Başyazı: Ne yapmalı? Nereden başlamalı?
BİR ülkede veya dünyada işçi ve komünist harekette bir dağınıklık, bir kriz, yeni bir durum veya gelişme karşısında sorulan sorudur “Ne yapmalı” veya “Nereden başlamalı?” Bu soruyu ilk soranlardan biri 20. Yüzyılın başında hem Rusya’da, hem dünyada işçi ve komünist hareketin dağınıklık ve yeni bir durumla karşı karşıya kaldığı bir dönemde Lenin olmuştur.
20. Yüzyılın başı: “Ne yapmalı?” ve Lenin
20. Yüzyılın başında dünya işçi komünist hareketi, o zamanki ismiyle sosyal demokrasi, yeni bir durumla karşı karşıyaydı. Kapitalizm serbest rekabet döneminden emperyalizm dönemine yükselmiş, bu yeni dönemde ortaya Marksizm’i revize etmeye, yenilemeye kalkanlar, devrimle değil, reformlarla sosyalizme geçileceğini, burjuvaziyle uzlaşılmanın gerektiğini savunan Bernstein ve Kautsky gibileri çıkmıştır. Bunlara karşı devrimci Marksizmi savunan Lenin olmuştur.
Lenin önce Rusya’daki Sosyal Demokrat Partisi’nin ve Marksist grupların durumunu ele almış, “Nereden başlamalı”, “Ne yapmalı?” sorularına somut yanıtlar vermiştir. Lenin’e göre önce Marksizmin temel ilkelerini ardıcıl savunan ve Marksist devrimci ruhla burjuvaziye karşı savaşan sosyal demokrat partilerine gereksinim vardır. Çarlık Rusya’sı koşullarında bu parti illegaliteyi beceren kadrolardan oluşan ve hem ajitatör, hem propagandist, hem örgütçü olan bir gazete etrafında toplanan parti olmalıdır. Ve bu parti eninde sonunda hedefi işçi sınıfını burjuvaziye payanda yapmaya varan ekonomizme, trade unionculuğa, yani sendikacılığa, spontane hareketlere karşı mücadele eden parti olmalıdır. Aynı zamanda bu parti somut mücadelelerde tüm bu grupların eylem birliğini gerçekleştirebilmelidir.
20. yüzyılın başında sosyal demokrat partileri ve II. Enternasyonal içinde bu çatışmalar hızlandı. 1. Dünya Savaşı öncesinde Sosyal Demokrat Parti yöneticilerinin çoğunluğu savaş kredileri, silahlanma konularında burjuvaziyle birlikte hareket edince Lenin, Luxemburg, Liebkneckt gibi devrimci Marksistler II. Enternasyonal’den ayrıldılar (Zimmerwalder Konferansı) ve Rusya’da Ekim Devrimi’nin zafere ulaşmasıyla devrimci Marksizmi savunanlar tüm ülkelerde komünist partileri kurmaya başladılar. Bunlar da III. Enternasyonal’i, Komintern’i kurdular. 2. Dünya Savaşı sırasında doğan yeni koşullarda bir merkezden değil, her komünist partisinin kendi ülkesinin koşullarına göre mücadeleyi, kendisinin yönetmesinin daha doğru olacağı ortaya çıktı. “Ne yapmalı?” sorusu gündeme geldi. Her şeye karar veren Komintern yerine kendi ülkelerinde savaşan komünist partilerinin danışma toplantıları veya konferanslar yapmasına karar verildi. Bu durum Sovyetlerin, reel sosyalizmin çöktüğü 1989/90 yıllarına kadar sürdü.
