Haber / Yorum / Bildiri

Veysi Sarısözen’in “Yenilenmiş Marksizm” ve Marksizm-Leninizm’e dair tezleri hakkında düşülmesi gereken iki not

Mehmet BAYRAK

VEYSİ Sarısözen son günlerde yazdığı “ideolojik kriz ve ara dönem” adlı makalede Marksizm, Marksizm-Leninizm, işçi ve komünist hareketle, Türkiye ve dünyadaki komünistlerin ve farklı Marksist parti ve grupların birliği üzerine bazı tezler ileri sürmektedir. Sarısözen daha sonra da Marksizm-Leninizm’in tekelinin de kimsede olmadığını belirtmektedir.

Yenilenmiş bir Marksizm’de birleşmek

Veysi Sarısözen’e göreuluslararası işçi ve komünist hareketi… “düşünsel bir kriz” içindedir,aralarında çok ciddi “teorik yaklaşımlar, programatik farklar” olan, Marksist teorilerin “özünde” birleşen, Marksist yenilenme süreçlerinde olan komünist ya da işçi partileri, ya da sosyalist-komünist hedefi savunan partiler, hangi “somut teorilerde köklü bir yenilenmeye” ihtiyaç varsa saptamalı (devlet ve devrim, iklim krizi, kadın sorunu v.s.), birbirlerine ideolojik savaş açmadan, “bir ideolojik ateşkes” ilan ederek birbirlerinin “Marksist yenilenme süreçlerini” anlamalı, farklılıkları yoldaşça tartışma içinde aşmaya çalışmalı, tüm komünistleri birleştirecek “yenilenmiş bir Marksizm inşa etmelidir.” Kısaca Sarısözen hem uluslararası alanda, hem Türkiye’de “inşa edilecek” “yenilenmiş bir Marksizm” temelinde tüm komünistleri birleştirmeyi önermektedir.

Bu “olmayacak duaya âmin” demek gibi bir şeydir. Komünist ya da işçi partilerinin, ya da sosyalist-komünist hedefi savunan partilerin bir araya gelip, ön yargısız birbirleriyle teorik sorunları tartışmasını kim istemez. Ama bu olmaz, çünkü işçi ve komünist hareketin doğasına aykırıdır. Şu anda her partinin kendisine göre yenilenmiş, birbirine zıt Marksist teorileri var. Onun için Sarısözen de zaten Marksist teorilerden bahsediyor. Ama kendisi TKP ve Sovyet deneylerinden geçmiş biri olarak Marksizm’in tek teorisi olduğunu çok iyi bilmesi gerekir. Aralarında çok ciddi farklı teorik ve programatik yaklaşımlar olan bu gruplar, şayet bir araya gelseler bile, birleşmeyeceğini Veysi Sarısözen’in reel sosyalizmin yıkılmasından sonra yaşanan dağınıklıklardan, TKP’yi likide etme faaliyetlerinden öğrenmiş olması gerekirdi. Ne TBKP, ne BSP, SBP, ne de ÖDP’de “yenilenmiş” bir Marksizm’de birleşilebildi. Kendine göre yenilenmiş bir Marksizm yaratan bu partilerle ne birleşme, ne de işçi ve komünist harekette bir atılım sağlanır. Yapılması gereken devrimci Marksizm ilkeleri temelinde TKP’yi ayağa kaldırmaktır. Veysi Sarısözen ise yanlışlığı pratikte ispatlanmış olan hataları tekrarlamakta direnmektedir.

“Veysi Sarısözen yine saçmalamış” diyerek, “bu tezler üzerinde durmaya değmez” denebilir. Ama onun bu tezleri içinde ikisi var ki, bunlar üzerinde durmak gerekiyor: Birincisi yenilenmiş bir Marksizm inşa etmek, ikincisi de Marksizm-Leninizm’in tekelinin kimsede olmadığı iddialarıdır. Bunun ikisi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Sarısözen’e göre Marksizm-Leninizm kimsenin tekelinde değilse, herkes kendine göre yenilenmiş bir Marksizm yaratabilir.

