Partimiz TKP 106 yaşında
Partimizin kuruluşunun 106. Yılı nedeniyle yurt içinde ve yurt dışında komünistler işçi sınıfı tarihindeki bu önemli günü yaptıkları toplantılarla kutladılar. Bu toplantılarda yapılan konuşmayı aşağıda yayınlıyoruz.
Değerli yoldaşlar, dostlar;
Partimizin kuruluşunun 106. Yılında işçi-aydın, emekçi-köylü, aydın-ekolojist, yaşlı-genç, kadın-erkek, Türk-Kürt yine bir aradayız. Hem partimizin kuruluş yıldönümünü kutlayacağız, hem de barış, özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde kaybettiğimiz yoldaşları anacağız, dünyada ve Türkiye’deki gelişmeleri, sınıf mücadelesinde yeni durumları tartışacağız ve mücadelemiz için dersler çıkartacağız, strateji ve taktiğimizi gözden geçireceğiz.
İşçi sınıfı savaşı çetindir
Deneylerimiz bir kez daha gösterdi ki, sınıf mücadelesi sert ve keskindir, acımasızdır. Çünkü burada söz konusu olan mücadele eski, miyadını doldurmuş sınıfın iktidar ve egemenliğine son verip; yeni yükselmekte olan sınıfın iktidar ve egemenliğini ihdas etmektir. Günümüzde bunun anlamı yükselen proletaryanın diğer emekçi sınıf ve katmanlarla birlikte burjuvazinin, tekelci burjuvazinin iktidar ve egemenliğine son verip demokrasi ve özgürlükleri gerçekleştirmek, kendi sınıf iktidarını ve egemenliğini kurmak, sömürü ve baskıyı, giderek kendi sınıfını, iktidar ve egemenliğini ortadan kaldırmak, sınıfsız ve mülkiyetsiz özgür, komünist toplumu oluşturmaktır. Bu nedenle proletaryanın sınıf mücadelesi şimdiye kadarki sınıf mücadelelerinden daha kapsayıcı, daha çetin, daha acımasızdır. Şimdiye kadarki tüm özel mülkiyetli sınıflı toplumlar ve kalıntıları kaldırılıyor, yerine özel mülkiyetsiz, sınıfsız bir topluma giden yola geçiş yapılıyor.
1917’de Moskova’da Sovyet iktidarıyla proletaryanın zaferini gören burjuvazi, özellikle tekelci burjuvazi sonunun habercisi olan çan seslerini duymaya başladı. Sınıf savaşı dünya ölçüsünde yeni bir boyut kazandı. Tekelci burjuvazi Sovyet iktidarını yıkmak, dünya işçi ve komünist hareketini durdurmak için komünist partilerine, onların yöneticilerine karşı toptan bir saldırıya geçti. Proletarya ilk kurbanlarını, şehitlerini vermeye başladı. İlk şehitlerimizden biri Lüksemburg ve Liebknecht’tir. Ülkemizde verdiğimiz ilk şehitlerimiz 15’lerdir, Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve Yoldaşlarıdır.
Marksizm-Leninizm TKP’lilerin kılavuzudur
Sovyet iktidarı ve halkların emperyalizme karşı savaşı
Bundan 106 yıl önce 1-8 Eylül 1920 tarihleri arasında Bakü’da toplanan Doğu Halkları Kurultayı’na katılan Türkiyeli delegeler arasında bulunan Türkiyeli komünistler 10 Eylül 1920’de yine Bakü’de toplanarak Türkiye Komünist Partisi TKP’yi kurdular. Böylece Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkları emperyalizme ve onun işbirlikçisi sultana karşı mücadelede Marksist-Leninist devrimci örgütüne sahip olmuş oldu. Bu ise işçi sınıfının, halklarımızın emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı savaşta bir sıçramaydı. Ulusal Kurtuluş Savaşı antiemperyalist bir savaştı, kurulacak cumhuriyet de antiemperyalist demokratik bir cumhuriyet olacaktı.
Bu yaklaşım 1-8 Eylül 1920 tarihleri arasında Komintern öncülüğünde toplanan Doğu Halkları Kurultayı’nın kararlarına da uygundu. Kurultay, Komintern’in II. Kongresinde Lenin tarafından belirlenen ilkeler temelinde toplanmış ve emperyalizme ve onun sömürgecilik sistemine karşı savaşan Doğu Halklarının mücadelesinin antiemperyalist karakter taşıdığı sürece Sovyetler Birliği ve o ülke ilerici demokrat ve komünist güçleri tarafından desteklenmesini öngörüyordu. O dönem böyle bir mücadele Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu halklarının emperyalist güçlere karşı verdiği mücadeleydi. Sovyetler ve Suphi Mustafa Kemal öncülüğünde Anadolu halklarının emperyalizme karşı bu mücadelesini destekliyor ve Mustafa Kemal de sık sık Moskova ile birlikte emperyalizme karşı mücadele ettiği konusunda açıklamalar yapıyordu. 1 Aralık 1921’de Frunze’nin Ankara’ya gelişinin arifesinde, “Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı… mücadeleyi uygun gören bir doktrini takip eden insanlarız” diye konuşuyordu. Bu tam bir ikiyüzlülüktü. Çünkü Mustafa Kemal Aralık 1920 sonlarında saf değiştirmişti. Sırtını Sovyetlere, yüzünü İngiliz emperyalizmine çevirmişti.
Suphilerin, 15’lerin katli işçi sınıfı ve halklarımız için büyük bir kayıptır
Ankara’daki bu gelişmelerden habersiz olan Mustafa Suphi ve yoldaşları Anadolu halklarının Mustafa Kemal önderliğindeki emperyalizme karşı savaşına katılmak üzere Bakü’dan kalkarak 28 Aralık 1920’de Kars’a geldiler. Bu ara saf değiştiren Mustafa Kemal Suphilerin Ankara’ya gelmesine karşı çıktı. Kazım Karabekir’e telgraflar çekerek durumu bildirdi. Karabekir de Suphileri Erzurum üzerinden Trabzon’a gönderdi. Batum’a gitmek üzere yola çıktıklarında Kemalistlerin ve İttihatçıların iş birliği ile 15’ler Karadeniz’in karanlık sularında Kayıkçılar Kahyası Yahya tarafından katledildiler. Suphi’nin eşi Meryem (Maria) Yahya tarafından alıkondu. Akıbetinin ne olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu katliamdan sonra ne Mustafa Kemal, ne de onun kurduğu cumhuriyet antiemperyalisttir. Cumhuriyet, emperyalizmle Sovyet iktidarı arasında tampon bir devlet olarak kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’nin Batı’ya dönmesi, NATO ve diğer emperyalist bloklara katılması onun bu tampon karakterini tam yok edemedi. Bugün bile bu başka bir düzeyde sürmektedir.