Sovyetlerin ve Reel Sosyalizmin çöküşü ve dünyada yeni durum
Sovyetlerin ve reel sosyalizmin çökmesiyle dünya işçi ve komünist hareketinde, her ülkedeki komünist partisinde büyük bir yıkım, dağınıklık, savrulma yaşandı. Düne kadar kendine keskin Marksist-Leninist, komünist diyenler safları terk ettiler, sözde özgürleştiler, demokratlaştılar, ama yaptıklarının burjuvaziye hizmet olduğunu bilmelerine rağmen “artık bir dönem kapanmıştır” diyerek gerekçeler düzdüler. Kalanlar da sosyal demokratlaştı; çoğu, partilerinin ismini değiştirdiler. Komünist ismini taşıyan bir kaç parti kaldı. Burjuvazinin ağır ideolojik saldırıları karşısında bunlar da şaşkına döndüler. İşçi ve komünist hareket dibe vurdu. Bazı kıpırdanmalar olmakla birlikte hâlâ ayağa kalkabilmiş değil. Kalkabilmesi için “Ne yapmalı, nereden başlamalı?” sorularının sorulması gerekiyor. Bu soruyu sorup cevap arayanlar veya cevap vermeye çalışanlar çok az. Aradan 36 yıl geçti. Hâlâ bu durumun sürmesinin sorumlusu sol gözüküp burjuvaziye hizmet edenlerdir. Bu koşullarda burjuvazi 36 yıldır altın çağını yaşamaktadır.
Bu zaman zarfında burjuvazi, tekelci burjuvazi, emperyalist güçler sosyalizmin bir daha yeşermemesi için reel sosyalizmden kalanları kökten “temizlemeye” çalıştılar. Başarılı oldular denemez, zira bu sınıf mücadelesinin doğasına aykırıdır. Burjuvazi ve proletarya olduğu sürece sosyalizm mücadelesi devam edecektir. Bu ara emperyalistler kendi aralarındaki sorunları halletmeye çalıştılar. Reel sosyalizmle birlikte gelmiş olan kurallı düzeni yıkıp, kuralsız düzene geçmeye, en güçlü emperyalist gücün, ABD’nin kurallarına göre bir dünya düzeni yaratılması konusunda önemli gelişmeler sağlandı. ABD hükümranlığı kabul edilir oldu. ABD kendi hükümranlığını tarihin sonuna kadar devam ettirmek istiyor. Ama bu kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasına aykırıdır. ABD’ye meydan okuyan yeni güçler çıkacaktır ve çıkmıştır da: Çin! Bu da yeni bir dünya savaşı demektir. Çin her alanda ABD’ye yetişip geçmeye başlayınca bu savaş kaçınılmaz olacaktır.
3. Dünya Savaşı’nı çıkmadan önleyebilmek
Emperyalist güçler için şu an 3. Dünya Savaşı’nın çıkmaması için Çin’in ABD’ye yetişmemesi veya ABD’nin ve diğer emperyalist ülkelerin Çin’in ABD’ye yetişmemesi için tüm önlemleri almaktır. Bunun için tüm ülkelerin ABD’nin hegemonyasını kayıtsız-şartsız kabul etmesi ve onun bir kolonisi, sömürgesi gibi davranması gerekmektedir. Şu an Trump’ın yaptığı budur. Trump’ın Kanada’yı, Grönland’ı ABD’ye dahil etmeye kalkması, dünyadaki nadir toprak elementlerine, petrol ve gaz yataklarına, bu maddelerin taşındığı körfez ve boğazlara, yollara, iletişim ağlarına koşulsuz sahip çıkmak istemesi onun bir deliliği değil, temsil ettiği Amerikan yüksek teknoloji tekellerinin politikasıdır. Özellikle nadir toprak elementleri, başta iletişim olmak üzere yüksek teknoloji kullanan tüm sanayilerin temel hammaddesidir. Artık dünyada rekabet yüksek teknoloji tekelleri arasındadır. Burada ABD’nin hedefi Çin’i yalnız bırakmaktır. Şu an başta İran olmak üzere dünyadaki savaşların özünde Çin’in yalnız bırakılması, tüm ükelerin ABD’nin yanında konuşlanması yatmaktadır.