Ne demek yenilenmiş Marksizm”? Marksizm’i Marksizm’le yenilemek!

Marksizm, Marksizm-Leninizm sürekli gelişen ve kendini yenileyen bir bilimdir. Çünkü konusu olan toplum, doğa, bilinç sürekli bir değişim ve gelişim içindedir. Marksizm, Marsizm-Leninizm bu gelişmeleri diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemlerle ele alır, inceler, hem teorik, hem pratik, hem programatik sonuçlar çıkarır. Kapitalizmin emperyalizm aşamasına yükselmesi yeni bir gelişmeydi. Lenin bu gelişmeyi inceleyerek, kapitalizmin serbest rekabetten tekelci kapitalizme geçmesiyle emperyalizmi açıklaması Marksizm’i geliştiren büyük bir katkıydı. Şimdi gelişen teknoloji ve yapay zekâ ile toplumda önemli gelişmeler ve değişimler olmaktadır. Bunların Marksizm açısından incelenmesi, genelleştirilmesi günümüzde biz devrimci Marksistlerin önümüzde duran görevidir.

Yine reel sosyalizmin çöküşünden sonra emperyalist odaklar işçi sınıfı mücadelesinin yok olduğunu, genellikle sınıf mücadelesinin bittiğini vurgularken kadın, iklim ve ekoloji, etnik hareketleri öne çıkararak bunların sınıf mücadelesi yerine geçtiğini yaymaya başladılar. Oysa bu hareketler ne işçi sınıfı hareketi yerine geçebilirler, ne de işçi sınıfıyla birlikte olmadan kurtuluşları için kesin bir başarı elde edebilirler. Aynı şey işçi sınıfı için de geçerlidir. Bu akımlarla birlikte hareket edilmediği zaman, işçi sınıfı da demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde başarılı olamaz. Bugün işçi sınıfının tarihsel misyonunu inkâr eden bu emperyalist odaklara karşı mücadele kaçınılmazdır. Kadın, ekoloji, ulusal ve diğer hareketler işçi sınıfı hareketiyle hem ayrılan, hem birleşen bir bütün teşkil ederler. Geçmişte, reel sosyalizm döneminde özellikle bu konularda işçi ve komünist harekette hatalar yapıldı, eksiklikler oldu. Şimdi bu hata ve eksiklikler giderilmeli, hem kadın, hem iklim ve diğer konular hakkında Marksist teoride önemli saptamaların olduğu ve bunların birbirinin karşısına konamayacağı ortaya konmalı, işçi sınıfının bu müttefikleriyle ittifakının zorunluğu gösterilmelidir. Marksizm, Marksizm-Leninizm ne donuktur ne dogmadır, canlı bir öğretidir, kendisini sürekli yeniler, yapılan hata ve eksiklikleri özeleştiri ile giderir.

Yenilenmiş Marksizm, Marksizm ilkelerine saldırarak yenilemeye kalkmaktır

Genellikle Marksizm’i yenilemekten bahsedenler, onun ilkelerinin artık toplumsal gelişmelere yanıt vermediği, aşılması veya değiştirilmesi, yeni duruma uydurulması gerektiği konusunda iddialar ileri sürerler ve Marksizm’e saldırırlar. Marksist tarihte bunun en tipik örneği Bernstein ve Kautsky’nin tutumudur. Bernstein tüm ilkelerine karşı çıkarken, Kautsky reformlarla sosyalizme varılacağını savunuyordu. İkisi de proleter devrime ve proletarya diktatörlüğüne karşıydılar. Bugün de reel sosyalizmin çöküşünden sonra ortaya Marksizm’i yenilemeye kalkan, yani onun devrimci ilkelerine karşı çıkan, burjuva demokrasisi ile uzlaştırmaya çalışan birçok parti, grup, sözde bilim insanları ortaya çıktı. Bugün en önemli sorun bunlarla mücadele ve Marksizm’in temel ilkelerini savunmaktır.

