Bir Deli Dumrul Köprüsü daha: Çanakkale Köprüsü

Ülkenin kaynakları betona değil üretime ve bilime yatırılmalıdır!

Mümin TOPRAK

DELİ Dumrul Altaylar’dan Balkanlar’a kadar yayılmış bir efsanedir. Kimine göre Deli Dumrul cesur, kahraman bir bey veya bir handır. Kimine göre de korkusuz, gaddar bir eşkiya veya bir yolkesendir. Her iki durumda da gaddarlığın, acımasızlığın, zebaniliğin, zorbalığın ve zulmün sembolüdür. Yaptığı gaddarlıklar, zorbalıklar halk arasında öylesine bir tepki uyandırmıştır ki, bey ve paşaların, egemenlerin yaptıkları her kötülük, zorbalık onun adıyla anılmış, bugünlere taşınmış, devletlerin, hükümranların haksız bir zorbalığını, halkın malına, parasına zorla el konulmasını protesto için kullanılır olmuştur. Nedir Deli Dumrul’un bu “örnek” zorbalığı?

Geçenden beş, geçmeyenden on akçe

Hikâye Ataylar’da ve Balkanlar’da biraz değişik anlatılır. Altaylar’daki anlatıma göre, eşkiya başı Deli Dumrul kurumuş bir derenin üzerine bir köprü yaptırır ve bir zebani gibi köprünün başını tutar. Halk hep kuru derenin yatağından yürüyerek karşı tarafa geçmeye alışıktır. Ama köprüyü yapınca Deli Dumrul halkı köprüden geçmeye zorlar. Halk ise köprüden geçmek istemez.  Bunun üzerine Deli Dumrul: “Bundan böyle geçenden 5, geçmeyenden 10 akçe alınacaktır!” der. Eşkiya bu, kim karşı gelebilir ki? Halk kuzu kuzu öder.

Balkanlar’daki versiyonunda Deli Dumrul köprüyü Tuna nehri üzerine yaptırır. Halk kayıklarla hep karşı tarafa geçmektedir. Bugünkü Boğazlar’daki feribot misali. Deli Dumrul köprüyü kurduktan sonra ilan eder: “Geçenden 5, geçmeyenden 10 akçe alınacaktır!”. Eşkiya ile başa çıkılmaz ki! Halk yine kuzu kuzu öder. Halk artık hükümranların yaptıkları bir iş karşısında onun 3-5 mislisini alarak soyulmalarına tepki olarak “Geçenden 5, geçmeyenden 10 akçe” demeye başlar ve bu bir özdeyiş haline gelir. Ama anlatım o ki, buna karşı bir isyan olmamış, halk boynunu eğmiştir.

Boğaz köprüleri birer Deli Dumrul köprüsü

Eşkiya başı Deli Dumrul’a atfen yapılan bu özdeyiş bugünlerde bizim halkımıza hiç de yabancı gelmiyor. Zira bugün Boğaz köprüleri birer Deli Dumrul köprüleridir. Çünkü bu köprülerden de “Geçenden 5, geçmeyenden 10 akçe” alınmakta, Deli Dumrul yöntemi uygulanmaktadır. Bu yöntem özellikle Erdoğan’ın “yap-işlet-devret” anlayışıyla yaptırttığı köprülerde, hava limanlarında, hastanelerde açık olarak görülmektedir. Erdoğan her köprünün, her havalimanının, her hastanenin açılışında bu inşaatların devletin hazinesinden 5 kuruş harcanmadan yapıldığını övünerek anlatır.

Oysa bu tam bir aldatmadır, hakikatin yalnız bir parçasıdır. Çünkü “yap-işlet-devret” yönteminde yapılan inşaatlar yapılırken gerçekten de devletin kasasından 5 kuruş çıkmamaktadır. Bu görünüşte böyle. Zira köprüyü, havalimanı v.s. yapan inşaat şirketlerine köprüyü kullanacak belli bir araba ve havalimanını kullanacak belli bir yolcu sayısı garanti edilmektedir. Eğer köprüden verilen sayıda araba ve havalimanından verilen sayıda yolcu geçmezse, garanti edilen araba ve yolcu sayısı ile geçen araba ve yolcu sayısı arasındaki farkın bedeli devlet kasasından, hazineden karşılanmaktadır. Genellikle 5’li Çete denen Saray’ın “özel” inşaat firmalarını ve payını alan Erdoğan’ı zenginleştirmek için garanti edilen sayılar “astronomik”tir. Bunlara devlet bankalarından sağlanan ucuz krediler ise işin çabasıdır.