ABD yüksek teknolojiyi elinde tuttuğu ve Çin’i geri bıraktığı ölçüde dünya hükümranlığı sürecek demektir. Ama burada başka bir sorun gündeme gelmektedir. Halklar kendi ülkelerinin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının ABD tarafından keyfi ve sınırsız sömürüsüne ne kadar, nereye kadar tahammül edeceklerdir? ABD kendi egemenliğine karşı bir ülkede yükselecek direnişi kırmak için Maduro olayında olduğu gibi her türlü yola baş vuracaktır. Ama halkların gücü emperyalistlerin gücünden, parasından, teknolojisinden daha büyüktür. Bu gücün ise emperyalist güç tarafından ezilmemesi için sol ve demokratik devrimci güçlerin şimdiden “ne yapmalı?” sorusunu sorması gerekmektedir. İnsanlığın her türlü silahla yapılacak bir emperyalist savaşta yok olmaması için, savaş patlak vermeden tekelci emperyalist sistemin bertaraf edilmesi gerekmektedir. Ama nasıl? Burada “ne yapmalı, nereden başlamalı?” sorularına her ülkenin kendi sol ve demokratik devrimci güçlerinin cevap vermesi gerekmektedir.
Her ülke hem ABD hem kendi ülkesi emperyalistlerien karşı çıkmalı
Bugün hemen hemen dünyanın her tarafında ABD yanlısı, yani Trump yanlısı, yani ABD yüksek teknoloji tekelleri yanlısı güçler ya iktidardadır, ya da iktidara gelmektedir. Dünyada Amerikancı sağ güçler ilerlemekte, sol demokratik güçler gerilemektedir. Avrupa’nın hemen hemen her ülkesinde sağ güçler önde gelmekte, iktidara doğru yürümektedir. Bunlar daha şimdiden silahlanmayı öne almakta, Avrupa’nın, ABD’nin yanında emperyalist bir güç olarak belirmesini istemektedirler. Bugün NATO’nun, Ukrayna savaşının işlevi budur. ABD’ye Avrupa’dan yardım edecek emperyalist bir güç olmaktır. Ama silahlanma demek, savaşa hazırlanmak demek halkın boğazından, yaşam standartlarından kesmek, fakirleşmek demektir. Avrupa’da bu açık bir şekilde yaşanmakta, ama bunu açık bir şekilde halka anlatacak ve bunun mücadelesini verecek devrimci bir güç bulunmamaktadır. Bunlar ne yapmalı, nereden başlamalı sorularını sorduracak koşullardır.
Latin Amerika’da, Asya’da, Afrika’da da durum farklı değildir. Bir farkla, göreceli zayıf oldukları için bu ülkelere ABD’nin doğrudan müdahalesi daha kolay olmakta, halkın fakirleşmesi ve yoksullaşması 19. Yüzyıl sömürgeciliğini andıracak durumdadır. Özellikle Latin Amerika’yı ABD “yeniden” kendi arka bahçesi olarak görmeye başlamıştır. Buradaki ilerici, demokratik hükümetleri tek tek devirtmekte ve kendi kontrolüne almaktadır. Sol ve devrimci güçlerin buralarda da aynı soruyu sorması gerekmektedir. “Emperyalizme karşı çıkmak için nereden başlamalı, ne yapmalı?” sorularına cevap aranmalıdır.
Yeni emperyalist çatışmaların ortasında bir ülke: Türkiye
Türkiye kendine özgü, diğer ülkelerden farklılık gösteren bir ülke. Önce hiçbir ülkede olmayan bir şekilde kendi halkının büyük bir kesimi ve yöneticileri tarafından yağma ve talan edilen, zenginliklerine sahip çıkılmayan bir ülke. Toprağı ve suyu zehirleyen siyanürle altın arattıran, sözde enerji üretme adına linyit çıkartmak için zeytinliklerini heba eden, maden arama adına Karadeniz yaylalarını mahveden, Eskişehir yöresindeki zengin nadir toprak elementlerini Trump’a hediye eden bir ülke! Halkın büyük kısmı enflasyon altında ezilip fakirleşirken hazineyi, borsayı fonlarla boşaltıp, milyar dolarla zenginleşen, ülkesine yatırım yapmayan, paraları yurtdışına kaçıran bir zengin kesimin olduğu bir ülke. Ekonomik, teknik, teknolojik, mali, sosyal geri kalmış, ama bölgede emperyalist emelleri olan bir ülke. Böyle bir ülke savaş yanlısıdır, saldırganlık yanlısıdır, yani ateşle oynayan, halkını ve ülkesini yakmaktan çekinmeyen bir ülkedir. Bunun için ülkede demokrasi ve özgürlüklerin, insan haklarının, hukukun, güçler ayırımını rafa kaldıran, tüm muhalefeti susturan ve bertaraf eden otoriter tek adam rejimi gerekmektedir. Bugün Türkiye’de yaşanan budur.
