Haber / Yorum / Bildiri

Kurallara dayalı dünya sistemi sona ererken kuralsızlığa dayalı, güçlünün kurallarının geçerli olduğu “yeni” emperyalist sistemin doğuşu, sınıf ve ulusal kurtuluş mücadelelerinde durum

Barış ALPER

İNSANLIK dünyasında hep bir düzen olagelmistir. İlkel komünal toplumda insanın insan tarafından ezilip sömürülmediği, baskının ve zorbalığın, saldırı ve savaşların, işgal ve ilhakların olmadığı, her klan ve kabilenin, “komünün” kendini yönettiği sınıfsız-mülkiyetsiz, egemensiz özgür toplum düzenleri var olmuştur. Özel mülkiyetli sınıflı toplumların oluşması, doğmasıyla birlikte bu toplum düzeni sona ermiştir. Bunun yerine ezgi ve sömürünün, baskı ve zorbalığın, saldırı ve savaşlaın, işgal ve ilhakların hüküm sürdüğü, güçlünün sözünün geçerli olduğu, keyfine göre kural koyup kaldırdığı, bir nevi kuralsızlıkların, keyfiliğin, egemenlik ve saltanatlıkların oluştuğu diktatörlük düzenleri gelmiştir.

Özel mülkiyetli, sınıflı sömürü ve baskı düzenleri

Tarihte yaşanan köleleik, derebeylik ve günümüzdeki kapitalist-emparyalist düzenler böylesi düzenlerdir. Tüm bu düzenlerde en güçlü mülk sahibinin veya en güçlü devletin sözü ve kuralları geçer. Günümüzde varolan kapitalist-emperyalist düzende en güçlü tekelin, en güçlü devletin kendi hegemonyasını sürdürmek için nasıl kurallar koyduğunu insanlık görmekte ve yaşamaktadır. Esasında en güçlü devlet kendi uyacağı değil, başkalarının uyacağı kurallar koymakta ve bu kuralları sürekli kendi hegemonyasını garantiye alacak şekilde sürekli değiştirmektedir. Bugün dünyanın en güçlü kapitalist-emperyalist devleti ABD ve onun Başkanı Trump’ın kendine göre nasıl kurallar koyduğu, bir müddet sonra bu kurallardan vaz geçip başka kurallar getirdiği görülmektedir. Özünde bunlar kural değil, güçlü devletin dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek ve yönlendirmek için yaptığı keyfi uygulamalardır.

Kapitalizm daha gelişirken kendine emperyal hedefler koymuş, dünyanın her köşesine ulaşma, oralarda “yuvalanma”, tüm dünyayı sömürme ve hakimiyeti altına almaya yönelmiştir. Önce Portekizliler ve İspanyollar dünyayı kendi aralarında bölüşmüşler, sonra Hollandalılar, daha sonra da Fransızlar ve İngilizler kendi güçlerine göre dünyayı paylaşmışlardır. 19. Yüzyılın sonlarında, 20. Yüzyılın başlarında İngiltere en güçlü emperyal güç olarak dünyaya hükmeden güç haline gelmiştir. Dünyanın herhangi bir yerinde politik, ekonomik gelişmeyi belirleyen güç o dönem İngiltere idi. Bunu daha Birinci Dünya Savaşı başlarında Fransa ile birlikte “Sykes-Picot” anlaşmasıyla Osmanlı Devleti’nin nasıl parçalanacağını göstermekle Türkiye ve Orta Doğu halkları bilfiil yaşadı. İngiliz emperyalizmi için halklar birer oyuncaktı.

