Haber / Yorum / Bildiri

„Yeşil“ neden hortlatılıyor? Yeniden faili meçhuller mi yaratılmak isteniyor?

Mümin TOPRAK

„Yeşil“kelimesi tüm dünyada doğa sevgisini, çevre ve iklim sorunlarına duyulan ilgiyi ifade eden bir kavram olarak kullanılır. Ama bizim ülkemizde ise „Yeşil“ denince akla ilk gelen ülkemiz tarihinin karanlık bir döneminde, 90’lı yıllarda özellikle Kürt illerinde işlenen faili meçhul cinayetleri, “Beyaz Torosları” ve bu cinayetleri işleyen bir Jandarma kuruluşu olan JİTEM mensubu Mahmut Yıldırım’ı hatırlatan bir kavramdır. O zaman binlerce Kürt ve Türk devrimci demokratının, aydınının, solcusunun katili olan bu “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım hiçbir zaman ortaya çıkarılmadı, hakkında bir soruşturma açılmadı, yaşadığı ve varlığı tartışma konusu yapılan bir kişi olarak “Yeşil” diye bir efsaneye dönüştürüldü.

“Yeşil” Sözcü gazetesinde yeniden ortaya çıkarıldı, “hortlatıldı”.

İsmi faili meçhul cinayetlerle özdeşleşmiş olan bu “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım birden “Ben Yeşil” diye ortaya çıktı veya çıkarıldı. Hem de SÖZCÜ gazetesi köşe yazarı Saygı Öztürk’e alenen telefon ederek! Saygı Öztürk bu görüşmeyi şöyle anlatıyor: 

“9 Aralık 2025 tarihinde saat 13.30 civarında gazetemizin santralinden beni arayan kişiyle, uygun olmadığım için konuşamamıştım. Yarım saat sonra yeniden aradı. “Ben Yeşil” dedi. Tabii ki bu kod ismiyle bilinen “Yeşil”, Bingöl’ün Solhan ilçesi nüfusuna kayıtlı, Güneydoğu’da her olayın içinde olduğu yazılan, söylenen Mahmut Yıldırım’dı.

Ama gerçekten arayan Mahmut Yıldırım mı, yoksa onun adını kullanan başkası mıydı bilemem. Ben, onun gerçekten “Yeşil” olduğunu anlamak için geçmişte yazdığım bazı haberlerle ilgili sorular yönelttim. 1953 doğumlu olduğunu, karaciğer nakli yapıldığını, sağlık durumunun iyi olmadığını anlattı… Uzun bir süre Azerbaycan’da kaldığını, şimdi Türkiye sınırına yakın olan Suriye’de güvendiği bir ülkücü dostunun yanında kaldığını kaydetti.”

Emekli Binbaşı Cem Ersever’i öldürdüğüne dair söylentilerin “tam anlamıyla Köroğlu efsanesi” olduğunu belirttikten sonra Şam’da Abdullah Öcalan’ı öldürecek timde olduğunu söyleyerek olayı, “Evet, Abdullah Öcalan’ı Şam’da kaldığı evde bombalı araçla öldürecektik. Bu olayda benimle birlikte bir bayan, iki üsteğmen, Bursa Özel Tip Cezaevi’nden alınarak getirilen ismini vermek istemediğim bir kişi ile başka bir arkadaşımız vardı. Orada aslında Abdullah Öcalan’ı ortadan kaldırmamız mümkünken, ihanete uğradık. Başarısız bir suikast girişimi oldu. Bize yardımcı olan Suriyeli aracı uzağa park edince bütün plan bozuldu” diye anlatmaktadır.

“Yeşil” eski MİT Müsteşarı, Jandarma Genel Komutanı merhum Teoman Koman’ın her zaman desteğini gördüğünü belirttikten sonra Abdullah Çatlı ile aralarının bozuk olduğu yolundaki söylentilerin de doğru olmadığını söyleyip, “PKK ile mücadele edildiği sırada özellikle il ve ilçelerde Hizbullah örgütü Devlet tarafından desteklendi ve PKK’ya karşı kullanıldı. Hizbullah’ın o dönemde kurulması başarıydı. PKK’ya çok büyük zayiatlar verdirildi” diye eklemektedir.