Aralarında Partimizin Başkanı Mustafa Suphi ve Partimizin Genel Sekreteri Ethem Nejat yoldaşların da olduğu 15 Yoldaşın kaybı genç Türkiye işçi sınıfının mücadelesine, emperyalizme karşı halkların savaşına büyük bir darbeydi. İşçi sınıfı, halkımız en deneyli kadrolarını kaybetmişti. Onların yerlerini doldurmak zordu. Ama her seferinde dolduruldu. Bizler bugün burada onların izinde yürüyen, onların Marksçı-Leninci mücadelesini yükselten ve yaşatmak isteyen devrimcileriz, sosyalistleriz, komünistleriz. Onları bugün büyük bir saygıyla anıyor, onların mücadelelerini yaşatmanın önemini bir kez daha vurguluyoruz. Onların mücadelesini, yaktıkları devrimci, komünist ateşi, yükseltecek, dalgalandırdıkları kızıl bayrağı taşıyacak olanlar ne kendilerine komünist diyen SİP-TKP’liler ve türemeleridir, ne de TKP’nin kongresini yaptık diyen çığırtkanlardır. Bu ateşi sürdürecek, bu bayrağı yükseltecek olanlar, Suphilerin devrimci, Marksist-Leninist anlayışıyla işçi sınıfı ve Türkiye halkları mücadelesinin yolunda savaşanlar olacaktır. Biz bu sorumlulukla hareket ediyoruz.
Her yenilgiden sonra ayağa kalkmasını başaran bir parti, TKP:
28 Kanunisani 1921 partimizin tarihinde aldığımız tek yenilgi, yediğimiz tek darbe değildi. 20’li, 30’lu, 40’lı, 50’li yıllarda da partimiz ağır darbeler aldı. Bu darbelerin en büyüklerinden biri 1951/52 tevkifatıdır. Partinin kadrolarının büyük bir kısmı tutuklandı, ağır işkencelerden geçirildi, ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ne hapis, ne zindan, ne cinayet, ne katliam, ne sürgün bu savaşı durdurabildi. İşçi sınıfı ve partimiz Nazım Hikmet, İ. Bilen, Reşat Fuat, Yakup Demir (Zeki Baştımar) gibi liderler çıkardı. Her tutuklamadan, her yenilgiden, her darbeden sonra parti yeniden ayağa kaldırıldı, mücadeleye devam etti. Partimizin 3. Kongresi’nde Genel Sekreter olan Şefik Hüsnü dönemi parti tarihimizde bir kırılma ve dağınıklığı temsil eder. Partimiz 1973 Atılımı’yla bu kırılmayı da aştı.
Partimizin en uzun yenilgi ve dağınıklık dönemi 51/52 tevkifatından sonraki dönemdi. Parti uzun zaman toparlanamadı. 60’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi TİP sosyalist ve devrimci 68-gençliğinin antiemperyalist mücadelesinin yükselmesinde dolaysız etkisi oldu. Ülkede yükselen sosyalist, antiemperyalist mücadeleyi işbirlikçi burjuvazi 12 Mart 1971 darbesiyle durdurdu. Gençlik hareketinin liderlerinden Deniz, Yusuf ve Hüseyin’i idam sehpasında, Mahir Çayanları Kızıldere’de, Sinan Cemgil ve arkadaşlarını Nurhak Dağları’nda, Kaypakkaya’yı hapishanede katlettiler. Onlar da bizim şehitlerimizdir. Onları da burada saygıyla anıyoruz.
1973 Atılımı yeni bir ayağa kalkıştı
Partimizin 51/52 tevkifatından sonra toparlanması 1973 Atılımı’na kadar sürdü. İ. Bilen yoldaş önderliğinde Ahmet Saydan (Aram Pehlivanyan), Şiko ve Yelkenci yoldaşların katkısıyla yapılan çalışmalar sonunda partimiz 1973 Atılımı’yla yeniden ayağa kaldırıldı, işçi ve emekçi yığınlarla, gençlik, kadın, aydın, sanatçı, akademisyen çevrelerle ve onların örgütleriyle en geniş bağlar kurdu. DİSK, Maden İş ve diğer sendikaların yükselişi, DGM-Direnişleri, MESS-Grevleri, İGD, İKD, Birlik Dayanışma, Sanat Emeği, dev 1 Mayıs miting ve yürüyüşleri partimizin yığınlarla kurduğu bağların ve çalışmaların birer sonucuydu.
Yükselen bu devrimci sınıf ve demokrasi mücadelesini durdurmak, Türkiye toplumunda Amerikancı sağ ve İslam yönünde köklü dönüşümler gerçekleştirmek için ordunun 12 Eylül 1980’de yaptığı faşizan darbe ile Türkiye’deki sol, demokrat, devrimci, sosyalist ve komünist hareket, gençler, kadınlar, aydınlar bir kez daha büyük bir yenilgi aldı. Ama zor da olsa kendilerini belli bir ölçüde koruyabildiler. Bu dönemde kendisini toparlayan ve mücadeleye geçen Kürt Özgürlük Hareketi oldu. Onlar Diyarbakır hapishanelerinde büyük şehitler verdiler. Onlar da bizim şehitlerimizdir. Onları, mücadele ve direnişlerini burada saygıyla anıyoruz.
12 Eylül darbesi ve Nabi Yağcıların likidasyon ve ihanete giden yolu
12 Eylül darbesiyle alınan yenilgi doğal olarak parti içinde tartışmalara neden oldu. Bu tartışmalar sonunda önce parti yönetiminde ve parti politikasında değişikliğe gidildi. Bilen Yoldaş Parti Başkanı, Nabi Yağcı Gorbaçov kadroları tarafından Genel Sekreter seçildi. Nabi Yağcı’nın genel sekreterliği partide her bakımdan bir kırılmaydı. Partinin ideolojik ve politik yaklaşımında, örgüt çalışmalarında belirgin değişiklikler gerçekleştirildi.
Bu dönemde tartışılan konular cuntanın karakteri, burjuva demokrasisi ve cuntaya karşı mücadelede TİP ve diğer sol ve demokratik güçlerle eylem birliği ve ittifak politikası, dünya ölçüsünde giden barış mücadelesi (Gorbaçov’a kadar barış mücadelesinin sınıfsal karakteri vardı) ve Sovyetler’deki Glasnost ve Perestroyka gibi konulardı.
Nabi ve partizan grubu Gorbaçov’un “açıklık, şeffaflık ve yenilenme” politikalarına dört elle sarıldılar, illegaliteyi gereksiz görmeye başladılar. Onlar için illegalitenin zamanı geçmişti. Oysa ki illegalite hiçbir zaman partinin kendi seçeneği değil, burjuvazinin dayatmasıydı.
Parti, cuntaya karşı tüm sol ve demokratik güçlerin ittifakının yaratılmasını başa aldı. Ama TİP ve TSİP yöneticileri, Boran ve Kaçmaz ise esas sorunun TKP ile birleşmek olduğunu dayattılar. Partide TİP’e karşı alınacak tutum öne çıktı. Şiko ve Yelkenci yoldaşların karşı çıkmasına rağmen, Nabi, Veysi ve diğer Partizan grubu taraftarlarının dayatmasıyla tereddütsüz önce TİP’le, ileride de diğer sol parti ve gruplarla birleşme kararı alındı. Burada Sovyetler’in ve diğer bazı sosyalist ülkelerin belli bir rolü de oldu.