Kapitalizmin ekonomik ve politik eşitsiz gelişme yasası

Bir emperyalist gücün diğer emperyalist gücün yerine geçmesi tek başına savaşlarla olmaz. Savaşların altında yatan neden kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasıdır. Bu yasaya göre bir kapitalist ülke gelişmiş üretici güçleri ve teknolojileri kullanarak hızla gelişip hegemon olan kapitalist ülkeyi geçebilir ve dünya pazarından ve kolonilerden pay isteyebilir. Dünya tamamiyle emperyalist ülkeler arasında paylaşılmış olduğu ve hiçbir ülke payını bir başka ülkeyle paylaşmak istemediği için dünyanın yeni bir paylaşımı savaşı gerektirir. Diğer emperyalist ülkeleri geçip onlara meydan okuyan ülke, diğer emperyalist ülkelere savaş açar. Tarihte Almanya, günümüzde Çin’in durumu böyledir.  Birinci Dünya Savaşı teknik, ekonomik, üretici güçler açısından güçlenen Almanya’nın İngiltere’ye meydan okuması ve dünya sömürüsünden daha büyük pay istemesi ve dünyanın yeniden paylaşılmasını talep etmesiyle çıkmıştır. Almanya Birinci Dünya Savaşı’nda ABD’nin bilfiil müdahil olmasıyla yenilebilmiş ve durdurulabilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın fiili galibi olan ABD dünyada oluşacak yeni düzende İngiltere’nin yerini almaya ve yeni dünya düzeninin kurulmasında “tek” söz sahibi olmaya başladı. Ama savaş sonrasında Moskova’da Sovyet iktidarının zafere ulaşması, dünyada yeni bir düzenin oluşmakta olduğunun haberini veriyordu. Artık kapitalist-emperyalist sistem dünyanın tek başına hükümranı değildi. Ama henüz güçsüz olan Sovyet iktidarı karşısında emperyalizm istediği gibi olmasa da Sovyetler Birliği dışındaki dünyaya hükmetmeye devam etti. Yine de bu yeni durumda emperyalist güçler dünyayı paylaşma konusunda kendi aralarında çıkan sorunları görüşmek için İngiltere öncülüğünde Cemiyet-i Akvam, Milletler Cemiyetini kurdular. Ama etkili olamadı, çünkü bir yaptırım gücü yoktu ve Almanya’nın Hitler faşizmiyle yükselişini önleyemedi. Siyasi, askeri, ekonomik olarak güçlenen Almanya tekrar dünyaya meydan okumaya başladı ve dünyanın yeniden paylaşılmasını istedi. İngitere’nin uzlaşma politikalarıyla tatmin olmayan Hitler Almanyası İkinci Dünya savaşını başlattı. Hem Batı’da Fransa ve İngiltere’ye saldırdı, hem de bir müddet sonra Doğu’da Sovyetler Birliği’ne saldırdı.

Sovyetler kuralsız emperyalist düzenden, kurallı dünya düzenine geçilmesini zorluyor

İngiltere ve Fransa için Hitler faşizmini durdurmak mümkün değildi. Güçleri yetmiyordu. ABD tekrar savaşa müdahil oldu ama bu da yetmedi. Ortaya şöyle bir gerçek çıktı. Hitler faşizmini yenmek ve insanlığı faşizm belasından kurtarmak için Sovyetler Birliği ile ittifak yapmak gerekiyordu. Böylece ABD’nin (Roosevelt), İngiltere’nin (Churchill) ve Sovyetler’in (Stalin) bir araya gelmesiyle Anti-Hitler Koalisyonu doğdu. Faşizm sonrası dünyanın nasıl bir düzene kavuşturulacağı bu koalisyonun Tahran ve Yalta toplantılarında karara bağlandı. Potsdam Konferansı’nda hayata geçirildi. Böylece dünyada yeni bir düzen doğuyordu. Emperyalizm ve sosyalizm tekrar bir faşist diktatörlüğün insanlığa bela olmaması ve iki blokun, emperyalist ve sosyalist blokun birlikte varolacakları ve şiddete baş vurmayacakları, dünya barışının korunacağı kuralların konduğu bir düzen, yeni bir dünya düzeninin gerekliliği ortaya çıkıyordu.