Saygı Öztürk, “oğlunun adını sordum, söyledi” dedikten sonra, “şu anda bulunduğu yerin devlet tarafından bilindiğini belirten “Yeşil”eTürkiye’ye gelip gelmeyeceğini sordum, başka bir zaman yine arayacağını, telefonu kapatmak zorunda olduğunu ekledi” diye yazmaktadır.

İçişleri Bakanı’nın açıklaması

Kamuoyuna “bomba“ gibi düşen bu haber herkeste büyük bir tedirginlik yarattı. 90’lı yılların faili meçhul cinayetleri insanların hafızalarında birden canlandı. “O yıllara geri mi dönüyoruz?” diye kafalarda sorular uyandırdı. Bu cinayetlerde kaybolan yakınlarının, evlatlarının her Cumartesi Galatasaray Meydanı’nda yıllardan beri akıbetini soran Cumartesi Anneleri’nin tuttukları nöbetlerin anlamı birden bir kez daha ortaya çıktı. Kamuoyunda hükümetten bir açıklama beklentisini arttı.  Zira “Yeşil” Suriye’de Türkiye’ye yakın bir yerde, bir ülkücünün yanında kaldığını ve hükümetin kaldığı yeri bildiğini açıklamaktaydı. Bir başka deyişle “Yeşil” “ben geliyorum, faili meçhul cinayetler yolda!” diyordu. İçişleri Bakanı Yerlikaya’dan açıklama gecikmedi. Saygı Öztürk İçişleri Bakanlığı’nın “çalışmalarını” şöyle aktarıyordu:

“İçişleri BakanıAli Yerlikaya, aynı gün istihbarat birimine talimat verdi, bu olayın araştırılmasını istedi. Cumartesi günü bakanlık telefon edilen yerin Gaziantep Açık Cezaeviolduğunu söyleyerek arayan kişinin kimliğini belirledi. Bu kişi, aynı gün açık cezaevinden, kapalı cezaevine gönderildi. Bakanlık da Pazar günü açıklama yaptı. Bu süreçte TBMM Başkanlığı’na “Yeşil”le ilgili araştırma önergeleri de verildi.” Yani bakanlık “telefon eden “Yeşil” değil, Gaziantep Açık Cezaevi’nden bir hükümlüydü” diyor. Ama “Yeşil”in yaşayıp yaşamadığı konusunda birşey söylemiyor, neden sıradan bir hükümlünün Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk’e “Ben Yeşil” diye telefon ettiğine, Saygı Öztürk’ün sorularına “Yeşil” gibi doğru cevap verdiğine dair bir açıklık getirmiyor. Saygı Öztürk’ün nüfus araştırmalarına göre “Yeşil” ölmemiştir, yaşamaktadır.  Buna göre İşişleri Bakanlığı’nın açıklamaları kamuoyunu teselliye yöneliktir, bir şeyleri saklamaktadır, inandırıcı değıldir. Kamuoyu hâlâ tedirgindir, “Yeşil” yaşıyor ve Suriye’de bir ülkücünün yanındadır. Birileri ve devlet tarafından korunmakta ve yeni faili meçhul eylemlere hazırlanmaktadır. “Yeşil” hortlatılıyor. Neden şimdi ve kimler tarafından?

Uğur Mumcu’dan bir anı

Bu sorulara yanıt vermeden önce 90’lı yıllarda yine faili meçhul bir saldırıya kurban giden Uğur Mumcu’nun bir sohbet sırasında anlattığı bir anısını bu konuya da açıklık getirebileceği için burada tekrarlamak yerinde olacaktır.  Uğur Mumcu’nun o zaman anlattığı anısını hatırladığım kadarıyla, bugün benim sözlerimle şöyle aktarabilirim:

“Bir gün telefonum çaldı. Telefon eden MİT’ten eski bir albaydı. Benimle görüşmek istediğini söyledi. “Olur” dedim. Nerede deyince bir an düşündüm, İnter Continental Oteli’nin lobisinde dedim. Çünkü görüşmenin aleni yerde olmasını istedim. Nihayetinde gelen MİT’ten biriydi. Randevulaştık. Elinde koca bir dosya ile biri geldi, masama oturdu ve dedi ki, ‘Uğur bey, bu dosyayı biz sizin yayınlamanızı istiyoruz’. Aldım, dosyaya bir baktım. İçindeki bilgilerden ürperdim. ‘Bunu ben yayınlayamam’ dedim. Israrcı oldu. ‘Olmaz’ dedim. Ve ayrıldık. Bir ay sonra aynı dosya Doğu Perinçek’in Aydınlık gazetesinde yayınlandı. Ama kimsenin dikkatini ve ilgisini çekmedi. Çünkü Aydınlık gazetesi o kadar önemli bilgilerin inandırıcı olduğu güvenini kimseye veremedi. Ama aynı haber Cumhuriyet’te yayınlansaydı etkisi bambaşka olurdu.”

Bu olaydan kısa bir zaman sonra 24 Ocak 1993’de Uğur Mumcu bir suikastla katledildi. Ama Perinçek’in Aydınlık gazetesinde MİT bilgi sızdırmaya devam etti. Sızdırılan o zamanki önemli bilgilerden biri 21 Eylül 1996’da Aydınlık Gazetesi’nde yayınlanan bilgilerdi. Bu bilgilerde “Yeşil” gibi adı sayısız faili meçhul cinayetlerine karışmış ülkücü Abdullah Çatlı hakkında işlettiği fabrikaya kadar adresi verilmekte, işlediği cinayetler sayılmakta, devlet içindeki “yasa dışı” yapılanmalardan ve faaliyetlerden söz edilmekteydi. Ama bunları kimse ciddiye almadı, ilgilenmedi. Hatta Çatlı’yı kırmızı bültenle arayan polisi bile ilgilendirmedi. Ta ki 3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen olaya, otomobil kazasına, trafik kazasına kadar.

Susurluk kazası veya olayı

3 Kasım 1996’da Susurluk yakınında bir otomobille bir kamyon çarpıştı. Otomobilin içinde olanlardan üçü öldü, biri kurtuldu. Kurtulan hükümet partisi DYP Milletvekili Sedat Bucak’tı. Ölenler ise emniyetin polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ ve ülkücü militan, organize suç örgütü mafya elemanı Abdullah Çatlı ve sevgilisiydi. Haber kamuoyunda “bomba” etkisi yarattı. Emniyetten bir polis müdürünün, bir siyasetçi milletvekilinin ve bir mafya elemanının bir otomobilde ne işleri vardı, hangi karanlık işleri çeviriyorlardı? Ne oluyordu? Soru üstüne soru yağıyordu. O zamanın İçişleri Bakanı olan ve bugün mafya babalarıyla poz veren Mehmet Ağar kendini korumak için hemen istifa ettiğini açıkladı. Ama sular durulmadı. Olayın bir trafik kazası değil MİT’e, CIA’ye kadar uzanan bir komplo planı olduğu söylentileri yayılmaya başladı. Amerika’dan “Türkiye’nin bağırsaklarını temizliyoruz” açıklaması geldi.

Tam bu tartışmalar sırasında öğrenildi ki, tüm bunlar Doğu Perinçek’in 21 Eylül 1996 yılında Aydınlık gazetesinde yayınlanan MİT raporuyla örtüşüyordu. Raporda anlatılan “devlet-siyaset-mafya” ilişkisi ve işbirliği, devlet içindeki “özel bürolar” olarak adlandırılan, yasa dışı eylemleri planlayan ve militanları gizleyen gizli bir planın varlığı, devlet içindeki çeteleşme, Çatlı’nın Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in öldüürülmesi olayına kadra karıştığı mafya olayları bu “trafik kazası” ile bir bir ortaya seriliyor, doğrulanıyordu. İnsan tüm bunları göz önünde bulundurduğunda “Yeşil”in hortlatılmasıyla “acaba devlet, derin devlet 90’lı yıllara geri mi dönüyor?” diye düşünmeden edemiyor.