Marksizm’i yenilemekten bahsedenlerin çok iyi ayırt edilmesi gerekmektedir. Bunların ne yapmak istediklerini, amaçlarının Marksizm’i geliştirmek mi, yoksa Marksizm’e saldırmak mı, çarpıtmak mı olduğuna bakmak gerekir. Bunun için elimizdeki Marksizm’in temel ilkeleridir. Bu mücadelenin olmazsa olmazıdır. Bu ilkelerin ne olduğunu sürekli hatırlamak gerekmektedir. Onun için şimdi Marksizm’in temel ilkelerinin ne olduğunu Marks ve Engels’ten bir kez daha dinleyelim.

 Saldırılan ve yenilenmek isten Marksizm’in temel ilkeleri hangileridir

 Marksizm’in hangi ilkelerinin yenilenmek istendiğini anlamak için önce Mark ve Engels’in kapitalist toplumun analizlerinden hangi ilkeleri saptadıklarına bir bakmak gerekmektedir. 1883’de Marks’ın ölümünden sonra Engels yayınlanan Manifestolar’a yazdığı önsözlerde sık sık Marks’ın analizlerinden hangi sonuçları çıkarttığını vurgulamıştır. Engels şöyle der:

“Her ne kadar ’Manifesto’ ikimizin ortak eseri olsa da, onun çekirdeğini oluşturan ana düşüncenin Marx’a ait olduğunu belirtmekle yükümlüyüm. Bu düşünceye göre: her tarihsel çağda, egemen iktisadi üretim ve değişim tarzı ve onu zorunlu olarak izleyen toplumsal katmanlaşma (ayrışma), üstünde o çağın politik ve düşünsel tarihinin yükseldiği ve sadece buradan çıkarak insanlığın tüm tarihinin (toprağın ve arazinin ortak mülkiyetine dayalı ilkel gens düzenin yıkılmasından sonra) sınıf mücadeleleri tarihi olduğunun açıklanabildiği temeli oluşturur. Sömüren ve sömürülen, ezen ve ezilen sınıflar arasındaki savaşların tarihinin gelişmesi günümüzde, sömürülen ve ezilen sınıfın —proletaryanın— toplumun tümünü, sömürüden ve baskıdan, sınıf farklılıklarından ve sınıf savaşlarından kurtarmaksızın sömüren ve ezen sınıfın —burjuvazinin— boyunduruğundan kurtulamayacağı aşamaya gelip dayanmıştır.”

Yine Engels Marks’ın mezarının başında yaptığı konuşmada özellikle Marks’ın şu iki buluşunu vurgular:

“Darwin’in organik doğanın yasası gibi, Marks da insanlık tarihinin gelişme yasasını buldu: şimdiye kadarki ideolojik bir saçmalıklar yığını altında üstü örtülmüş bulunan o basit gerçek, ki bu… dolaysız maddi yaşam araçların üretimi ve bununla bir halkın veya bir dönemin her seferindeki ekonomik gelişme düzeyi, devlet kurumlarının, hukuk anlayışlarının, sanat ve hatta söz konusu insanları dinsel görüşlerinin çıktığı temeli oluşturmasıdır…

Hepsi bu kadar değil. Marks günümüz kapitalist üretim tarzının ve onun yarattığı burjuva toplumunun özel hareket yasasını da buldu. Artı değerin bulunmasıyla hem burjuva iktisatçılarının, aynı zamanda sosyalist eleştirmenlerin şimdiye kadarki bütün araştırmaları karanlıkta şaşırırken burada aydınlık yaratıldı…” 

Bunlar Marksist diyalektik ve tarihsel materyalizmin, politik ekonominin temel ilkelilerini oluşturur.

Marks ve Engels bu temel ilkelerden çıkarak Manifesto ’da işçi sınıfının tarihsel misyonunu bilimsel olarak ortaya koyarken şunları saptarlar:

“Büyük sanayinin gelişmesiyle, üstünde burjuvazinin üretim yaptığı ve ürünü sahiplendiği kendi temeli ayağının altından çekilip alınır. Burjuvazi her şeyden önce kendi mezar kazıcılarını üretir. Onun yıkılması da proletaryanın zaferi de aynı oranda kaçınılmazdır.”