Türkiye yıllardan beri Kürtlere karşı yürütülen bir savaşla, Irak’ın, Suriye’nin dönüştürülmesinde, Ortadoğu’daki savaşlarda yer alarak Ortadoğu’nun düzenleyici gücü olma hedeflerini güttü. Ama son gelişmelerle bu öncülüğü İsrail’e kaptırdı. Zira Ortadoğu’da ABD’nin tercihi Türkiye değil İsrail’dir. İsrail Ortadoğu’da hegemonyasını sağlayabilmek için Kürtlerin de desteğini almaya kalkınca Türk devleti büyük bir şok yaşadı. Bu şoku şu anda Öcalan’la anlaşıp PKK ve Kürtlerle savaşı bitirerek ve Kürtlerle yeni bir birlik kurarak atlatmaya çalışmaktadır. Ama burası Ortadoğu. ABD’de oyun çoktur. ABD şimdi Türkiye’ye çok daha tehlikeli bir görev vermektedir: Mekke Anlaşması!
Mekke Anlaşması Türkiye’ye yeni bir ABD tuzağı mı?
ABD Ortadoğu’yu İsrail’e havale ederken bir düşündüğü de İsrail’le birlikte İran’ı dize getirmek, Molla rejimini değiştirmek ve İran’ı ABD’nin yanında konuşlandırmaktı. Bu amaçla ABD İsrail’le birlikte İran’a sadırıya geçti. Günlerce İran’ı bombaladılar. Dini liderlerini ve binlerce insanı öldürdüler, şehirleri harabeye çevirdiler, nükleer silah ve füze, dron depolarına saldırdılar. Ama amaçlarına varamadılar. İran’ı dize getiremediler, molları teslim alamadılar, hatta halkı molların yanına ittiler. Sonunda molla rejimini havadan bombalamakla bertaraf edilemeyeceği, bir kara ordusuyla İran’a girmenin şart olduğunu gördüler. Ama hangi orduyla? Sonradan yapılan açıklamalar gösterdi ki, ABD Kürt gerillalarının İran’a girmesini planlamış, hatta gerekli mühimmat sağlanmış. Ama Kürtler “biz ABD’nin paralı askerleri değiliz, biz Ortadoğu’da her halkla birlikte yaşayacağız, İran’a karşı savaşa girmeyiz!” deyince ABD’nin planları suya düştü. Kendi askerini İran’a sürmekten çekinen ABD İran’a karşı savaşacak yeni “gönüllü” askerler aramaya başladı. Burada ilk akla gelen Türkiye idi. Ama Kürt gerillasının “hayır” dediği bir savaşa Türkiye’nin “evet” demesi beklenemezdi. Onun için Türkiye’nin hazırlanması, hükümetin gönlünün yapılması gerekiyordu. Ama nasıl? Bekleyip göreceğini kimse tahmin etmiyordu. Sonuç: Mekke Anlaşması oldu.