Hitler faşizmi üzerine elde edilen zafere en büyük katkıyı sağlayan, Berlin’de Hitler ordusunun kapitülasyonunu gerçekleştiren Sovyetler Birliği oldu. Sovyetler Birliği bunu yarattığı Alman teknolojisinden daha üstün üretici günler ve teknoloji sayesinde sağladı. Doğu Avrupa ülkelerini yalnız Alman faşizmden değil, kendi faşist ve işbirlikçi burjuva güçlerinden de kurtararak, onların demokratik cumhuriyetler üzerinden “sosyalizme” geçmelerinin önünü açtı. Böylece dünyada güçlü bir sosyalist sistem doğmuş oldu. Artık dünya üretici güçlerin ve teknolojinin, ekonomi ve sanayinin gelişmişliği, gücü bakımından eşit iki bloka, iki sisteme bölünmüştü: Sosyalist blok, sosyalist sistem ve kapitalist-emperyalist blok veya sistem. Bu koşullarda dünyada öyle bir yeni düzen kurulmalıydı ki, hem iki blok arasında, hem ülkeler arasında şiddete başvurulmasını, savaşların çıkmasını, faşizmin bir daha doğmasını önleyecek, dünyada barışı garanti altına alacak, demokrasi ve özgürlükleri, insan haklarını koruyacak bağlayıcı kurallar getirilmeliydi. Bu anlayışın doğmasında Sovyetler Bırliği’nin büyük katkıları olmuştur.

Savaş sonrası Birleşmiş Milletlere ve kurallara dayalı dünya  düzeni

Hemen Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonunda 1945 senesinde bu düzenin temelleri atılmaya başlandı. Bu yeni düzenin oluşması için Birleşmiş Milletler Şartı kabul edilecek, Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi kurulacak, devletler arası hukuk, özellikle devletler arası şiddeti ve saldırıları, savaşları yasaklayan Birleşmiş Miletler Şartı uygulanacak, herhangi bir ülkeye müdahaleye Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi oybirliği ile karar verecekti. Yerel çatışmalar durumunda Güvenlik Konseyi mavi bereli Birleşmiş Milletler askeri gönderebilecekti. Böylece şimdiye kadar uluslararası ilişkilerde güçlünün söz ve hak sahibi olduğu bir düzen yerine, üzerinde anlaşılmış bağlayıcı kurallara, normlara, anlaşmalara, kurumlara dayalı yeni bir düzenin temelleri atılmış oldu.

Bu düzen 40 seneden fazla, 1945’den 1989’a, Sovyetler Birliği’nin ve reel sosyalizmin çöküşüne kadar sürdü. 40 sene Avrupa’da bir savaş çıkmadı, savaşsız bir barış dönemi yaşandı. Dünyanın diğer bölgelerinde önemli bir çatışma yaşanmadı. Çıkan çatışmalara da Birleşmiş Milletler hemen müdahale etti ve yatıştırdı. İki blok arasındaki sorun ve anlaşmazlıklar, özellikle silanlanmanın sınırlandırılması, barışın korunması her seferinde karşılıklı müzakerelerle bir çözüme bağlandı. Bu yeni düzen sayesinde emperyalist sömürgecilik sistemi çöktü, Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da halklar özgürleşti, devletleşti, Bağımsız devletler olarak Birleşmiş Milletlere üye oldu. Bağlantısızlar Bloku olarak barışı, sosyal ve ekonomik ilerlemeyi savunan uluslararası bir güç oluşturdular.