Ama her iki partinin tabanın büyük muhalefetine rağmen alınan bu “sansasyonel” karar özde hem TKP’nin, hem TİP’in likidasyonuydu. Böylece Nabi bu “sansasyonel” kararla 12 Eylül darbesiyle partinin yaşadığı yenilgideki kendi sorumluluklarını örtmeye kalkıştılar. Bunun için O bu birlik politikasına dört elle sarıldı. Bunun en iyi yolu bu likidasyonu partiyi legale çıkararak gerçekleştirmek, bir sansasyon yaratmaktı. Bunu da yaptı ve Nihat Sargın ile Türkiye’ye döndüler. Oysa; Nabi 12 Eylül gelir gelmez mücadele yerine MK üyeleri dahil, aktif büyük bir kadroyu yurtdışına çıkardı ve ülkedeki parti örgütleri başsız kaldı ve bir dağınıklık, bir nevi likidasyon yaşanmaya başlandı. İstanbul parti sorumlusu olarak Mustafa Hayrullahoğlu (Deniz yoldaş) bırakıldı. O da hâlâ aydınlanmayı bekleyen bir operasyonla cuntanın işkencehanelerinde yaşamını yitirdi. Bir de Avrupa’ya geldiklerinde oradaki yerel örgütlerin yönetimlerine el koyarak dağılmasına ve likide edilmesine neden oldular. Sanki bunlar devrimciliği geçimlerini sağlayacak bir meslek olarak görüyorlardı. Türkiye’de Sendika temsilcileri, polisin baskını ve çağrısı olmaksızın ifade vermeye gönderildi. İşçi sınıfının faşizme karşı direnci kırıldı ve kösteklendi. DİSK’e parti kadrolarının alınmasını sağlayan İbrahim Güzelce ve Kemal Türkler olmasına rağmen Partizan grubu daha yaşarken Kemal Türkler’i indirmeyi denemiş, başarısız olunca da bunu devlet gerçekleştirmiştir. İbrahim Güzelce, Kemal Türkler’in isteğiyle Berlin’den gelip DİSK’te çalışmaya başlayınca önce Aydın Meriç’i DİSK Genel Sekreter yardımcısı yapmış ve bu arada TKP’li olan Partizan grubu DİSK’e yerleştirilmişti. Bu o dönem DİSK’e ve işçi sınıfının örgütlenmesine, partinin güçlenmesine büyük bir ivme katmıştı. Bu gelişmeler TÜRK-İŞ’i de dolayısıyla etkilemiştir.
12 Eylül darbesiyle partinin aldığı yenilgide hem Aydın Meriç’in hem Nabi’nin hem de Partizan grubunun büyük hataları vardır. Bundan sonra partinin örgüt işleri Aydın Meriç’ten alındı ve Nabi üstlendi. Ve Nabi’de örgütleri küçük burjuva anlayışı ile istediği gibi yönetti ve likidasyonun önünü açtı. Aydın Meriç’te bu olaylardan sonra İngiltere’ye Yörükoğlu’nun yanına kaçtı. Bu bir ihanetti. Yörükoğlu ise bir komünist değil, kariyerist, çıkarcı bir alevi dedesi olduğunu ortaya koydu.
Türkiye’ye dönüş maceraperestlik ve burjuvaziye teslimiyet politikasıydı
Nabi Yağcı, bazı yoldaşların karşı çıkmasına rağmen, TKP-TİP birleşme kongresini beklemeden 1987 yılı Kasım’ında yasallık mücadelesi verme, illegaliteyi yok etme, partiyi legale çıkarma adına TİP Genel Sekreteri Nihat Sargın’la birlikte Türkiye’ye geldi. Bu bir maceracılık, burjuvaziye teslimiyetçilikti. Bu adım birleşme konusunda tabandan gelen itirazları, başarısızlıkları örtmek için bir “sansasyon” yaratmak, her iki partiyi de yok etmek için yapılan bir operasyondu. Nabi ve Sargın tutuklandılar. Parti kadrolarına sızan, şu an Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan Mehmet Uçum da onları “savunan” avukatlar arasındaydı.
Ama 1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla hapisten çıktılar. Eğer Sovyetler yaşasaydı uzun zaman hapisten çıkamazlardı. Nabi hapisten çıkar çıkmaz bütün örgütleri legale çıkararak, -burjuvazinin başaramadığını Nabi’ye başarttılar- ve TBKP adı altında legal olarak TKP’nin TİP’le birliğini gerçekleştirdiler. Sonra TBKP’yi de diğer sol örgütlerle birleşmek için sonlandırdı. Böylece likidasyonun ilk etabı tamamlandı ve Nabi kenara çekildi. Böylece Parti politik ve örgütsel olarak fiilen likide edilmiş oldu. Bunun baş sorumlusu Nabi Yağcı’dır.
Bundan sonraki etaplar Veysi ve Sıtkı’nın girişimiyle; TSİP’le, Kurtuluş ve diğer sol gruplarla birleşme gerçekleştirildi. En son durak da Kemalist Dev-Yol ile ÖDP’de birleşmek oldu. ÖDP’deki bu birleşme ise partinin ideolojik olarak tamamen burjuvaziye teslim edilmesiydi. Artık Nabi’nin bundan sonraki politik ve ideolojik çalışmaları partiyi madden ve manen yok etmek ve burjuvaziye, AKP iktidarına hizmet etmek oldu. “TKP’nin son Genel Sekreteri” vasfıyla Beyoğlu Tepebaşı’nda açtığı Meserret adlı bir meyhanede kendisini viski ile yıkayarak burjuvazinin kulvarına adım attı.
Partililerin yozlaşmasına, çürümesine, sınıf savaşından uzaklaşmalarına neden olan Nabi Yağcı ve çevresidir
Bundan sonra Nabi’nin ilk yaptığı iş Tüstav adlı vakfı kurup partililerin büyük bir kısmını burada toplayarak onları sözlü tarih yazdırmaya teşvik etti ve partinin gelmiş geçmiş tüm tarihini (gizli teknik çalışmalara kadar yalan-yanlış bilgilerle, egoların havada uçuştuğu yazım yarışına girişildi) yazdırmak adına partilileri tuttu, kımıldatmadı, içlerini boşalttı, çürüttü ve onların 80’li yıllarda kalmasını sağladı ve devrimci ruhlarını teslim aldı. Parti üyelerinin partiyi toplama çabalarını engelledi, böylece onların savrulmasına, çürümesine, yok olmasına neden oldu. Nabi ile ilişkide olan parti üyeleri sanki şeyh mürit ilişkisi gibi gidenin ne olduğunu sorgulamayarak Nabi’ye sarıldılar. “Burjuva demokrasisi, özgürlükçü sol, legalite gibi” kavramların peşine takılarak, sınıf savaşından uzaklaşıp heba oldular. Parti içi demokraside alttan gelmesi gereken talepler Nabi ve yandaşlarınca dile getirilmiş, parti kadroları da aldatılmıştır.
