sivil pozisyonlarda görev yapacak adayların listesinin kabul edilmesi…  Kobani şehrindeki yoğun askeri varlığın kaldırılması, şehrin sakinlerinden oluşan bir güvenlik gücünün kurulması… Kürt kültürel ve dil haklarının tanınmasını…” gibi konuları da içermektedir.

Anlaşmada İŞİD’le mücadeleye de değinilmekte, ama İŞİD’i yenen SDG’nin İŞİD’cileri tuttuğu kampların ve hapishanelerin Suriye “ordusu”nun eline geçmesiyle İŞİD’ci canilerin bir kısmının kaçmaya başladığı söylenmektedir. Bu ise insanlık için yeni büyük bir tehlike demektir. Şimdi ABD ve Avrupa’nın ne yapacağını daha iyi düşünmesi gerekmektedir.

Tom Barrack anlaşmayı “memnuniyetle” karşıladığını, şimdi “entegrasyon için zorlu çalışma” dönemi başladığını vurgularken, Türkiye’de medya ve hükümet çevreleri anlaşmanın maddelerine bakarak “kazananın” Suriye ve Türkiye hükümetleri olduğunu vurgulayarak, Erdoğan ise Suriye “ordusu”nun “başarılı” olduğunu, “tarihi bir fırsat” yarattığını belirterek, MHP “süreç önündeki engel kalktı” diyerek SDG’nin bu savaşta yenildiği, “teslim” alındığı, “bitmiş” olduğu  algısı yaratılmaya çalışılmaktadırlar. Bu ise doğru değildir. SDG karşı karşıya kaldığı en zor bir durumda bile diyalog ve barışı savunmaya devam etti, Suriye halklarının birlik ve baraberliği için fedakarlığa hazır olduğunu gösterdi.  SDG Komutanı Mazlum Abdi bu günlerde Şam’a gideceğini açıklayarak halkına şu açıklamada bulundu:

“Şam’a gitmeden önce halkımızla bazı hususları paylaşmak istedim. Her şeyden önce şunu söylemek istiyorum: Bu savaş bize farz kılındı. Önüne geçmek istiyorduk. 4 Ocak’ta Şam’da yaptığımız son toplantı, sonrasındaki toplantılarda, Erbil’deki toplantıda bu savaşın önünü almak istedik. Ancak ne yazık ki bu savaş birçok güç tarafından plânlandığı için bu savaş bize farz kılındı ve bugüne gelmiş bulunuyoruz.

Bu savaşın bir iç savaşa dönüşmemesi ki öyle plânlanmıştı, daha fazla ölüm ve sivillerin anlamsız kayıplarının yaşanmaması için – savaşın sonu da belirsizdi – Deyrizor ve Rakka güçlerini Haseki bölgesine geçirme konusunda bir ittifaka varıldı. Şunu söylemek istiyorum. Varılan ittifaka dair Şam’dan döndükten sonra daha detaylı konuşacağız. Bizler devrim ve halk kazanımlarını koruyacağız. Bunun için elimizden ne gelirse yapacağız. Bölgemizin özgünlüğünü koruyacağız. Buna gücümüz de yetiyor. Bu yönlü çabalarımız da devam edecektir.”

Gün Rojova Kürtleriyle dayanışma günü

Bu konuşma Kürtlerin önünde zor bir dönemin başlayacağını, ama Kürtler her şeye rağmen Suriye’nin demokratikleşmesi için mücadeleye devam edeceklerini ve 14 yıldır savaşarak elde ettikleri başarıları terk etmeyeceklerini göstermektedir. Bugün Rojava Kürtleriyle dayanışma her zamankinden daha zaruridir. Demokratik kazanımların yaşamasından herkes kazançlı çıkar.

Genellikle Türkiye’de sol ve demokratik güçlerin büyük kısmı hem Suriye’de hem Türkiye’de Kürtlerin mücadelesine bir izleyici gibi bakmaktadır. Artık bu konumdan çıkmak ve Kürtlerle ilgili gelişmelere müdahil olmak demokrasi mücadelesinin bir gerekliliği haline gelmiştir. Demokrasi mücadelesi Kürtlerin eşitlik ve özgürlük mücadelesi karşı karşıya konmamalıdır. Bunlar birbirinden ayrılmaz mücadelelerdir. Bunun ilk adımı Kürtlerle dayanışmadır.

Bir yanıt yazın