Avrupa’da 40 yıl barış ve sürekli barış diyen sosyalizm, savaş diyen emperyalizm

Bu 40 sene belki insanlık tarihinin yaşanmış en güzel bir altın çağıydı. Tüm insanlık barışı doya doya yaşadı. Barış insanlığın uğruna en büyük fedakârlıkların yapılacağı en önemli değeri haline geldi. Çünkü savaşın insanlığın ve dünyamızın sonu olacağı anlayışı toplumlara egemen olmaya başladı. Her iki, sosyalist ve kapitalist bloka da, barışın korunması, savaş için düğmeya basmadan önce bin kere düşünülmesi konusunda baskı artmaya başladı. İnsanlığa bu altın barış çağını yaşatan Sovyetler ve reel sosyalizmdi. Sosyalizmin insanlık için barış, huzur, refah ve mutluluk olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Ama iki sistem arasında sürekli rekabet de artıyordu. Bu doğaldı, zira iki sistem birbirine zıttı, ikisinin uzun süre bir arada yaşaması zordu. Birinin diğerini alt edeceğinin kaçınılmazlığı görülüyordu. İki sistem arasında savaş kızışıyor, sürekli yeni silahlar icat ediliyordu. Dünyada biriken silahlar dünyayı bir kaç kez yok edecek güce erişmişti. Emperyalist sistem kendinin de yok olacağını bile bile ne pahasına olursa olsun sosyalist sistemi yok ekmek ve dünyaya tekrar tek başına hükmetmek için her şeyi göze alabileceğini ortaya koyuyordu. Dünyayı yok etmek mi, yoksa dünyayı yaşatmak nı? Emperyalizm için sorunun cevabı açıktı: “Benim hükmetmeyeceğim bir dünya yok olsun!” diyorlardı.

Emperyalizmle işbirliği barışın ve reel sosyalizmin sonunu getirdi

Bu sosyalizm için bir çözüm değildi. Dünya yaşamalıydı. Ama dünyanın yaşaması için sosyalizmin emperyalizmin bu barbarlığını durduracak ve geri döndürecek bir ekonomik, sosyal ve politik, teknolojk güce ulaşması gerekiyordu. Emperyalizme karşı sosyalist sistemin stratejisi, sosyalizmin üretici güçlerin ve teknolojisinin gelişmesiyle ekonomiden sosyo-politik alanlara kadar her alanda emperyalizmi geçeceği ve bu koşullarda emperyalizmin sosyalizm karşısında yenilgiyi barışçıl yollarla kabul etmek zorunda kalacağı yönündeydi.

Maalesef reel sosyalizmde hem üretici güçlerin ve üretimin, hem politik ve sosyal yapının gelişme düzeyi bir çok alanda emperyalizmi barbarlığından caydıracak bir düzeye daha erişememişti. Emperyalizm üretici güçler ve üretim açısından bir çok alanda hâlâ üstündü. Emperyalizmin bu bir “anlık” elde tuttuğu üstünlüğe karşı dayanma ve sosyalizmin üstünlüklerini harekete geçirme yerine Sovyetler Birliği emperyalizmle birlikte dünyayı yaşatmak adına Gorbaçov yönetiminde “Glasnost ve Perestroyka” (açıklık ve yenilenme) adımları atmaya  başladı. Emperyalizmin ve sosyalizmin bir evde “barışçıl” birlikte yaşayabileceği görüşleri ileri sürüldü. Oysa “ateşle barut yan yana durmaz”dı. Sonunda öyle oldu. Sosyalizm barış için sonsuz tavizler verdi. Bunun kurbanı oldu. Sonunda sistem savaşını emperyalizm kazandı. Bu ise emperyalizmin yeniden tek başına dünyanın hükümranı olması demekti. Bunun dünya ve insanlık için anlamı, savaş ve saldırıların, sömürü, talan ve yağmaların, yokluk ve sefaletin tekrar dünyanın her tarafına geri geliyor olmasıydı.