Burjuvazinin yapamadığını Nabi yaptı. Hatta parti üyelerini ve kadrolarını bir burjuva partisi olan Boyner’in partisi YDH’ya yönlendirdi. Onlar artık TKP’yi tarih yaptılar ve adına da “Tarihsel TKP” dediler. Oysa TKP onların aksine yaşıyor ve savaşıyordu. Nerede bir TKP’li varsa TKP oradaydı.
Kayyımların kalkmasıyla geri alınan DİSK de artık sosyal sendikacılığı savunan, Nabi’nin yolundan giden, sınıf savaşını inkâr eden sendikacıların eline geçti. Onlar Maden-İş’teki devrimci ruhu kaybederek Otomobil-İş ile birleştiler ve Birleşik Maden-İş’e de sosyal sendikacılığı dayattılar.
Nabi Yağcı burjuvazinin hizmetinde
Bugün geri dönüp bakıldığında Nabi’nin parti içindeki rolünün çok iyi irdelenmesi gerekmektedir. Şu saptama açıkça yapılabilir: Nabi TKP’ye girmiş, yönetici olmuş, ama hiçbir zaman Suphi, Nâzım, Bilen geleneğinde bir komünist olmamıştır ve şaibelidir. İşçi ve emekçi sınıflardan çok burjuva saflarında yer almayı tercih etmiştir. Kenara çekildikten sonra Nabi’nin, önce Türk büyük burjuvazisinin gazetesi “Referans”ta ve daha sonra “Taraf”ta köşe yazarı olmasının, AKP Siyaset Akademisi’nde çalışmasının başka izahı yoktur. Nabi ideolojik olarak da işçi sınıfı ideolojisi Marksizm-Leninizm’i değil, burjuvazinin ideolojisini ve onun antikomünist, antisovyet silahlarını savunmaktan asla hicap duymamıştır. O hiçbir zaman burjuva demokrasisini aşamamış, kitabında yaptığı gibi burjuva demokrasisini savunmak için Marksizm’e-Leninizm’e saldırmayı yeğlemiştir, Marksizm’le Leninizm’i karşı karşıya koymuş veya Cumhuriyet Gazetesi’nde söylediği gibi “Marksizm deri değiştiriyor” diyebilmiştir. Nabi’nin Hürriyet Gazetesi’nde Bilen yoldaşa o “TKP’nin Stalin’iydi”, “sinirli birisiydi” diye aşağılaması, itibarsızlaştırması ve saldırısı burjuvazinin kullandığı en etken antikomünist yöntemlerden biridir. Bütün bu söylemleriyle kime hizmet ettiği aşikârdır. Burjuvazi işçi sınıfı iktidarını, sosyalizmi ve komünizmi hep Stalin’le kötüleme yoluna gider ve Stalin’i Hitler ile eşitlemeye çalışır. Aynı yönteme Nabi’nin de baş vurması tesadüfi değil, bilinçli bir tercihtir. SİP’ten Kemal Okuyan, Aydemir Güler, Metin Çulhaoğlu gibi bazı Troçkistler partileri SİP’in ismini bir gecede yangından mal kaçırır gibi TKP olarak değiştirdiklerinde Nabi tek bir reaksiyon göstermedi, ayrıca TÜSTAV’ı da onlara açmıştır. Suskunluğuyla destekler konum almıştır. Onlara “biz varken sizin böyle bir adım atmaya hakkınız yoktur, bu ihanettir!” dememiştir. Bunu demeyenin nasıl bir ihanet işlediğinin sorgulanması gerekir. Aynı biçimde likide ettikleri TİP’in yerini Erkan Başların almasını da suskunlukla karşıladılar. Bunlar devletle birlikte TKP ve TİP’i “gömerek” yerine çakma, devlet icazetli TKP ve TİP’in yerleşmesini “sağladılar”.
Nabi ve şürekası partiden atıldılar
Bunu sorgulayacak olanların başında kıblesi hâlâ Nabi olanlar gelmektedir. Tüm bunlar göstermektedir ki, Nabi hiçbir zaman TKP’yi savunmadı, partiyi toparlamak aklından bile geçmedi. Tüm adımlarıyla her seferinde likidasyonu daha da derinleştirdi. Nabi ve şürekası görüldüğü kadarıyla hasbelkader “komünist” olmuşlar, ilk durakta trenden inmişlerdir. Bu böyledir, ihanete başladın mı sonu gelmez. Tüm bunlardan dolayı başta Nabi olmak üzere Veysi, Zülfü, Kardam ve beraber olduğu çevresinden ve Partizan grubundan birçok kişi partiden atılmıştır. Bunların partimizle bir ilişkileri kalmamıştır. Onlardan bu likidasyonun hesabı bir gün sorulacaktır. Bugün Nabi’den icazet almaya kalkarak partili olma iddiasıyla ortaya çıkan kişi ve gruplar, sözde kongre toplamaya kalkanlar da buna dâhildir.
Devlet icazetli SİP-TKP ve TİP’e karşı mücadele bir zorunluluktur
Yoldaşlar,
SİP’liler devlet icazetiyle TKP ismini gaspederken hedefleri devrimci gençliği gerçek TKP’den, işçi sınıfından, emekçi yığınlardan uzak tutmak, onların ulusalcı, sol Kemalist bir anlayışa sahip olmasını ve bu çerçevede tutulmasını sağlamaktı. Bu SİP-TKP antikomünist, antisovyet tutumuyla, Marksist-Leninist ilkeleri çarpıtmasıyla, Kürtlere karşı milliyetçi tutumlarıyla devlete, tek adam rejimine en büyük hizmeti yapmaktadır. Anlaşılan devletin de onlara verdiği görev bu idi. 1920’de resmi bir TKP kuran Mustafa Kemal’in hedefi de aynı idi.
SİP-TKP daha sonra parçalandı. Misyonları ayrı ayrı olan parti ve hareketler ortaya çıktı. Bunlardan Erkan Baş’a kurdurulan TİP’in misyonu, işlevi eski TİP’in devrimci geçmişini, sosyalist geleneğini tahrip etmek, sosyalizm adına ulusallaştırmaktır. Türk devleti bu girişimleriyle işçi sınıfının ve halkımızın devrimci geleneklerine saldırmakta, yıkmakta olduğu kimse tarafından görülmek istenmiyordu. İki yüzlülük, sahtekarlık ülkede kol geziyordu.
Şiko ve Yelkenci yoldaşlar partiyi ayağa kaldırmak için harekete geçiyorlar
SİP-TKP’nin Suphi ve Nejatların, Salih Hacıoğlu ve Affan Hikmetlerin, Reşat Fuat ve Yakup Demirlerin, Nâzım ve Bilenlerin TKP’sine karşı düşmanlıklarını, onların yarattığı devrimci geleneğin yıkılmakta, bitirilmekte olduğunu gören Şiko ve Yelkenci yoldaşlar “parti disiplini buraya kadardır” deyip partiyi toparlamak, ayağa kaldırmak için 2001 senesinde, SİP-TKP’nin kurulmasından sonra harekete geçtiler. Nabi Yağcı ve şürekasının yol açtığı likidasyonun partililerdeki kişisel tahribatı çok derindi. Atomize olanlar, savrulanlar, Marksizm’i-Leninizm’i inkâr edenler, “parti mi kaldı, ne partisi?” diyenler, ulusallaşanlar, Kürt halkının direnişine karşı çıkanlar, düzene entegre olanlar, geçmişini kullanıp kariyer yapanlar, “ben hiçbir şeye karışmıyorum” deyip köşesine çekilenler, “TKP dönemi geçti, şimdi herkesle beraber geniş parti kurma zamanıdır” diyenler diz boyuydu. Bunlarla partiyi, TKP’mizi toparlamak, ayağa kaldırmak zordu. Ama “parti olmadan bir yere gidilmez, Marksizm-Leninizm’den vazgeçilemez, örgütsüz olmaz, komünist partisi başka, legal geniş parti başkadır!” diyen yoldaşlar da vardı.