MİT ve derin devlet içinde sürekli çatışan iki kanat

Tarih boyunca MİT ve derin devlet içinde biri “sağ”dan diğeri “sol”dan olmak üzere iki kanat sürekli çatışa gelmiştir. Anlaşılan bu çatışma Kürt sorununda yaşanan yeni süreçle birlikte kızışmaya başlamıştır. 2024 yılının Ekim ayında MHP Başkanı Devlet Bahçeli’nin önce DEM’le tokalaşıp sonra Öcalan’ı Meclis’e çağırmasıyla başlayan, PKK’nın feshine ve silah bırakmasına kadar uzanan yeni süreç devlette ve toplumda taşları yerinden oynattı. Herkes büyük bir şaşkınlık içinde, “ne oluyor?” diye soruyordu. Ne oldu da düne kadar PKK ve Öcalan’a en ağır hakaretleri düzen Bahçeli birden 180 derece dönüş yapıyordu, PKK ve Öcalan’a zeytin dalı uzatıyordu. Maalesef bugüne kadar Bahçeli’nin bu çıkışı sağdan sola, ulusalcısından, milliyetçisinden, devrimcisinden, sosyalistine, CHP’sinden MHP ve AKP’sine kadar toplumda bir türlü anlaşılamadı veya anlamak istenmedi.

Oysa durum çok açıktı. Ortadoğu’da taşlar yerinden oynuyordu. İsrail Gazze’ye, Lübnan’a, Suriye’ye, İran’a saldırıyordu. Kapalı kapılar arkasında Esad rejiminin miyadının dolduğu, Esad’ın ne zaman devrileceği ve yerine kimin (El Şara’nın) geleceği tartışılıyor, bölgede İsrail’in düzenleyici güç olacağı ve bunun için de İsrail’le Kürtler arasında güçlü bir ittifakın kurulması gerektiği vurgulanıyordu. Bu tartışmalar içinde olan Türkiye, yani MİT ve derin devlet bu durumdan ürktü. Türkiye elden gidiyordu. Ne yapılması gerektiği, bu “emperyalist-siyonist” planın nasıl sekteye uğratılacağı tartışılmaya başlandı. Olayların analizi gösteriyordu ki, yöntem  konusunda MİT ve derin devlet içinde iki kanat oluşmuştu. Biri “sağduyunun” hâkim olduğu kanat, diğeri sözde “antiemperyalist, antiamerikancı” ulusalcı kanat. Bunlar arasında ciddi bir görüş ayrılığı ortaya çıktı.

“Sağduyu” kanadı, “‘emperyalist-siyonis’ kampın çatıştırmak istediği İsrail-Kürt ittifakını dumura uğratmanın en iyi ve sağlıklı yolu “kendi” Kürtlerimize sahip çıkmak, onların bu ”emperyalist-siyonist” ittifaka katılmasını önlemektir” diyordu. Bunun yolunun da, hemen DEM, PKK ve Öcalan’la barışmaktan, Kürtlerle savaşmayı bırakmaktan ve onların yüz yıldır inkâr edilen ve yine onların yüz yıldır uğruna isyan ettikleri, savaştıkları “bazı” ulusal ve demokratik haklarının tanınması gerektiğinden geçtiği saptanıyordu. Aksi takdirde “emperyalist-siyonist” yani ABD-İsrail bloğunun parçalamak üzere sırada bekleyen devletin Türkiye olduğu apaçık ortadaydı. Devlet içinde bu görüş ağırlık kazandı. Bu adımı da en iyi ve inandırıcı biçimde atabilecek partinin MHP ve lideri Bahçeli olduğu saptandı. Bahçeli hemen bu görevi üstlendi. Zira söz konusu olan ülkenin, devletin “bekasıydı.” Türkiye’nin “emperyalist-siyonist” bloğu tarafından parçalanmasının, bölünmesinin önlenmesiydi. Bu konuda AKP ve Erdoğan da hemfikirdi. Ama Erdoğan için önemli olan kendi iktidarıydı. Bu nedenle o bu yeni durumdan kendi iktidarını güçlendirmek ve onu uzatmak için değerlendirmeyi ön plana alıyordu. Buna muhalefet partisi CHP’nin zayıflatılması ve İmamoğlu’nun hapsedilmesi de dahildi. Bundan dolayı Kürtlerle başlatılan süreç ve CHP’ye saldırı içiçedir. Sürecin başarısıyla demokrasinin başarısı içiçedir. Bunları birbirinin karşısına koymak yanlıştır. Hem sürecin başarısı, hem demokrasinin kazanılması, İmamoğlu ve diğer tüm Kürt ve Türk siyasi tutukluların serbest bırakılması, Kürtlerin ulusal ve demokratik haklarını kazanması birbirinden koparılmaması gereken ortak mücadelelerdir.