 “Eğer proletarya burjuvaziye karşı verdiği mücadelede kaçınılmaz biçimde sınıf olarak birleşirse, bir devrimle kendini hâkim sınıf yaparsa ve hâkim sınıf olarak eski üretim ilişkilerini zorla ortadan kaldırırsa, o zaman böylece o bu üretim ilişkileriyle birlikte sınıf karşıtlığının, genel olarak sınıfların varoluş koşullarını ve böylelikle bununla sınıf olarak kendi hâkimiyetini ortadan kaldırır.”

Burada fatalist değil diyalektik bir anlayış yatmaktadır.

Marks Weydemeyer’e 5 Mart 1852’de yazdığı mektupta kendisinin modern toplumda sınıfların veya onlar arasında savaşların varlığını keşfetmediğini, kendisinden çok önce burjuva tarihçilerinin bunu yaptığını belirttikten sonra kendi buluşlarını şu üç noktada toplar:

“1. Sınıfların varlığı yalnız üretimin belirli tarihsel gelişme aşamasına bağlıdır.

2. Sınıf mücadelesi zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürür.

3. Bu diktatörlüğün kendisi yalnız tüm sınıfların kaldırılmasına geçişi oluşturur ve sınıfsız bir topluma götürür.”

Bu ilkeler tarihsel materyalizm ışığında proletarya diktatörlüğünün, yani çoğunluğun demokrasisinin gerekliliğini belirtiyor. Dün de bugün de Marksizm’i eleştirenlerin üzerinde en çok durdukları konu proletarya diktatörlüğüdür. Oysa proletarya diktatörlüğünün gelişen toplumla birlikte nasıl “değişebileceğini”, onun bir demokrasi olduğunu yine Marks ve Engels göstermişlerdir:

Marks ve Engels Manifesto’da “… işçi devriminde ilk adım proletaryanın hâkim sınıf olarak yükselmesi, demokrasiyi kazanmasıdır” der. Burada kastedilen demokrasi proletaryanın, yani çoğunluğun demokrasisi, yani proletaryanın hakimiyeti, diktatörlüğüdür.

Marks 1875 Gotha Programının eleştirisinde kapitalizmden komünizme geçiş dönemini “Proletaryanın devrimci diktatörlüğü” olarak saptar. Engels 1891’de Marks’ın “Fransa’da Vatandaş Savaşı” eserine yazdığı girişte “Alman dar kafalı burjuvazisinin son zamanlarda yine iyileştirici korkuya düştükleri kelime: Proletarya diktatörlüğü. Pekâlâ, siz baylar, bu diktatörlüğün nasıl olduğunu bilmek ister misiniz? Paris Komünü ’ne bakın.  Bu proletarya diktatörlüğüdür” der.

Yine Engels Sosyaldemokrat Partisi 1891 Erfurt Program Taslağını eleştirirken şöyle der: “Eğer saptanabilecek bir şey varsa, o da, bizim partimizin ve işçi sınıfının hakimiyeti ele alabilmesi yalnız demokratik cumhuriyet şeklinde olabilir. Bu da proletarya diktatörlüğünün özgün bir biçimidir.” Ve Engels devam ederek programda ne olması gerektiğini şöyle belirtir: “Benim görüşüme göre girmesi gereken ve girebilecek olan şey ‘tüm politik iktidarın halk temsilcilerinin elinde toplanması’ talebidir.” Görülüyor ki, Marks ve Engels’e göre proletarya diktatörlüğü değişmez katı bir kavram değil, özü proletaryanın, emekçi halkın iktidarı olan bu kavram toplumsal gelişmeye uygun diyalektik olarak gelişir, devrimci demokratik biçimler alır. Daha sonra Lenin demokrasi ve diktatörlük arasındaki diyalektik ilişkiyi işlemiş, burjuva demokrasinin azınlığın (burjuvazinin) çoğunluk (işçi ve emekçiler) üzerindeki diktatörlüğü, proletarya demokrasisinin de çoğunluğun (proletaryanın’ azınlık (burjuvazi) üzerindeki diktatörlüğü olduğunu belirtmiştir.