Şiko ve Yelkenci bu yoldaşlarla TKP’yi ayağa kaldırma mücadelesine giriştiler. Çünkü, TKP olmadan yığınları ayağa kaldırmak, diğer güçlerle birlikte geniş ittifaklar oluşturmak mümkün değildir. TKP’yi ayağa kaldırmak için eskilerle tartışmak, yenileri kazanmak kolay değildi. Zira dünyada ve ülkede durum değişmişti. Ama her zaman olduğu gibi hedef işçi sınıfı içinde örgütlenmekti. Bu iğneyle kuyu kazmaktı. Fabrikalarla, sendikalarla bağı olan yoldaş çok azdı. Onların büyük bir sabırla çalışmalarını burada dile getirmek gerekir. Ama onların bir kısmı yaşlı ve hastaydı. Aramızdan ayrılanlar oldu. Önce Şiko yoldaşı kaybettik. O partiyi ayağa kaldırma çalışmalarının itici gücüydü. O parti içinde TİP’le birleşmeye karşı çıkan, bunun likidasyon olacağını söyleyen, TİP’in kendi legal, geniş çevreleri kapsayıcı konumunun mutlak mahafaza edilmesi gerektiğini bilirten ilk kişiydi. Onun ölümü parti için, bizim çalışmalarımız için büyük bir kayıptı. Şiko yoldaştan sonra Mehmet Güneş, Mustafa Şahin, Kadir son olarak da Hasan Uzun yoldaşı kaybettik. Onları burada bir kez daha saygıyla anıyoruz. Mücadeleleri mücadelemizde yaşayacaktır.
Dünyada, bölgemizde ve Türkiye’de yeni bir durumla karşı karşıyayız
Yoldaşlar,
Dünyada ve ülkemizde sınıf savaşı, barış, özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi yeni bir durumla karşı karşıyadır. Artık dünyada iki sistem yok. İkinci Dünya Savaşı sonunda emperyalizmle sosyalizm arasında kurallara dayalı düzen tamamen kalkmakta. 2. Dünya savaşı esnasında Hitler faşizmine karşı Sovyetler Birliği ile emperyalist ülkeler arasında oluşan kurallara dayalı düzen kalktı. Bu kurallar; Birleşmiş Milletler’in ve Güvenlik Konseyi’nin varlığı, İnsan Hakları Beyannamesi’nin, demokrasi ve özgürlüklerin kabul edilmesiydi. Bu kurallar emperyalist savaşlara karşı caydırıcıydı. Bu sosyalizmin, Sovyetler Birliği’nin başarısıydı. 1989’da Sovyetlerin ve reel sosyalizmin çökmesiyle bu düzenin de varlık nedeni ortadan kalktı ve dünya yeniden, ama bir üst düzeyde 1917 öncesi gibi emperyalizm tarafından hükmedilmeye başlandı. Savaşlar, yağma ve talanlar, ilhak ve işgaller, çıplak emperyalist sömürgecilik tekrar gündeme oturdu.
Bu düzen de sosyalizmin fiilen çökmesiyle bitmişti, ama gerçekleşmesi uzun sürdü. İlk on senede sosyalist ülkeler yağma ve talan edildi. Bunun adına da demokrasi ve özgürlük denildi. Komünizm fikirlerinin doğmaması için komünist partileri ve işçi hareketi sistemli bir şekilde dumura uğratıldı. Burada dünya komünist partilerinin başına geleni bizim partimiz 80’li yılların sonunda yaşadı. 2000’li yılların başında Yugoslavya, Körfez Savaşı, Arap Baharı gibi savaşlarla Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi bertaraf edilerek Amerika önderliğinde “İstekliler” ittifakı kurularak bu ülkeler parçalandı, liderleri devrildi, büyük katliamlar yapıldı. Bunlar yetmedi. Avrupalılar “kurala dayalı düzen devam etsin” deyince Trump onları karşısına dizerek, onlara Amerika öncülüğünde yeni dünya düzenini kabul ettirdi. Trump ne deli ne aptal ne de ahmaktır. O, emperyalist teknoloji tekellerinin temsilcisidir. Kurala dayalı eski düzenin kesinkes bittiğini ilan ederek yeni hedefin Çin olduğunu açıkladı. Ama bu hedefin tam olarak oturması için Avrupalılarla birlikte yeni savaşların yapılması gerekiyordu.
Bu savaşlar Ukrayna’da, Gazze’de, Lübnan’da, Körfez Bölgesi ve İran’da başlatılan savaşlar, emperyalizmin dünyanın birçok yerinde yarattığı gerilimlerdir. Bu savaş ve gerilimler dünyada silahlanmayı tırmandırmakta, Körfez Savaşı’nda olduğu gibi enerji akımını engellemekte, bu da dünya ekonomisini dar boğazlara sürüklemekte ve tüm bunların faturası işçi ve emekçilere kesilmektedir. Bunun sonucu enflasyon durmadan tırmanmakta, emekçi yığınların fakirleşmesi hızla artmaktadır. Emperyalizmin bu savaş, gerilim ve silahlanma politikasına karşı işçiler ve emekçiler, sol ve devrimci demokratik güçler, sosyalistler ve komünistler güçleri oranında karşı çıkmaktadırlar. Ama bu protestolar emperyalizmi durduracak güçte değillerdir. Burada reel sosyalizmin yokluğu açıkça hissedilmektedir. Emperyalizmi dizginleyen Sovyetler ve sosyalist sistemdi. Onların yokluğunda başta ABD emperyalizmi dünyayı istediği gibi yönetmekte, herkese meydan okumaktadır. Artık bugün, dünya emperyalistler tarafından yeniden paylaşılmakta, ABD almak istediği Grönland, Kanada gibi yerleri açıkça ilân etmektedir. Bugün maalesef onu durduracak bir güç yoktur.