Erdoğan’ın Körfez’e yaptırttığı Osmangazi Köprüsü ile Boğaz’a yaptırttığı 3. Köprü Deli Dumrul’u bile arattıran köprülerdir. Osmangazi Köprüsü’nü inşa eden firmalara her yıl köprüden 14 milyon 600 bin araç geçeceği garantisi verilmiştir. Şimdiye kadar köprüden geçen araç sayısı ise yılda 8 milyon civarındadır. Geçen araba taahhüd edilen araba sayısının yüzde 60’ıdır, geçmeyen ise %40’ıdır, yani garanti edilip de geçmeyen araba sayısı takriben 5 milyondur. Bu araçların bedeli devletin kasasından çıkmaktadır, yani geçmeyen sen, ben, bizler ödemekteyiz. Buraya kadarı tam bir Deli Dumrul’dur. Ama dahası var. Erdoğan’ın sözleşmede garanti ettiği geçiş ücreti ise 45 dolar artı ABD’deki enflasyon kadar artıştır. Köprüden geçen yolcuya, araca uygulanan ücret ise 15 dolardır. Geçen her araç için 30 dolar ve geçmeyen her araç için 45 dolar köprüden geçmeyen halkın cebinden, yani Hazine’den çıkmaktadır. Köprünün maliyeti 1,2 milyar dolardır. 18 yıl 8 ay 15 gün olan işletme süresince devletin Hazine’den ödeyeceği miktar ise 13 milyar dolardır. Eh, galiba Deli Dumrul bu kadarını düşünemezdi. Şimdi Erdoğan utanmadan kalkıyor ve devletin kasasından 5 kuruş çıkmadı diyor. Derken yüzü bile kızarmıyor. 3. Köprü ve Tünel’in sayıları da bunun bir başka benzeridir. Şimdi buna bir de Çanakkale Köprüsü eklendi.

Çanakkale Boğazı’na yeni Deli Dumrul köprüsü

Erdoğan 18 Mart 2022’de Çanakkale Boğazı’na inşa edilen köprünün Güney Kore Başkanı ile birlikte şatafatlı bir açılış yaptı. Basın bu köprünün de Osmangazi Köprüsü gibi aynı soygun modeli ile yapıldığını yazdı. Basında çıkan sayılara göre köprüden günde geçmesi garanti edilen araç sayısı 45 bin, yılda 16 milyon 500 bindir. Şu an feribotlarla Çanakkale Boğazı’nın bir yakasından diğerine geçen araç sayısı günde 7 bindir. Erdoğan köprünün açılışında “feribotlarla 1,5 saatte geçilen boğaz şimdi 5 dakikada geçilmektedir. Neredeeeen nereye geldik” diye nutuk attı. Şimdi halk da ona soruyor: “45 bin araba neredeee, 7 bin araba nerede, aradaki fark ne olacak?” diye. Deli Dumrul misali geçmeyen 38 bin aracın geçiş ücreti köprüyü kullanmayan halkın cebinden çıkacaktır. Yılda 246 milyon Euro. Bunun da sözleşmede garanti edilen ayrı bir geçiş ücreti varsa, o da Osmangazi Köprüsü’nde olduğu gibi yine halkın cebinden, ödenen vergilerin toplandığı Hazine’den çıkacaktır. Erdoğan köprünün geçiş ücretini tespit ederken çok merhametli davrandıklarını anlatmak için geçiş ücreti “200 liracık” dedi. Sanki liracık deyince 200 lira azalmaktadır. Oysa gıda maddelerine, akaryakıta, elektriğe, gaza arka arkaya gelen zamlar karşısında beli bükülen halk her bir lirayı 10 kere çevirerek harcamaktadır. Halk Ekmek’in, Et ve Süt Kurumu’nun önünde ekmeği, eti 5 kuruş ucuza alacağız diye uzun kuyruklar oluşturmaktadır. “Liracık” derken Erdoğan’ın yaptığı en büyük utanmazlıktır.

İYİ Parti Başkanı Meral Akşener grup toplantısında yaptığı konuşmada Çanakkale Köprüsü’nü eleştirirken şöyle diyor:

“Ben, ‘Neden köprü yaptınız?’ demiyorum. Ben; ‘Honkong’la Çin’i bağlayan köprünün, kilometre maliyeti, 360 milyon dolarken, Bay Kriz’in yaptırdığı köprünün, kilometre maliyeti, neden 900 milyon dolar?’ diyorum…

Ben, ‘Neden yol yaptınız?’ demiyorum. Ben; ‘Neden bir liralık işi, beş liraya yapıyorsunuz?’ diyorum.