Yavaş yürüyen süreç ve Suriye’deki gelişmeler

Kürtlerle başlayan bu süreç yavaşta olsa ilerlemektedir. Varılan noktadan geri dönülmesini kimse, hem Kürt hem Türk tarafı istememektedir. Ama sürecin önünde aşılması gereken çok bariyerler, kayalar, taşlar var. Bunlar her an sürecin sona ereceği izlenimini vermektedir. Olur mu? Olabilir. Ama daha çok olamayacağı gözükmektedir. Çünkü sürece taşları koyan Kürtler değil. ABD, İsrail, hatta Türkiye’nin kendisidir. ABD ve İsrail güçlü bir merkezi Suriye devleti istemiyor. Dürzi, Alevi, Kürt ve Araplardan oluşan 4 özerk bölgeli federal bir Suriye istiyor. Bunu ABD Suriye özel temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack açıkça ifade etti. Bu ABD planı ise Türkiye’nin istediği Şam merkezli bir Suriye Arap Cumhuriyeti fikrine kökten karşıdır. Türkiye özellikle Suriye’de özerk bir Kürt bölgesi istemiyor. Ama Türkiye’nin isteği ABD ve İsrail’in umurunda değil. Hatta İsrail Türkiye’yi Suriye’ye fazla “burnunu sokmaması” için ikaz etmektedir. Böylece Türkiye’nin Suriye politikası kendi ayağına köstek olmaktadır. ABD’ye rağmen Ortadoğu’da işler çevirmeye kalkmak kendi başına çorap örmektir.

Oysa Türkiye’nin hem Suriye hem “kendi” Kürtlerini kazanması öylesine kolaydır ki, bunun için hem Türkiye’de, hem Suriye’de Kürtlerin ulusal ve demokratik haklarını kabul ettiğini ilan etmesi yeterlidir. Bu aynı zamanda “emperyalist-siyonist” politikasının panzehiridir. Ama Türkiye buna yanaşmıyor. Böyle bir yaklaşımın bir gün Kürtlerin Türkiye’den kopmasının, Türkiye’nin parçalanmasının yolunu açacağından korkmakta, hem Suriye’de hem Türkiye’de Kürtlere Irak’da olduğu gibi özerklik yolunu açacak her adıma karşı çıkmaktadır. Suriye’de böyle bir adımın atılmasını önlemek, SDG birliklerinin hareket alanını engellemek için Türkiye 2025 Aralık ayı başında Suriye-Rojova Kürt bölgesine yeniden askeri birlikler gönderdi. 22 Aralık 2025’de de Dışişleri Bakanı Fidan, MSB Güler, MİT Başkanı Kalın Şam’a ortak bir ziyaret gerçekleştirdiler, Şara hükümetine SDG’ye karşı önlem alınması için baskıda bulundular. İki gün sonra da SDG ile Suriye birlikleri arasında çatışma çıktı. ABD’nin müdahalesiyle çatışma büyümeden engellendi. İleride benzer durumda Trump’ın Erdoğan’a “bir daha Suriye’ye müdahale edersen seni mahvederim!” demesi mümkündür. Türkiye’nin Suriye’de ve genellikle Kürt konusunda atacağı adımı çok iyi tartması gerekmektedir. Aksi durumda Türkiye’nin parçalanması kendi eliyle olacaktır.