Avrupa silahlanıyor, halk yoksullaşıyor, faşizan güçler yükseliyor
Son yıllarda yaşanan bu savaşlar ve gerilimler emperyalist ülkeler arasında yeni görev bölümüne yol açtı. Eskiden sosyalist sistemin var olduğu dönemlerde ABD emperyalizmi sosyalist sisteme karşı mücadeleyi hemen hemen tek başına götürüyordu. Modern silah üreten, savunma sistemleri kuran genellikle ABD emperyalizmi idi. NATO bu savaşın, soğuk savaş döneminin koordinatörü gibiydi. Ama bu ara dünyada yeni bloklar oluştu. ABD’nin yanında Çin ikinci büyük güç olarak ortaya çıktı ve ABD’ye meydan okumaya başladı. Rusya ekonomik olarak güçlü olmasa da elindeki nükleer silahlarla hâlâ büyük bir güç merkezi olmaya devam etti. Avrupa ise hem ekonomik, hem savunma alanında gerilemektedir. Aynı zamanda aşırı sağcı, gerici, faşizan güçler atağa kalkmış durumdadır. Geniş yığınlar bunların etkisi altına terkedilmektedir. Yakında bu güçlerin Avrupa’da iktidarı almaları bile olasılık olarak ortaya çıkmaktadır.
Şu anda başta Almanlar olmak üzere Avrupalılar silahlanmaya dev bütçeler ayırmaktalar, bunun için de halkın sosyalizmin varlığı döneminde elde ettiği ekonomik ve sosyal kazanımlar birer birer budanmaktadır. Halk yığınları silahlanma ile yaşam koşulları arasındaki ilişkileri yaşayarak görmektedir. Ama henüz bir çığlık yoktur. Emperyal güçler arasında eşitlik sağlandığında, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasına göre, dünyayı bölüşmeleri ancak bir dünya savaşıyla mümkündür. Bu nedenle dünya bugün hızla 3. Dünya savaşına doğru gitmektedir.
ABD, Avrupa, Uzak ve Ortadoğu’yu dizayn etmeye yelteniyor
Soğuk savaşın sona ermesiyle NATO da işlevini öz olarak bitirmiş oldu. Ama her zaman Rusya’ya karşı lâzım olabilirdi. Onun için elde tutmak gerekiyordu. Hatta sosyalist ülkelerin yağma ve talan zamanında Batı Avrupa’da Ukrayna ve Belarus dışında tüm eski sosyalist ülkeleler NATO’ya alındı ve Rusya batıdan iyice sarıldı. Ukrayna’nın NATO’ya alınması söz konusu olunca Rusya “olmaz!” dedi ve Ukrayna savaşı başladı. ABD bu savaşı Avrupalılara delege etti, “NATO da sizin olsun” dedi. Ama ABD, NATO’nun ABD’siz savunma gücünü kaybetmemesi için Avrupalıların GSMH’nın %5’ini silahlanma ve savunma giderlerine ayırması gerektiğini belirtti. Avrupa şimdi bu süreci yaşıyor ve Ukrayna üzerinden Rusya’ya karşı bir savaşa hazırlanıyor. NATO’nun Ankara toplantısında bu konuda kararlar alınacak.
Burada ABD’nin hedefi kendisini tamamen Çin’le mücadeleye ayırmak ve ona karşı olası bir 3. Dünya Savaşı’na hazırlanmak istiyor. Bunun için de Uzakdoğu’da Avustralya, İngiltere ve Kanada ile birlikte yeni bloklar oluşturmaya çalışıyor. Oluşturuyor da. ABD yalnız Avrupa’da değil Ortadoğu’da da çatışmaları bitirip, burayı İsrail’e havale edip yalnız Çin’le uğraşmak istiyor. Bu nedenle son yıllarda Ortadoğu’da gerginlik ve savaş tırmandı. İsrail Gazze’de Hamas’a, Lübnan’da Hizbullah’a, İran’da Molla rejimine karşı saldırılarını arttırdı. ABD’de bu saldırılara müdahil oldu. ABD için İran’ın gemlenmesi, hatta yeniden Batı Blokuna kazanılması gerekmektedir. Çin ve Rusya, müttefiki bir İran, ABD’nin Ortadoğu ve dünya planlarını bozmaktadır. Suriye’de olduğu gibi bir gün İran’ın da Batı’nın, ABD’nin yanında yer alacağından hareket etmektedir. Bunları yaşayarak göreceğiz, ama dünya halklarının görevi gelişmeleri izlemek değil, müdahil olmak ve bir 3. Dünya savaşını önlemek olmalıdır. Herkes tarafından bilinmeli ki, nükleer füze, dron, dijital silah ve yapay zekâlarla yürütülecek bir savaş yerküremizin sonu olacaktır.
ABD, Ortadoğu’yu İsrail’e havale ediyor
Ülkemiz Türkiye, Avrupa’da ve Ortadoğu’da giden bu savaşların tam ortasında bulunmaktadır. Özellikle Ortadoğu’daki savaş onu dolaysız olarak içine çekmektedir. Bundan sonra Ortadoğu’da düzenleyici güç, yani ABD’nin temsilcisi Türkiye değil, İsrail’dir. Ortadoğu’daki tüm halklar İsrail’den alacakları icazetle hareket edeceklerdir. Bu Türkiye’deki iktidar için bir prestij kaybıydı.
Bu yeni durumun Kürtler için de geçerli olduğunu gören derin devlet, Bahçeli aracılığı ile Türkiye’nin Kürt politikasında keskin bir viraj alınmasını sağladı. Kürtlerle, PKK ve Öcalan ile savaşmak değil barışmak, yeni bir süreç başlatmak, bunun için de elini çabuk tutması gerekiyordu. Aksi takdirde ABD Kürtlerle İsrail arasında ciddi bir ittifak oluşturacaktı. Bunu önleyecek olan da PKK ve onun lideri Öcalan’dı. Çünkü emperyalizmin ve İsrail Siyonizmi’nin politikasını ve hedeflerini en iyi bilen Öcalan ve Kürtlerdi. Ortadoğu’da emperyalizm ve İsrail Siyonistleri’yle işbirliği yapmayacak olanlardan biri Öcalan’dır.
Erdoğan’ın da onayı ve Bahçeli’nin girişimiyle bir süreç başladı. Ama bu sürecin önemini ulusalcı Türk aydını, hatta sol ve demokrat güçlerin büyük bir kısmı anlamadılar. Süreci desteklemediler. Oysa sürecin, Erdoğan’ın tüm oy ve seçim hesaplarına rağmen, acilen desteklenmesi ve bu süreç için yığınların kazanılması gerekiyordu. Bu Türkiye demokrasi mücadelesi için büyük bir sıçrama olacaktır. Erdoğan her zaman olduğu gibi bu süreçten de çıkar sağlama peşindedir. Onun plânları bizim gerçekleri görmemizi asla perdelememelidir. Onun plânlarını deşifre edip, süreci güçlendirme mücadelesini yükseltmek gerekmektedir. Kürt ve Türklerin birliği Ortadoğu’da emperyalizmin ve İsrail’in plânlarını bozacak yegâne güçtür. Unutulmamalı Türk’ün “tek” bir dostu vardır, o da Kürtlerdir. Kürtsüz bir Türk cücedir, Kürtle bir olan Türk hem Türkiye’nin hem Ortadoğu’nun barış ve demokrasi garantisidir. Bu Kürtler için de geçerlidir.