Dünya 1917 öncesine dönüyordu, ama ABD liderliğinde bir başka düzeyde 

Sovyetler’in, reel sosyalizmin çökmesiyle dünya yeniden 1917 öncesinde olduğu gibi emperyalizmin tek başına hüküm sürdüğü tek boyutlu dünyaya dönüyordu. Ama başka koşullarda ve başka bir düzeyde. Artık emperyalizmin “tartışmasız” lideri, en büyük gücü ABD idi. Yalnız zenginlik ve ekonomik, silah ve dolar gücü açısından değil, üretici güçlerin ve teknolojinin en geliştiği ülke olması bakımından dünyanın en ileri kapitalist-emperyalist ülkesiydi. Avrupa her yönden ABD’ye bağlı bır konumdaydı. Çin daha gelişmekte olan bir 3. Dünya ülkesi konumundaydı. Dünyada ABD’ye rakip olacak bir güç yoktu. ABD istediği gibi at oynatabilirdi. Buna rağmen ABD’nin önünde kendi önderliğinde yeni bir dünya düzenini nasıl nasıl yaratacağı ve kuracağı, tek başına dünyayı nasıl yöneteceği sorunu duruyordu. Özellikle Sovyetlerin ve reel sosyalizmin çökmesiyle ortaya çıkan bazı “engeller” vardı. Bu engeller nasıl aşılacaktı? Yeni dünya düzeni için önce bu engellerin aşılması gerekiyordu.

İlk engel Sovyet Cumhuriyetleri’nde hem de Doğu Avrupa reel sosyalist ülkelerde bir geriye, sosyalizme dönüş eğiliminin yeşermesiydi. İkinci engel Sovyetlerin ve sosyalist ülkelerin varlığı ile dokunulmazlık kazanan ve Bağlantısızlar Blokunu oluşturan ülkelerin hâlâ var olmasıydı. Özellikle haydut ve terörist olarak nitelendirilen İran, Irak, Libya, Kuzey Kore gibi ülkelerin ve terörist akımların varlıklarını sürdürmemesi gerekiyordu. Kurallara dayalı dünya düzeninin Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi gibi kurumların hâlâ yaşıyor olması en büyük engeldi. Bunlar varoldukça güçlünün sözünün geçtiği bir düzen kurulamazdı. Özellikle bu kurumların devamını ve yaşamasını savunması, Batı Avrupa ülkelerinin gemlenmesi gerekiyordu.  

Tarihin sonu, sınıf savaşının sonu, kimlik konuları için mücadele

Kapitalizm sömürü, yağma ve talandır. Kapitalizmin başka türlü davranması beklenemez. Sosyalist ülkeler kapitalizm tarafından önce bir yağmalandı. Batı firmaları, yatırımcıları sosyalist ülke zenginliklerine, sanayi ve ekonomisine, sanki ortak iş yapıyormuş gibi “joint venture” yöntemiyle el koydular. İlk başta halkın bunu doğal karşılaması için onlara da firmalardan bir pay verdiler. Bununla halka kapitalist ülkelere, “dünyaya” seyahat olanağı sağladılar. Böylece kapitalizmin sosyalist ülke insanlar tarafından en geniş özgürlük ve demokasi olarak benimsenmesi hedeflendi. Zenginleşen ve burjuvalaşan bir katman tarafından bunun kabul görmesi de sağlandı. Yağma ve talanın en yoğun olduğu yerlerden biri Demokratik Alman Cumhuriyeti DDR’in Batı Almaya tarafından yutulması, ikincisi de özellikle Rusya’nın petrol ve gaz yataklarının Amerikancı oligarklar tarafından zapt edilmesiydi.

Bunun yanı sıra Batı medyası tarafından büyük bir ideolojik saldırı yürütüldü. Sosyalist, komünist, Marksist, Leninist olmak itibarsızlaştırıldı. Özellikle ABD Brzezinski, Hardt ve Negri, Huntington, Fukuyama, Bookchin gibi önde gelen antikomünist ideologlarını, sözde düşünür ve filosoflarını ideolojik cepheye sürdü, onlara makaleler ve kitaplar yazdırttı.

Brzezinski sosyal demokratların komünistlerden daha başarılı olduğunu, tüm insanlığın demokraside refah ve özgürlüğü yaşayacağını savundu ve ABD’nin yeni dünya düzenini kuraraken nelere dikkat etmesi gerektiğini, özellikle Avrasya ve Ukrayna’ya dikkat etmesini belirtti.