Marks Politik Ekonominin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz’de o zamana kadarki yaptığı incelemeler sonunda vardığı sonuçları, ilkeleri şöyle özetler:

“Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesiyle örtüşür. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç biçimleriyle örtüşen bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde devindikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar… İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında olgunlaşmadan, asla gelip yerlerini almazlar… Geniş çizgileriyle, Asya üretim tarzı, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik biçimlenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler. Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir — bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte burjuva toplumun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.”

Bunlar diyalektik ve tarihsel materyalizmin, politik ekonominin temel ilkeleridir. Marksizm’i yenilemekten, yenilenmiş Marksizm inşa etmekten bahsedenler bu ilkelerden en azından birine, bazen de tümüne saldıranlardır. Bunlar kendilerinin daha modern Marksist olduklarını ve yeni bir Marksizm yaratmakta olduklarını hep iddia ederler.

Marksizm-Leninizm’in tekeli kimsenin elinde değil midir?

Veysi Sarısözen hedefinin sosyalizm, komünizm olduğunu söyleyen her partiye Marksizm’i yenileme “hakkı” verince, Marksizm-Leninizm’in tekelinin kimsenin elinde olmadığını söylemesi de doğaldır. Sarısözen geçmişte TKP’yi kastederek şöyle diyor: “Açıkça kabul etmeliyiz: Marksizm-Leninizm’in ‘tekelini’ elinde tuttuğumuzu sanmak o gün de yanlıştı, bugün ise tümüyle yanlış olacaktır. ‘Ara dönemde’ ise hiçbir parti… dünyadaki hiçbir kardeş parti de Marksizm’i asıl kendisinin temsil ettiğini ileri süremez.” Bu doğru bir yaklaşım değildir. Ne demektir Marksizm-Leninizm’in tekelini elinde tutmak? Geçmişte böyle bir tartışma olmazdı. Çünkü Marksizm-Leninizm’in “tekeli”nin Moskova’da olduğunu herkes bilirdi. Marksizm-Leninizm’in devrimci ilkeleri sürekli savunulurdu. Bugün böyle bir “merkez”, bir “Moskova” yok. Sarısözen’e göre öyleyse Marksizm-Leninizm’in tekelini elinde tutan da yok. İşte burada Sarısözen yanılmaktadır. 

Günümüzde herkesin kendine göre bir Marksizm-Leninizm’i var. Ama Marksizm-Leninizm’in devrimci ilkelerini savunanlar da var. Dün de, bugün de, üzerinde konuşulmuş olmasa bile, Marksizm-Leninizm’in tekeli bu devrimci ilkeleri savunanların elindedir. Marksizm’i temsil edenler de bu ilkeleri savunanlardır. Bugün bu devrimci ilkeleri savunan, TKP – 1920 de dahil her kardeş parti yukarıdaki ilkeler temelinde Marksizm’i kendisinin temsil ettiğini ileri sürebilir. Onlar yenilenmiş bir Marksizm’i savunanlara karşı da mücadeleyi elden bırakmazlar. Gün Marksizm-Leninizm’i yenilemek isteyenlere, Marksizm-Leninizm’e saldıranlara, çarpıtmak isteyenlere karşı yukarıda sayılan Marksist-Leninist ilkeleri savunma günüdür.

Sonuç:

Bugün kendine sosyalist, komünist, işçi partisi diyen, sosyalizmi, komünizmi hedeflediğini söyleyen partileri birleştirmeye uğraşmak yerine, “herkesin Marksizm’i kendisine” deyip Kürt, Türk tüm sol, sosyalist, komünist, Marksist, Leninist, Troçkist, Maoist, sosyaldemokrat,  demokrat ve devrimci güçleri, işçi sınıfı sendikalarını, kadın, ekolojist, ulusal hareketleri Erdoğan’ın İslami-faşizan, otoriter, tek adam rejimine son vermek için eylem birliğinde birleştirmeye, bir ittifak kurmaya çalışmak en doğru adım olur. Bunu gerçekleştirmek bile çok zordur. Ama bugün Türkiye’de yapılması gereken budur.

Bir yanıt yazın