Ez cümle ben; ‘Milletimizin alın teriyle, fedakârlıklarla doldurduğu hazineyi, neden müteahhitlerinize peşkeş çekiyorsunuz?’ diyorum.”

Akşener soygunun boyutunu gösteren güzel sorular soruyor. Cevabını da vermiş: Erdoğan çevresindeki müteahhitleri zengin etmek için kesenin ağzını açıyor. Açtığı “kese” kendi para kesesi değil, halkın para kesesi, yani devletin hazinesi. Bunlar tüyü bitmemiş yetimin parasıdır. Görülen o ki, Erdoğan’da Allah korkusu da kalmamış.

Sol güçler köprü yapımına karşıdırlar

Akşener konuşmasında Erdoğan’ı eleştirirken “Ben, neden köprü yaptınız, neden yol yaptınız demiyorum, neden bir liralık işi beş liraya yapıyorsunuz diyorum” diyor. Bu zihniyet yalnız Akşener’de değil tüm muhalefette vardır. Onlar neden köprü yapıldığını sorgulamıyor, köprünün neden pahalıya yapıldığını sorguluyor. Köprünün pahalılığını sorgulaması asla yanlış bir iş değildir, yapılması gereken bir iştir, ama Türkiye gibi mali kaynakları kıt, harcayacağı her bir doları 10 kez çevirmesi gereken bir ülke için yeterli bir sorgulama değildir. Solcular tam da bu konuda Erdoğan’a karşı olan muhalefetten ayrılır. Onlar köprü ve diğer inşaatlarda yapılan yolsuzlukları sorgulamakla, halk nezdınde deşifre etmekle yetinmezler. Solcular esas olarak köprünün neden yapıldığını sorgular ve neden yapılmaması gerektiğini halka anlatırlar. Zira köprüye, yola, havalimanına, Saray’a verilen para betona gömülen paradır. Türkiye’nin betona para gömme diye bir lüksü yoktur.

Türkiye’nin en önemli, can alıcı sorunu kalkınmadır, tasarruf, yatırım, istihdam, üretim, yüksek tekneloji, araştırma, geliştirme ve kullanımıdır. Türkiye’nin kaynakları kıttır, mali kaynakları dardır, en başta dolar geliri çok azdır. Üretime, teknolojiye yatırım ise dolar gerektirir. Onun için ülkeyi yönetenlerin zor koşullarda elde edilen birkaç milyar doların nereye harcanacağını çok iyi hesap etmeleri gerekir. Eğer bu para betona, yani köprüye, yola yatırılıyorsa heba ediliyor demektir. Bu halkın boğazı sıkılarak elde edilen dolarların betona değil fabrikalara üretime, üniversitelere bilim ve araştırmaya yatırılması gerekir. Ülke ancak o zaman kalkınma için ilk adımlarını atmış olur. Çin modelinin sırrı burdadır. Tüneli yapan Japonya’nın, Çanakkale Köprüsü’nü yapan Güney Kore’nin kalkınma yolu bu yoldur. Yatırımı öncelikle betona değil, üretime, bilime, teknolojiye, araştırma ve geliştirmeye yaparak bu günlere gelmişlerdir.

Yatırım üretim ve bilime yapılmalıdır

Türkiye’nin kalkınmak için yapacağı ilk iş elindeki “dolarcıkları” betona gömmek değildir, üretime, bilime yatırmaktır. Burjuva muhalefetinin gerçekten bir kalkınma planı varsa, yapacağı ilk iş solcular gibi köprü, tünel, otoyol, havalimanı yapımına karşı çıkmaktır. Karşı yakaya köprüden değil, daha bir müddet feribotla geçilmesini, dört şeritli otoyoldan değil iki şeritli karayolundan gidilmesini, elimizdeki dolarları fabrikalara, üniversitelere yatırılması gerektiğini savunmalıdır. Kanal İstanbul’a da böyle karşı çıkmak gerekir. Kanal İstanbul’a yalnız yaratacağı rant ve yolsuzluklar, çevreye ve doğaya vereceği tahribat nedeniyle değil, Türkiye’nin Kanal İstanbul’a milyar dolarlar yatıracak bir lüksü olmadığını, bu dolarların üretim ve bilime yatırılması gerektiği açıklayarak karşı çıkılmalıdır. Ayrıca her köprü, her her tünel, her kanal İstanbul’un nüfusunun 5 milyon artmasına, yeni sorunların doğmasına neden olmaktadır. İstanbul zaten kanalı kaldıramaz.