Hardt ve Negri klasik emperyalizm yerine yeni düzen olarak tek merkezsiz, sınırsız, küresel ağlardan oluşan bir Empire, imparatorluk öneriyordu. Bunun karşıtı sınıf mücadelesi değil, Multitide, farklı kimliklerden insan çoğunluğunun kapitalizm dışında demokratik alternatifi yaratmasıydı.

Huntington’a göre yeni dünyada Batı-Doğu savaşı bitmiştir, ideolojilerin, sınıf savaşlarının yerini medeniyetlerin, kültürlerin, dinsel kökenli savaşlar alacaktır. 21. Yüzyılda böyle bir dünya düzeni beklenmelidir.

Fukuyama’ya göre Sovyetler’in, reel sosyalizmin çökmesiyle tarihin sonu gelmiştir. Artık demokrasi ve Pazar ekonomisiyle liberalizm kesin olarak her tarafta egemendir. İnsanların ihtiyaçların karşılayan sosyalizm değil demokraik modeldir. Bu modelin zaferiyle tarihin sonu gelmiştir.

Bookcin: Bir sosyal ekolojist olan Bookchin yeni düzeni için özgürlükçü, demokratik komünalizmi öneriyordu.  Bunun için egemen yapılardan kurtarılmış, ki ekolojik krizin kökleri burada yatmaktadır, taban demokrasili, özyönetimli komünler yaratılmalıdır. Bookchin’in bu görüşleri Öcalan’ın demokratik konfederalizm tezini geliştirmesinde belirleyici bir rol oynamıştır.

Sovyetler’in ve reel sosyalizmin çöküşünden sonraki yıllarda ortaya çıkan bu görüşlerin bugün için bir önemleri kalmamıştır. Zira onlar işlevlerini bitirmişlerdir. Onların işlevleri sosyalizm için sınıf mücadelesinin gereksizliğini, sınıf mücadelesi yerine kadın, ekoloji gibi kimlik sorunlarının önem kazandığını yaymak, demokrasinin refah ve özgürlük modeli olduğunu anlatmaktı ama bunlar tutmadı. Modeli ve düzeni ne olursa olsun kapitalist emperyalist sistemin sömürü, baskı, savaş, yoksulluk ve sefalet düzeni olduğu ortaya çıktı. Ne var ki geçti, geri dönüş yoktu. Çünkü ABD ve AB ellerini çabuk tutup 2000’li yılların başında Ukrayna dışındaki Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkeleri NATO ve AB’ye aldılar. Bu ülkelerdeki kapitalist egemenliği sağlamlaştırdılar. İşçi ve emekçi yığınların devrimci örgütlerini, komünist partilerini ve sendikaları güçsüzleştirdiler, parçaladılar. Bunun en yoğun yaşandığı ülkelerden biri de bizim ülkemiz oldu. Sınıf mücadelesinin koşulları çok ağırlaştı. Ama kapitalizm var oldukça sınıf mücadelesinin de var olacağı ve devam edeceği anlaşılmaya da başlandı.

ABD Birleşmiş Milletleri (BM) hiçe sayıyor, savaşla kendi düzenini kuruyor

Sovyetler Birliği ve reel sosyalizm çöker çökmez emperyalizm hemen Ortadoğu’da ve Avrupa’da Birleşmiş Milletleri hiçe sayarak savaşlara başlamıştır. 1991 yılındaki Körfez savaşında BM’in kararı vardı, ama ABD kendi öncülüğünde oluşan koalisyon güçleriyle önce Irak Saddam ordularını Kuveyt’ten çıkardı, ama Bağdat’a kadar gitmedi. 2003 yılındaki Körfez savaşında ise BM’in kararı olmadan Irak’a Saddam’ın üstüne yürüdü ve haydut dediği Saddam’ı bertaraf etti. Irak’ı bir kaosun içine sürükledi. ABD bu savaşı “istekliler” dediği ülkelerle kurduğu koalisyon güçleriyle yaptı. Bu savaşlar ABD için BM’in bir önemi kalmadığını, hatta ayak bağı olmaya başladığı ve kapatılması gerektiğini gösteriyordu.