Başta Suudi Arabistan olmak üzere bir çok İslam ülkesinin İran’la ilişkileri çok iyi değildir. Ortadoğu’da İslam ülkeleri arasında hegemon güç olma açısından İran, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında eskiden beri bir rekabet bulunmaktadır. Son yıllarda İran Suriye, Lübnan, Irak ve Yemen’deki Şiilere dayanarak Ortadoğu’da kendisine önemli bir etki alanı sağladı. Bu ara İran Suriye, Lübnan ve büyük ölçüde Irak’taki son gelişmelerle etki alanlarını kaybetmeye başladı. Yemen’deki Şii Husiler ise şu an en sağlam müttefikidir. Husiler daha önce İran’ın desteği ile Yemen’in Başşehri Sana’daki Suudi destekli resmi hükümeti devirip Sana dahil Yemen’in büyük bir bölümünü ele geçirdiler. Son olarak Kızıl Deniz’deki Babülmendep’i alarak Kızıl Deniz gemi trafiğini kontrol eder hale geldiler. Bu İran için büyük bir başarı olurken Suudi Arabistan için büyük bir yenilgiydi. Hürmüz Boğazı’ndan sonra Kızıl Deniz’deki petrol akımının da İran’ın eline geçmiş olması demekti.
Husilerin hakkından tek başına Suudi Arabistan gelemiyordu. Yine Körfez savaşında İran’ın füze ve dronlarına karşı Suudi Arabistan yetersiz kalıyordu. İran’a karşı Suudi Arabistan’ın güçlendirilmesi gerekiyordu. İşte ABD burada yeni bir ittifak kotardı. 7 Ağustos 2026’da Mekke Ortak Savunma Antlaşması adı altında Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında bir güvenlik ve savunma paktı oluşturdu. Bu antlaşmaya göre taraf devletler, birine yönelik herhangi bir saldırganlık eylemini antlaşma taraflarının her birine yönelik bir eylem olarak değerlendirmeyi taahhüt etmekteydi. İki ay sonra 5 Ekim 2026’da Ortak Savunma için Mekke Anlaşması Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Toplantısı’na katılan Dışişleri ve Millî Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre Suudi Arabistan’da bir “askeri karargâh” kurulacak ve Türkiye buraya asker gönderecektir.
Bu açıkça maceracılıktır, Türkiye’yi İran ile “arka kapıdan” karşı karşıya getirmek, bir savaşa tutuşturmaktır. Husilerin, İran’ın Suudi Arabistan’a karşı her saldırısına verilecek “ortak” bir cevap İran’la savaş demektir. Nasıl 1. Dünya savaşı sırasında Osmanlı, İttihatçılar Almanlarla bir ittifak kurup Alman gemilerinin Boğazlardan geçip Rusya’yı bombalayarak savaşa müdahil olup ülkeyi büyük bir yıkıma götürdüyse, Menderes NATO’ya diyet olarak askerleri Kore’ye yollayıp kırdırdıysa, şimdi de AKP hükümeti Mekke Anlaşmasıyla ABD’nin yanında önce İran’a karşı sonra da 3. Dünya Savaşına katılmış olacaktır. Bundan sonra ülkenin ne duruma düşeceğini insan düşünmek bile istemiyor ama düşünmesi gerekiyor. İran’la savaşmak ülke için bir felakettir. AKP Hükümetinin, Erdoğan’ın, ABD’nin kurduğu bu tuzağa ülkeyi düşürmemesi için, Suudi Arabistan’a asker göndermemesi için geç kalmadan tüm güçlerin hemen harekete geçmesi gerekmektedir. Ülke bir felakete sürükleniyor, mutlak engellenmelidir.
Ne yapmalı, nereden başlamalı?
“Ülke bir felakete sürükleniyor, tüm güçlerin harekete geçmesi gerekir!” deniyor. Ama harekete geçen yok. Acaba neden? Halk enflasyon ve pahalılık, asgari ücret, “sadaka” emeklilik, işsizlik altında eziliyor, yoksullaşıyor. Yer yer çıkışlar oluyor, ama yoksulluğa karşı yığınlardan çığ gibi büyüyen bir çıkış gelmiyor, Acaba neden? Demokrasi ve özgürlükler, hukuk, anayasa, insan hakları rafa kaldırıldı, her gün gazetecilere, demokratik güçlere, eski CHP’li belediyelere, ilerici televizyonlara karşı operasyonlar düzenlenmekte, tutuklamalar devam etmekte, tüm muhalefet susturulmaya, bertaraf edilmeye çalışılmaktadır. İBB davası intikam davasına dönmüş durumdadır. Bunlara karşı çıkışlar olmakla birlikte ülkede hâlâ “genel grev” gibi bir feryat kopmuyor.. Acaba neden? Kadın katliamları bitmiyor, kadınlar ayakta; çevre katliamları bitmiyor, köylüler ve çevre aktivistleri ayakta, ama katliamlar önlenemiyor. Acaba neden? Kürt sorununda ciddi adımlar atılıyor gibi oluyor, ama tam bir sonuç alınamıyor, uzatılıyor. Acaba neden?
