Haber / Yorum / Bildiri

Bu Ülke Ne Zaman Gerçekle Yüzleşecek?

Ceren FIRAT

BU ülkede bazı kelimeler vardır; zaman geçtikçe ağırlaşır.

“Fetih” de onlardan biridir.

Bir zamanlar tarih kitaplarının sayfalarında kalan bu kelime, bugün yeniden siyasetin merkezine yerleşti. Camilerde okunan metinlerde, kürsülerden kurulan cümlelerde, ekranlarda dolaşan sert ve tehditkâr ses tonlarında… Fetih artık bir hatırlama değil; bir hatırlatmadır. Kime? Kürtlere. Ne için? Yerlerini bilmeleri için.

Oysa bu ülkede Kürtlerin yeri bellidir:

Bu topraklardır.

Kürt meselesi, anlatıldığı gibi basit bir güvenlik başlığı değildir. Ne bir terör parantezidir ne de geçici bir jeopolitik risk. Bu mesele, bir halkın eşit yurttaşlık, onur ve var olma hakkı meselesidir. Ve inkâr, bu hakkın üzerine yıllardır çekilmiş kalın bir perde gibidir. Perde kalınlaştıkça, hakikat karanlıkta kalır.

İnkârın Güncel Hâli: Sertlik ve Sessizlik

İnkâr bugün artık saklanmıyor.

Ne utanç var ne çekince.

Devlet, tarihsel inkâr siyasetini bu kez din, beka ve güvenlik diliyle süsleyerek sunuyor. Metinler değişiyor, ton değişiyor; ama niyet değişmiyor: Tanımamak. Görmemek. Kabul etmemek.

Bu dil yalnızca Kürtlere yönelmiş değildir. Bir halkın varlığını inkâr eden zihniyet, yarın başka bir topluluğu da rahatlıkla hedef alabilir. Çünkü inkâr sınır tanımaz. Bugün bir kimliği siler, yarın bir başkasını. İnkâr bulaşıcıdır ve toplum bu hastalıkla uzun süredir yaşamaktadır.

Muhalefetin Sessiz Aynası

İnkârı yalnızca iktidarın hanesine yazmak kolaycılık olur. Asıl çarpıcı olan, inkârın muhalefet içinde nasıl normalleştiğidir. Daha yumuşak, daha “akılcı” ama aynı derecede yaralayıcı bir biçimde…

“Orada toplu Kürt nüfusu yoktur” gibi cümleler, yalnızca teknik tespitler değildir. Bunlar, devletin eski tezlerinin yeni cümlelerle tekrar edilmesidir. Bu bir muhalefet dili değildir; iktidarın yükünü hafifletmektir.

İnkâr bazen bağırmaz, fısıldar.

“Zamanı değil” der.

“Şartlar uygun değil” der.

“Bölgesel dengeler” der.

Ama sonuç değişmez: Kürtler yine beklesin.

Oysa radikal demokrasi tam da bu noktada başlar. Devletin ne dediğini tekrar etmekle değil; bastırılan gerçeği savunmakla. Çünkü bir halkın varlığı, hiçbir takvimin, hiçbir denge hesabının konusu olamaz.

Onur mu, Güvenlik mi?

Bugün Kürtlere sunulan teklif nettir:

Onurundan vazgeç, ama güvende ol.

Bu bir barış teklifi değildir; ahlâki bir teslimiyet çağrısıdır. Oysa tarih açıktır: Hiçbir halk, onurunu kaybederek özgürleşmemiştir.

Devletin “süreç” dediği şey de güven üretmiyor. Aksine, belirsizliği yönetiyor. Dün verilen söz bugün inkâr ediliyorsa, yarın kurulacak masaların da bir hükmü yoktur.

Güven metinlerle kurulmaz.

Güven, tutarlılıkla kurulur.

Ve bu ülkede o tutarlılık uzun zamandır yoktur.

Bu yüzden Kürtler artık daha açık konuşuyor. İnkârın nesnesi olmayı reddediyor; kendi kaderleri hakkında söz söyleme hakkını kimsenin lütfu olarak görmüyor.

İnkârın Toplumsal Çürümesi

İnkâr yalnızca inkâr edileni yaralamaz.

İnkâr, onu sürdüren toplumu da içten içe çürütür.

Türkiye’de inkâr artık bir devlet politikasının ötesine geçti; gündelik hayatın parçası hâline geldi. Dile sızdı, reflekslere karıştı, mizaha bulaştı. Bu yüzden çoğu zaman fark edilmiyor. Ama bedeli ağır.

Hakikatle bağ koptukça empati zayıflıyor.

Empati zayıfladıkça şiddet sıradanlaşıyor.

Şiddet sıradanlaştığında ise “birlikte yaşama” fikri içi boş bir slogana dönüşüyor.

Birlikte yaşamdan söz ediliyor ama eşitlik kabul edilmiyor. Eşitliğin olmadığı yerde kurulan her cümle üsttendir: “Sana rağmen, senin iyiliğin için.” Oysa gerçek birlikte yaşamak, göz hizasında durmayı gerektirir.

Barış Sözü ve Barış Gerçeği

Türkiye’de “barış” kelimesi çok kullanılıyor. Ama barışın kendisi, yani eşitlik ve adalet temeli, neredeyse hiç konuşulmuyor.

Barış söylemi rahatsız etmez. Devletin kırmızı çizgilerine çarpmaz. “Şimdi sırası değil” demeyi sever.

Barış siyaseti ise rahatsız eder. Çünkü eşitsizliği sorgular. Çünkü inkârı açığa çıkarır. Çünkü barışı devletin lütfu değil, halkların hakkı olarak görür.

Silahların susması barış değildir.

Eşitsizlik sürdükçe barış kurulamaz.

Kürtler barışın nesnesi değil, öznesi olmadan hiçbir çözüm kalıcı olamaz.

Radikal Demokrasi: Kaçınılmaz Olan

Radikal demokrasi bu ülkede hâlâ bir ütopya gibi anlatılıyor. Oysa gerçekçi olmayan şey inkârdır. Bir halkı inkâr ederek bir ülke yönetilemez.

Sürekli bastırılan bir halk susmaz; sadece daha derin yaralar biriktirir.

Son söz aslında çok basittir:

Kürtler bu ülkenin sorunu değil, gerçeğidir.

Gerçeklerle yüzleşmeden barış kurulmaz.

Eşitlik olmadan birlikte yaşam olmaz.

Barış, söylemle değil; eşitlikle kurulur.

Demokrasi korkuyla değil; cesaretle yaşar.

Ve artık bu cesaretten kaçmanın bir mazereti kalmamıştır!

Bir yanıt yazın