İnşaat “çalıp çırpmayı” kolaylaştırır, iktidarın çevresini kısa zamanda zengin etmesini sağlar. 5’li Çete’nin, Erdoğan’ın milyar zenginlikleri bu betona gömülen milyar dolarların üstünde yükselmektedir. Gelecek Partisi Başkanı Davutoğlu başbakanken yolsuzlukları araştırmak ve önlemek için hazırladığı kanun teklifini Erdoğan “Bu kanunu çıkartırsan ülkede partiye ve belediyelere başkan adayı bulamazsın” diyerek elinin tersiyle reddetmiştir. Ne demeli? İnşaat ve yolsuzluk AKP’nin, Erdoğan’ın ruhuna işlemiştir. Bu beton zihniyeti yıkılmadan, üretim ve bilime çıkmadan Türkiye kalkınamaz, ama Türkiye’de daha çok Deli Dumrullar yetişir.

İktidar Deli Dumrul anlayışını her alanda yerleştirmektedir

Deli Dumrul anlayışının en tipik bir başka örneği de Kütahya, Uşak, Afyon illerine hizmet vermek için yapılan Kütahya’daki Zafer Havalimanı’dır. 2021 için garanti edilen yolcu sayısı 1 milyon 317 bin 733’dür. Bu sayı hemen hemen bu üç ilin toplam 1 milyon 600 bin olan nüfusuna eşdeğerdir. 2021 yılında havalimanını kullanan yolcu sayısı ise 22 bin 936, yani garanti edilen yolcu sayının yüzde 1,8’dir. Yanılma payı, kullanmayan yolcu sayısı yüzde 98,2’dir. Geçmeyen her yolcu için iç hatlarda 2 Euro, dış hatlarda 10 Euro garanti edilmektedir, bu hazineden, devletin kasasından havalimanını işleten şirkete ödenmektedir.

Havalimanının yapıldığı 2012 yılından 2022 yılına kadar havalimanını kullanmayan yolcular için şirkete yapılan toplam garanti ödemesi 51 milyon 93 bin 308 Eurodur. Havalimanının tüm inşaat masrafı, maliyeti ise 50 milyon Eurodur. Yani şirket masrafını çıkarmış ve kâra geçmiştir. Şirket 2044 senesine kadar havalimanını işletecektir. Eğer yolcu sayısı böyle devam ederse 2044 senesine kadar şirkete daha 208 milyon Euro Hazine’den garanti ödemesi yapılacaktır. Hani devletin kasasından 5 kuruş çıkmayacaktı. Ne denir? Yeni bir Deli Dumruıl olayı! Geçenden 5 akçe, geçmeyenden milyon akçe! Ama Euro ve Dolar olarak! Deli Dumrul yaşasaydı bu “eşkiyalıktan” galiba çok memnun olurdu. 

Deli Dumrul zihniyetini AKP iktidarı yönetiminin her alanına yerleştirmektedir. Bunun bir örneği de Et ve Süt Kurumu Genel Müdürü Osman Uzun’un tutumudur. Bir devlet kurumu olan Et ve Süt Kurumu’nun işlevi kâr etmeden maliyetine vatandaşa daha ucuza et temin etmesidir. Geliri dar olan vatandaşlar genellikle bu kurumdan alışveriş yaparlar, sık sık kurumun önünde kuyruklar oluşur. Ama bu kuyrukla son zamanlarda uzadıkca uzadı, zira artan hayat pahalılığı ve enflasyondan beli bükülen ve kasaptan et alamayan vatandaş sayısı da arttı. Bu vatandaşlar çareyi Et ve Süt Kurumu’ndan alışveriş etmekte buldu. Kuyruklar bu nedenle uzadı. Genel Müdür Osman Bey cin gibidir, bir başka Deli Dumrul’dur. Kuyrukları yok etmenin çaresini bulur. Kuyrukları yok etmenin yolu et satış fiyatlarını attırmaktır. Osman Bey et fiyatlarına yüzde 48 zam yapar. 1 kg kıymanın fiyatı 56 liradan 83 liraya, 1 kg kuşbaşının fiyatı 62,50 liradan 92 liraya yükseltir. Kurumun fiyatlarını hemen hemen kasap fiyatlarına yaklaştırdı. Osman Bey’in fiyat artışlarıyla ilgili açıklaması ise çok net: “Çok uzun kuyruklar oluşuyordu. Bu nedenle biz fiyatları artırdık.” Balık baştan kokar. Hükümet deli Dumrulluk yaparsa genel müdürde onu başka türlü uygular. Önemli olan vatandaşı soymaktır, ezmektir, süründürmektir. Vatandaşa böyle davranan bir hükümetin, Erdoğan’ın ve yarattığı Deli Dumrulların artık gitmesi gerekmektedir. 