Çerçeve yasası ile süreç yeni bir aşamaya giriyor
Süreç şimdi yeni bir aşamaya yükseldi. TBMM’de büyük bir çoğunlukla kabul edilen “Çerçeve Yasası” ile yasal bir zemine oturtuldu. Bu demokrasi ve süreç için büyük bir kazanımdır. Barışa giden yol olarak bu, TKP dahil, büyük bir kamuoyu tarafından desteklenirken, soldan ve sağdan küçümsenmeyecek bir kesim de buna karşı çıkmaktadır. Soldan karşı çıkanlar, yasanın demokratik olmadığını, İmamoğlu ve Kavala dahil politik tutukluları kapsamadığı yönünde eleştiriler gelmektir. Bu doğru değildir. Kürt sorununun çözümünde ve barış konusunda atılan her adım demokrasi için bir kazanımdır. Sürecin başlaması taraflar için ne bir zafer ne bir yenilgidir. Ne bir taviz ne bir tuzaktır.
Sağdan ve ulusalcı “sol” çevrelerden gelen eleştirilerde ise TBMM’de çıkan çerçeve yasasını ikinci bir SEVR, Türkiye’nin bölünmesi, iktidarın bir tuzağı ve tavizi olarak görülmektedir. Bu ise doğru değildir. Mecliste 467 gibi büyük bir çoğunlukla onaylanan bu yasa Kürt ve Türk halklarının birlikte, ortak yaşama isteminin, iradesinin bir beyanıdır. Tarihte ilk kez bir halk; Kürt halkı Türklerle birlikte yaşama istediğinin ilan etmiştir.
Kürt tutukluların özgürlüklerini kazandıktan sonra İmamoğlu, Kavala dahil tüm politik tutukluların özgürlük mücadelesi yeni bir ivme kazanacaktır. Türkiye’de demokrasinin yönü işçi sınıfının diğer tüm güçlerle birlikte vereceği mücadeleden geçer. Sürecin belgeleri Türk Kürt tüm politik tutukluların özgürlüğünü kapsamaktadır ama Kürt sorunuyla, barış konusuyla, süreçle ilgili bir yasanın özgün bir karakterinin olması, PKK gerillalarının ve sürgündeki Kürtlerin, hapisteki tutukluların durumunu ele alması doğaldır. Demirtaş, Öcalan ve diğer Kürt sürgün ve tutukluların özgürlüğüyle Kavala, İmamoğlu ve diğer politik tutukluların özgürlüğünün karşı karşıya konulması doğru değildir. Her özgürlük tüm demokratik güçler için bir başarıdır. Görev, süreci yığınlara indirmek, açıklamak ve barış sürecini güçlendirmektir.
Türkiye’de burjuvazinin uzlaşmaz iki kanadı
Türkiye, bugün Kürt sorunu dahil iç politikasında bir dönüm noktasında bulunmaktadır. Burjuvazinin iki kanadı, Kemalist kanatla İslami kanat arasındaki çatışma derinleşmektedir. Cumhuriyetin kuruluşunda iktidarı Kemalist kanada kaptıran İslami kanat Erdoğan ile birlikte ele geçirdiği iktidarı tekrar Kemalist kanada kaptırmak istemiyor, Kemalist kanadı ebediyen iktidardan mahrum etmek istiyor. Bunun için direniyor, her türlü yönteme başvuruyor. Yapılanları hep beraber yaşıyoruz. Erdoğan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denen bir ucube sistemle kendi konumunu güçlendirdi. Yeni Osmanlıcı, padişah ve halifeliği andıran, İslami faşizan bir tek adam rejimi inşa etmekte hızla ilerledi ve ilerliyor. Denebilir ki, güçler ayrılığını fiilen kaldırdı, yasama, Meclis ve yargı üzerinde tam egemenliğini kurdu. Meclis de yargı da daha çok onun emir ve yönlendirmesine göre hareket etmekte, kararlar almaktadır. Demokrasi ve özgürlükler rafa kaldırıldı. Şimdi bir Anayasa değişikliği veya yeni bir Anayasa ile bunların hepsinin tescil edilmesini sağlamak istemektedir. Erdoğan’ın hedefi tek başına hükümran olduğu, toplumda İslami kural ve yaşam tarzının geçerli kılındığı, karşısında tek bir muhalefetin bulunmadığı, demokrasi ve özgürlüklerin işlemediği faşizan, İran gibi İslami, monarşik bir rejimdir. ABD’nin de görüşü ve tavsiyesi bu yöndedir. Bunu ABD Ankara Büyük Elçisi ve Ortadoğu “Valisi” Tom Barrack açıkça söylemektedir. Bunun için de meşruiyeti halktan değil ABD’den alması yeterli görülmektedir.
Cumhuriyet ile birlikte başlayan burjuvazinin bu iki kanadı arasındaki kavga 100 yıldan beri için için gitmektedir. İslami kanat Batıya açılan çağdaş, burjuva demokrasi ve özgürlüklerin geçerli olduğu bir cumhuriyete karşı çıkmışlardır. Kemalist kanat ve ilerici güçler saltanat ve halifeliğin hüküm sürdüğü, İslami kuralların geçerli olduğu bir devlet yapısını reddetmektedirler. Halkta karşılığı olduğuna bakmadan bir aydınlanma hareketi yaratılmadan, yukarıdan Kemalistlerce dayatılan Batı reformları halkın tepkisine neden olmuştur. Buna rağmen bu parçalı durumu gidermek için Kemalist kanat İslami kanatla hep bir uzlaşı aradı. Türk-İslam sentezi diye bir görüş geliştirmeye çalıştılar.
Menderes, Demirel, Özal, hatta Ecevit ve cuntalar dönemlerinde bu görüş yerleştirilmeye çalışıldı. Çeşitli tavizler verildi. Sola karşı sağ ve İslami kanat sürekli güçlendirildi. Her darbeden sonra İslami çevreler güçlenerek çıktılar. Tüm bu uzlaşma girişimleri tutmadı. Çünkü İslami kanat Kemalistlerle iktidarı paylaşmak istemiyor. Onlar başından beri Kemalist kanadın cumhuriyetine kökten karşı gelmiş ve onun kökten kaldırılması için savaşa gelmişlerdir. O iktidarı, egemenliği tümden ele geçirip Kemalist cumhuriyeti redderek kendine göre bir toplum, İslami bir Cumhuriyet yaratmayı hedeflemektedir.
İktidar CHP’yi parçaladı, hedefi tüm muhalefeti susturmaktır
Şimdi bu sağ İslami çevreler Erdoğan ile birlikte bu hedefe doğru yaklaşmış bulunmaktadır. Bu hedefe ulaşmak için onlara göre Erdoğan’ın bir dönem daha aday olması ve seçimleri kazanması gerekmektedir. Bu yeni dönemle Kemalist Cumhuriyet’in bertaraf edilmesi tamamen tamamlanmış olacak ve Erdoğan da İslami kurallara göre işleyen bir itaat ve biat toplum yaratılmış olacaktır. Bu plan içinde Doğuda Kürt illerinde ve Batıda başta İstanbul olmak üzere belediyelere atılan kayyımlar vardır. İmamoğlu’nun tutuklanması, İBB davasının uzaması vardır.