 MİT ve derin devlette sözde “antiemperyalist” ulusalcı kanat harekete geçiyor

MİT ve derin devlet içindeki sözde “antiemperyalist” ulusalcı kanata göre “emperyalist-siyonist” kampın Türkiye’yi parçalayıp bölme planlarına karşı tutulacak yolun, DEM, PKK ve Öcalan’la, SDG ile barışmak, uzlaşmak değil, onlarla asimile oluncaya, teslim oluncaya kadar savaşmaktan, her türlü inkâr ve imhaya devam etmekten geçmektedir. Eğer bu politikanın uygulanmasına ABD ve İsrail karşı gelecek olursa onlarla da savaş göze alınmalıdır, onlara hadleri bildirilmelidir. Bunlar sağduyu ile hareket etmiyorlar. Bunun bir maceracılık anlayış ve politikası olduğunu anlamak istemiyorlar. Oysa ABD ve İsrail ile bir çatışmayı göze almadan evvel insanın bin kere düşünmesi gerekir. Irak’ta askerlerin başına geçirilen çuval unutulmamalıdır. Ama bu anlayış ve görüşlerin toplumda ulusalcı kesimlerde, antiamerikancı solda, Kemalist laik kesimlerde büyük bir taraftarı vardır. Bunların temsilcisi durumdaki gazete de SÖZCÜ gazetesidir.

Son haftalarda Kürtlerle başlatılan sürecin “tıkanır” gibi olması, Suriye’deki gelişmeler, devletin bu gelişmelere müdahil olmak için askeri birlik göndermesi, bakanların, MİT’in arka arkaya Şam’ı ziyaret etmeleri, özellikle Suriye’de SDG ile bir çatışmanın göze alınması yönündeki gelişmeler MİT ve derin devlet içindeki bu sözde “antiamerikancı” ulusalcıları harekete geçirdi. “Sağduyulu” görünen kanadın kendilerine doğru yaklaştığı, onlarda da Kürtlerin barıştan değil, baskıdan anladığı görüşünün yeniden egemen olmaya başladığı fikri oluştu. Bunlara göre devletin Suriye’de SDG ile çatışması durumunda arka planda hinterlandı rahatlatacak 90’lı yıllarda olduğu gibi faili meçhullere benzer cinayet eylemlerine girişilmesi gerekmektedir. 90’lı yılarda Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de bu eylemlerin devlet destekli cinayet çetelerine yaptırılması gerekecektir. Anlaşıldığı kadarıyla derin devlet de bu eylemlerin Suriye’de yapılması konusunda hazırlıklara başlanması için hemfikirdir. Şimdi söz konusu olan bunun kamuoyuna duyurulması ve kamuoyunun hazırlanmasıdır.

Suriye Kürtlerine karşı girişilecek katiamları duyurmanın en iyi aracı SÖZCÜ gazetesi

Uğur Mumcu’dan aktarılan anıda da görüldüğü gibi MİT bir haberini kamuoyuna duyuracağı zaman seçeceği yayın organı ve gazeteci konusunda çok titiz davranmaktadır. Duyurunun etkili olması, kamuoyunda tartışılması, ciddiye alınması onlar için çok önemlidir. Bu Türkiye’de bilinen açık bir sırdır ki, Kürtlerle barış süreci değil savaşı, kirli operasyonları savunan, Kürtlere verilecek her demokratik hakkın Türkiye’yi bölecek, Lozan senedini delecek bir yol olduğunu iddia eden SÖZCÜ gazetesi ve okur çevresidir. Bu nedenle derin devlet Suriye’de yaplacak kirli operasyon haberini SÖZCÜ gazetesi köşe yazarı Saygı Öztürk’e birine “Ben Yeşil” diye telefon ettirerek kamuoyuna duyurmuştur.

Burada telefon eden kişinin “Yeşil” olup olmamasının, “Yeşil”in yaşayıp yaşamamasının, telefon edenin bir cezaevinde sözde bir mahkûm olmasının hiçbir önemi yoktur. Bunlar MİT’in, derin devletin senaryolarıdır. Önemli olan seçilen zaman, verilecek mesaj ve yöntemdir.  Zaman, sürecin hem Türkiye’de hem Suriye’de istendiği gibi gitmediği bir döneme rastlaması. Esas olan bu telefon görüşmesinde verilmek istenen mesajların içeriğidir. Telefonda verilen mesajlar “Yeşil”in Suriye’de olması, bir ülkücüde kalması, geçmişte Çatlı ile arasının iyi olması, kaldığı yerin devlet tarafından bilinmesi gibi anlamlı mesajlardır. Bunlar sanki devletin 90’lı yıllarda Türkiye’de Kürt illerinde “Yeşil”e, Çatlı ve benzeri ülkücülere işlettiği faili meçhul cinayetleri şimdi de Suriye’de Rojova Kürtlerine karşı aynı şekilde hazırlamakta olduğunun bir duyurusudur. Burada SÖZCÜ gazetesi ve taraftarlarına söylenecek tek söz vardır: “Kürtlere yapılan kirli operasyonlar sizleri sevindirmesin. Kürtlere atılan her kurşun Türklere de geri döner. Nasıl 90’lı yıllarda yalnız Kürtler değil Uğur Mumcu gibi Türk demokratları katledildiyse, 2000’li yıllarda Kürt illerine atanan kayyımlar Batı’ya, İstanbul’a da geldiyse, şimdi de Rojova’da işlenen her cinayetin benzeri İstanbul’da da işlenebileceği bilinmelidir. Komşunun başına gelene sevinmek, insanlığa yakışmaz!”