1991’den 2001’e kadar süren Yugoslavya savaşında da BM’den karar çıkmayacağı anlaşılınca NATO kararıyla 1999’da NATO Yugoslavya’ya saldırdı. Artık ABD, AB ve NATO için BM’in bir önemi kalmamıştı. Hatta ABD, BM’in bazı kuruluşlarından da çıkmaya başladı. ABD’nin bu keyfi savaşları daha sonra Libya’da Kaddafi’ye, Afganistan’da Taliban’a, Suriye’de Esad’a, İran’da Molla rejimine karşı devam etti. ABD bugün BM’in yanı sıra kendi kurallarını koyan ve dünyadan bunlara uyulmasını isteyen, uymak istemeyenlere de yaptırım uygulayan bir duruma geldi. Bu konuda Trump’ın attığı adımlar ibrete haizdir. 

Trump ABD öncülüğündeki yeni dünya düzenini uygulamaya koydu

ABD’nin en güçlü tekellerinin, özellikle teknoloji tekellerinin temsilcisi olarak Başkan olan Trump ABD öncülüğünde yeni dünya düzenini kurma yönünde önemli adımlar attı ve atmaktadır. Önce Avrupalılara BM öncülüğünde kurallara bağlı dünya düzeninin bittiğini kabul ettirdi. Artık bundan sonra ABD’nin koyacağı kurallar geçerliydi. ABD’nin en güçlü güç olarak hegemon  kalması için dünyada yeni düzenlemelerin yapılması gerektiğini dayattı. Bu düzenlemeler ABD’nin dünya kutuplarına sahip olması ve her ülkenin nadir toprak elementleri, petrol, gaz gibi stratejik hammaddelerini ABD’nin hizmetine sunmasıdır. Bunun için ABD Kanada ve Grönland’ı istemekte, Ukrayna, Türkiye gibi nadir toprak elementleri zengin olan ülkelere anlaşmalar dayatmaktadır. Ayrıca dünyadaki enerji ve ulaşım, komünikasyon yollarına, boğazlara sahip olacağını ilan etmektedir.

Sovyetler ve reel sosyalizm çöktüğünde ABD dünyaya hükmeden tek büyük güç konumundaydı. Dünya tek kutupluydu. Ama bu ara Çin hızla gelişti, başta Tayvan olmak üzere bir çok konuda ABD’ye meydan okumaya başladı. Rusya durumunu düzeltti ve Ukrayna konusunda dünyaya meydan okuyor. ABD bunları kendi kontrolü altına almak ve kendi öncülüğünde çok kutuplu bir dünyaya hükümran olmak istiyor. Şu an her şey ortada. ABD her bakımdan hâlâ güçlü, ama Çin’in gelişmesi çok hızlı. Çin’in ABD’ye yetişmesi daha bir zaman alacağa benziyor. Ne zaman Çin ABD’den üstün bir üretici güçlere ve askeri güce sahip olur, işte o zaman ABD’nin öncülüğünü ve hegemonyasını tartışır hale getirir ve ABD’ye meydan okumaya başlar. Bu yeni bir dünya savaşıdır. Çin veya başka bir ülke bu iki alanda, üretici güçler ve teknoloji, askeri ve silah alanlarında ABD’yi geçmediği sürece Çin ve diğer güçler ABD öncülüğünü ve hegemonyasını kabul etmek zorunda kalacaklardır. ABD bu öncülüğü onlara kaptırmamak için üretici güçler ve teknoloji konusunda büyük yatırımlar yapmaktadır. Gelişmelerin nereye gideceğini zaman gösterecektir. Ama bu çelişkiler işçi sınıfına da bazı olanaklar sağlamaktadır.