Tüm bu sorulara yanıt verebilmek için yazımızın başına dönüp Lenin’in ne yapmalı, nereden başlamalı sorularına verdiği yanıtlara bakmak ve günümüz için oralardan ders çıkarmak gerekmektedir. Lenin önce Marksizm’in devrimci ilkelerine dayalı bir partiyi ve bir gazeteyi zorunlu görmekte, aynı zamanda Marksizm’i revize ve reforme etmeye kalkanlara karşı kesin bir mücadeleyi öngörmektedir. Lenin dönemindeki dağınıklıkla günümüzdeki dağınıklık farklı olmakla birlikte devrimci Marksist ilkeleri savunanlarla devrimci bir komünist partisi oluşturmak ve ajitatör, propagandist, örgütçü bir gazete çıkarmak, revizyonist, reformist burjuva uzlaşmacılarıyla mücadele bugün için de geçerlidir. Marksist-Leninist devrimci ilkeler üzerinde kurulu bir parti olmadan tüm güçleri toplayıp iktidara karşı yığın mücadelesini başlatmak imkansızdır. Ama Lenin döneminden farklı olarak bugün hiçbir komünist, sosyalist, sol, devrimci, demokrat grup ve örgütlerin işçi ve emekçi yığınlarla geniş bir bağları yoktur. Lenin döneminde Rusya’da her Marksist veya devrimci grubun yığınlar arasında 100 binlere varan bağları vardı. Yığınlarla bağları olamayıp yığınları harekete geçiremeyen parti ve grupların çok güzel demokratik, sosyalist, komünist programları olmasının hiçbir önemi yoktur. O halde “nereden başlamalı, ne yapmalıyız?” sorusuna bugün verilecek cevap, kendisini komünist, sosyalist, sol, devrimci demokrat gören her parti ve grup yığınlarla ilişkiler kurmayı, bunun yollarını bulmayı başa almalıdır. Bunu en başta Marksizm’in devrimci ilkelerini savunan komünist partisinin yapması gerekir. İğneyle kuyu kazma denen dönem bu dönemdir. Bunun yanı sıra sözde bir “ateşkes” ilan edip tüm gruplarla bir tartışma platformu kurmaya kalmak, iyi niyet ötesinde boşa kürek çekmekten, havanda su dövmekten, zaman kaybetmekten başka bir şey değildir. Böyle bir platform eylem birliği olarak yanlış değildir, ama her grubun küçük esnaf gibi kendi dükkanını korumaya çalıştığı, dışarıyı görmediği bir dönemde böyle platformlar gereksizdir.
Biz “nereden başlamalı, ne yapmalı?” sorusuna “Marksist-Leninist temel ve ilkeler üzerine yükselttiğimiz partimizin işçi ve emekçi yığınlarla bağlarını güçlendirmek!” diye cevap veriyoruz. Ancak yığınlarla güçlü bağları olan bir devrimci komünist partisi, diğer tüm sol, sosyalist, devrimci, demokrat parti ve grupların, kadın, çevre ve ulusal hareketlerin bir eylem birliğini sağlayarak tüm ülkeyi saran bir demokratik kalkışma gerçekleştirilebilir, ülkeyi demokratikleştirip özgürleştirebilir, sosyalizme doğru giden yolu açabilir. Güçlü bir komünist partisi olmadan bir ülkede ileriye doğru değişim gerçekleştirmek zordur.