Rojova’da MİT ve derin devlet eylemlerine izin verilmemelidir

Yeni yılda, 2026’da Türkiye’deki süreç ve Suriye’deki gelişmelerin yeni boyutlar kazanacağı anlaşılmaktadır. Türkiye’de DEM, PKK ve Öcalan’la başlatılan sürecin başarısı, Suriye’de Kürtlerle, SDG Komutanı Mazlum Abdi ile Suriye Devlet Başkanı Ahmet El Şara arasında 10 Mart’ta sağlanan mutabakatın hayata geçirilmesi yalnız Türkiye ve Suriye için değil, tüm Ortadoğu’nun geleceği, barış ve demokrasi mücaselesi için büyük bir önem taşımaktadır. Bunun için 2026’da başta işçi sınıfı, devrimci, sol, barışsever, demokratik güçler, aydınlar, gençler, kadınlar, ekoloji aktıvistleri, sosyalist ve komünistler, Kemalist laik çevreler Türkiye’de sürece sahip çıkmalı, Suriye’de 10 Mart Mutabakatı’nın hayata geçmesi için mücadeleye geçmeli ve askerlerin, MİT’in ve derin devletin Suriye ve Rojova’ya yönelik tüm operasyonlarına karşı çıkılmalıdır. Özellikle derin devletin Rojova’da Kürtlere, SDG’ye karşı girişeceği faili meçhul benzeri kirli eylem hazırlıkları ”kabul edilemez” olarak mahkûm edilmelidir. “Yeşil” telefonunun üstüne gidilmeli, arkasındaki güçler ortaya çıkarılmalıdır. İçişleri Bakanı Yerlikaya’nın açıklamasının olayın üstünü örtmek olduğu ilan edilmeli, gerçeklerin ortaya çıkması için çalışılmalıdır.

Tüm bu uğraşılarda dikkat edilmesi gereken konu, önce demokrasi sonra Kürt sorununun çözümü veya önce Kürt sorunun çözümü sonra demokrasi gibi anlayışlar eklektik anlayışlar olmasıdır. Süreç için mücadele ile demokrasi için mücadele karşı karşıya getirilemez. CHP’nin mitingleri ve Kürt sorununun çözümü için yapılan müzakere süreci birbirini tamamlayan girişimlerdir. İkisi de demokrasi içindir. Süreç ilerledikçe İmamoğlu ve Demirtaş’ın ve diğer siyasi tutukluların özgürlüğü kolaylaşacaktır. CHP mitingleri sayı ve içerik olarak zenginleştikçe Kürt sorunundaki süreç başarıyla yürüyecektir. Bu iki eylem arasında diyalektik bağın kurulması başta sendikalar olmak üzere işçi sınıfı örgütlerinin önde duran görevidir. Bunun gerçekleşmesi için ise solcuların ve devrimcilerin, sosyalist ve komünistlerin sendikalarla, işçi ve emekçi yığınlarla ilişkilerini güçlendirmesi gerekmektedir. İşçi sınıfı ve geniş emekçi yığınları etkin müdahil olmadan ne süreç istenilen başarıya ulaşır, ne de İmamoğlu ve Demirtaş ve diğer siyasi tutuklular özgürlüğüne kavuşabilir, gerçek demokratik adımlar atılabilir. İşçi sınıfı ve emekçi yığınların hen CHP mitinglerinde hem sürecin ilerlemesinde rolü arttırılmalıdır.

Bir yanıt yazın