Bu plân içinde CHP’nin, cumhuriyetin kurucu partisi olarak CHP’nin parçalanması, bertaraf edilmesi vardır. Butlan kararı bu çerçevede CHP’nin başına örülmüştür, CHP parçalanmıştır. Özgür Özel yönetiminde YENİ Parti doğmuştur. Böylece yıllardan beri muhalefeti susturma konusunda önemli mesafeler kat edilerek muhaliflere karşı sürekli operasyonlar düzenleniyor, hapishaneler onlarla dolduruluyor.
Erdoğan’ın tek adam olarak yüceltilmesi belli bir yere kadar sağlanmıştır. Türkiye bir yol ayırımı eşiğinde bulunmaktadır: Ya Osmanlı ve İslami kurallara göre işleyen bir monarşiye benzeyen bir rejim ya da demokrasi ve özgürlüklerin geçerli olduğu bir rejim. Türkiye şu anda teokratik, monarjik bir rejime doğru hızla yol almaktadır.
Erdoğan’ın tek adam rejimi boşa çıkarılabilir
Tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen Erdoğan’ın ve İslami çevrelerin bu planlarını boşa çıkarmak mümkündür. Türkiye toplumunda hâlâ daha çağdaş yaşamı, demokrasi ve özgürlükleri savunan güçlü bir toplum kesimi vardır. Bunlar başta işçi sınıfı ve emekçi halk yığınları olmak üzere Kürt demokratik hareketidir, CHP’li CHP’siz, Yeni Partili, Yeni Partisiz tüm sosyal demokratlardır, liberal burjuva demokratik kesimlerdir, solcular, sosyalistler, komünistler, devrimcilerdir, kadın, gençlik, aydın, sanatçı, çevre ve ekoloji, STK aktivistleridir. Şimdi tüm bu Erdoğan ve onun oluşturmaya çalıştığı İslami faşizan tek adam rejimine karşı muhalif güçlerin yeni bir ittifakı gerekmektedir. Özgür Özel’in İmamoğlu’na karşı yapılan İBB operasyonuyla birlikte başlattığı ve Yeni Parti ile büyüyerek gelişen protesto mitingleri yerindedir, ama artık yeterli değildir. Özgür Özel geniş demokratik güçleri kapsayan bir hareketi geliştirmelidir.Erdoğan’ı durdurmak için tüm muhalefetin ayağa kalktığı, geniş halk yığınlarının katıldığı mitingler gerekmektedir. Bu mitingler yalnız iktidarı protesto eden mitingler olmamalı, aynı zamanda Ortadoğu’da emperyalizmin ve İsrail Siyonizmi’nin giriştiği savaşları protesto eden, dünya barışını savunan ve tüm politik tutukluların özgürlüğünü isteyen mitingler olmalıdır. Kürtlerle başlatılan barış sürecinin başarısını savunan mitingler olmalıdır. Ancak o zaman ittifak Erdoğan’ın plânlarını durduracak bambaşka bir düzeye yükselmiş olacaktır.
Demokrasi, özgürlük ve sosyalizm mücadelesi partimiz TKP’nin ayağa kaldırılmasını zorunlu kılmaktadır
Yoldaşlar,
Erdoğan’ı durduracak, O’nun plânlarını boşa çıkartacak geniş bir ittifakın oluşması ve işlemesi için işçi sınıfının burada etkin bir rol oynaması, başı çekmesi gerekmektedir. Bu ise Marksist-Leninist bir parti; TKP ile mümkündür. Ama bugün işçi sınıfımız bu konumdan çok uzaktır. Bunun nedenini sorgulamak gerekmektedir. Bunun nedenlerinden biri şüphesiz Erdoğan’ın kendi plânlarını bozacak olan esas gücün işçi sınıfı ve emekçi halk yığınları olduğunu çok iyi bilmesi ve onlara karşı ağır bir baskı uygulamasıdır. Geçim derdi ve sıkıntısından işçiler başlarını kaldıracak durumda değillerdir. Büyük çoğunluğu asgari ücretle çalıştırılmaktadır. Sendikalar ağır baskı altındadır. Eski grev ve direnişleri yapamıyorlar. Sendikacılar tutuklanmakta, işçiler işten atılmaktadırlar. İktidarın bu baskı ve zulmüne rağmen işçiler, emekçiler ve köylüler bıçak kemiğe dayandığı için artık sokaklara çıkmakta, grev ve direnişler yapmaktadırlar. O’nun artık zincirinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Son aylarda maden işçilerinin ve özel okul öğretmenlerinin Ankara yürüyüşü, Akbelen köylülerinin direnişi toplumda büyük bir yankı uyandırdı. Diğer kimlik hareketlerine güç verdi. Emperyalist egemen güçlerin emekçi yığınların kurtuluşunun kimlik hareketlerinde olduğu söylemi artık iflas etmeye başlamıştır. Kimlik hareketleri de işçi sınıfıyla birlikte olmadan kurtuluşlarının olmayacağını görmektedirler. İşçi sınıfındaki bu “kıpırdamalar” sol, sosyalist ve komünistlere harekete geçmeleri için birer sinyal karakterindedir.
İşçi sınıfının hem dünya ölçüsünde hem de Türkiye’de atıl kalmasının esas ve en önemli nedeni sosyalist sistemin çökmesi ve komünist partilerinin dağılması, yöneticilerinin saf değiştirmesi, kalanların da güç kaybetmesidir. Ülkemizde partimiz likide edildi. Bu ise işçi sınıfımızın silahsız, örgütsüz kalması demekti. Nasıl silahsız bir avcı kurda, aslana yem olur, silahsız, yani partisiz bir işçi sınıfı da burjuvaziye “yem” olur. Kendine komünist diyen partiler çoktur. İşçi sınıfının silahı, örgütü, avangardı olan parti ise Marksçı-Leninci ideolojiyle donatılmış, sosyalist ülkelerin, dünya işçi ve komünist hareketin, kendi partisinin geçmiş ve deneylerine sahip çıkan, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar arasında çalışan, işçi sınıfının ve halkın çıkarlarından daha üstün bir çıkar görmeyen devrimcilerin partisidir. Bu partinin nüvesi bugün bizler gibi bir araya gelen Marksist-Leninist komünistlerdi. Bunların görevi Suphilerin, Nejatların, Nâzımların, Bilenlerin partisi TKP’mizi yeniden yapılandırarak, yığınlar içinde örgütleyerek ayağa kaldırmaktır. Bunu başardığımız ölçüde işçi ve emekçiler üzerlerindeki ölü toprağı atılacak, hareketlenecek, Erdoğan’a karşı mücadelede başı çekecektir. İşte o zaman Erdoğan’ın sonu gelmiş, plânları boşa çıkmış, ülkemizde demokrasi ve özgürlükler yaşanır, hak, hukuk ve adalet işler hale gelecektir. Haydi yoldaşlar işbaşına. Misyonumuz büyük, gerçekleştirilmesi ellerimizdedir.
TKP’miz yaşıyor, savaşıyor!
Kavga sesleri geliyor,
Köylerden ve şehirlerden..