Demirci Kava’nın Nevroz’da zorba Dehak’a isyanı

Deli Dumrul efsanesinde halkın Deli Dumrul’a karşı anlatılan bir direniş yoktur. Halk kuzu kuzu eşkiyaya uymuştur. Geçtiği zaman 5, geçmediği zaman da 10 akçe ödemiştir. Oysa yine Ortasya’dan Balkanlar’a kadar uzanan coğrafyada isyan ve direnişe dayanan bir başka efsane daha vardır. Nevroz efsanesi. Efsaneye göre bugünkü Kürdistan ve İran’da hüküm süren Asur Kıralı Dehak omuzlarında çıkan iki yılan çıbanı beslemek için çocukların beynine ihtiyacı vardır. Askerler sırayla her aileden her gün bir çocuğu öldürüp beynini kırala götürür. Halk son çocuklarını yaşayabilmesi için dağa kaçırır. Çocuklar dağ köyünde demircilik yapan Kawa’nın etrafında toplanır. Kawa da onları silahlandırır ve Kawa’nın öncülüğünde Kıral Dehak’a isyan ederler, Kıralı devirip, Kürdistan Ninova’da bulunan sarayını ateşe verirler. Özgürlüğe kavuşan tüm halk ateşin etrafında dönmeye, eğlenmeye başlar. Tarih MÖ 21 Mart 612’dir, bir Nevroz günüdür, baharın, yeni bir yılın, özgürlüğün başladığı gündür. O günden beri Kürtler Nevroz’u tiranlara, diktatörlere karşı direnme, onların baskı ve zorbalığına, zulmüne karşı özgürleşme günü olarak kutlarlar.

Bu yıl da Kürtler HDP öncülüğünde Nevroz’u bu anlayışla yığınsal ve coşkulu bir şekilde kutladılar. 2013 yılında Öcalan’ın mesajının okunduğu Diyarbakır Nevroz ruhunu tekrar yaşadılar ve yaşattılar. İstanbul’dan Diyarbakır’a kadar yapılan dev mitinglerde Kürtler ve Türkler ve diğer Türkiye halkları, işçi ve emekçiler, esnaf ve köylüler, aydın ve sanatçılar, kadınlar ve gençler hep birlikte Nevroz’u kutladılar ve bu yılın bir zafer yılı olması gerektiğini vurguladılar. Önümüzdeki bir yılın Türkiye’nin, gerici, faşizan bir diktatörlük kurmaya çalışan Erdoğan’dan kurtuluş yılı olması için mücadele yılı olarak ilan ettiler.

2023 yılı Türkiye’de seçim yılı. Erdoğan’ı sandıkta gönderme yılıdır. Bunun için tüm Erdoğan karşıtı güçlerin birleşmesi gerekmektedir. Kuzu kuzu Deli Dumrul’a baş eğildiği gibi artık Erdoğan’a da baş eğilmemelidir. Onun geçilmeyen köprülerine, gidilmeyen otoyollarına milyar dolarlar ödemek zorunda değiliz. Ülkenin kıt mali kaynaklarını hâlâ betona gömmesine izin vermeyelim. Kaynaklar üretim ve bilime yatırılmalıdır. Bunun için Erdoğan’ın gönderilmesi şarttır. Nevroz ruhuyla Türkler ve Kürtler ve diğer Türkiye halkları Erdoğan’a karşı birleşmelidir. Şimdi sol ve demokratik güçler, devrimciler işçi ve emekçiler, esnaf ve köylüler, aydın ve sanatçılar, kadın ve gençler arasında şimdiden çalışmaya başlanmalı ve Erdoğan’ın gitmesi gerektiği halka anlatılmalı ve halk örgütlenmelidir. Deli Dumrullar Demirci Kawa’nın gösterdiği gibi, direnmeden, örgütlenmeden, mücadele edilmeden devrilmezler. Erdoğan’ı devirmek Kawa anlayışıyla mümkündür.

Bir cevap yazın