Sınıf savaşında çıkış yolu sınıfı Marksizm-Leninizm temelinde yeniden örgütlemektir

Günümüzde sınıf mücadelesi için koşullar çok değişmiştir. Sovyetler Birliği, reel sosyalizm, güçlü bir dünya işçi ve komünist hareketi yoktur. Hegemon emperyalist güç tüm ülkelere tek başına hükmetmektedir. Tüm ülkelere kendi valilerini yerleştirmektedir. Herhangi bir ülkedeki “kalkışma” karşısında hegemon emperyalist gücü bulmaktadır. Bu koşullarda kapitalist-emperyalist sisteme karşı işçi sınıfının ve emekçi güçlerin hem uluslararası alanda hem kendi ülkesinde işçi sınıfının birliğini, emperyalizme karşı en geniş güçlerin ittifakını oluşturması gerekmektedir. Bu konuda internet, sosyal medya gibi yeni iletişim araçları yeni olanaklar yaratmaktadır. Bu olanakları sınıf örgütlenmesinde ve mücadelesinde değerlendirmek şarttır ama hâlâ en etkili olanı sahada insanlara dokunmaktır. Toplumların, sınıfların bileşenleri hızla değişmektedir. Bunları göz önüne almak, değişimleri analiz etmek gerekmektedir. Ama kapitalist düzende hâlâ belirleyici olan sömürenle sömürülen, ezenle ezilen, zenginleşenle fakirleşen, yoksullaşan, iş bulamayanlar arasındaki çelişki ve çatışmalardır. Mavi veya beyaz yakalı, oranları ne olursa üretenle üretime el koyanlar arasındaki çelişki hâlâ belirleyicidir. Yeni koşullarda mücadele hem her ülkede hem uluslararası alanda hegemon emperyalist güce karşıdır. Hem sınıfsal, hem ulusaldır. Burada mücadelenin demokrasi ve sosyalizm, ulusal ve uluslararası olan arasındaki diyalektik bağın çok iyi işlenmesi gerekmektedir. Bu da işçi sınıfı ve örgütlerine yeni sorumluluklar yüklemektedir. Sınıf savaşları hem kendi işbirlikçi tekelci buruvaziye, hem de ülkeyi yağmalayan hegemon emperyalist güce karşı verilecektir. Sınıf savaşı ile antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşı ve kimlik savaşları içiçe geçmektedir. 

Sınıf mücadelesinde ülkemizde ve dünyanın her tarafında bazı kıpırdanmalar olmakla birlikte, sınıf savaşları hâlâ dibe vurmuş durumdadır. Sovyetlerin ve reel sosyalizmin çökmesiyle işçi sınıfının ve emekçi yığınların aldığı yenilgi çok ağırdır. Bu yenilgiyi silkeleyip atmak, görüldüğü kadarıyla daha zaman alacaktır. İşçi sınıfının yeniden canlanması için komünist partilerinin ve sendikaların eski Marksçı-Leninci ilkelere dayalı sınıfsal konumlarına tekrar geri dönmeleri gerekmektedir. Bu konuda ise ideolojik dağınıklık devam etmektedir. Hâlâ burjuvazinin ideolojik saldırıları altında kalarak sınıf mücadelesi döneminin kapandığı, eskisi gibi gidilemeyeceği, değişimlerin dikkate alınması gerektiği ileri sürülmektedir. Kadın, ekoloji gibi kimlik konuları öne çıkmakta olduğu belirtilmekte, sınıfa değil bunlara bel bağlanmaktadır. Bu konulardaki mücadele hiçbir zaman sınıf mücadelesinin yerine geçemez. Bu mücadeleler zamanla bazı başarılar elde edebilir, ama onlar ancak sınıf savaşıyla birlikte oldukları zaman gerçek kurtuluşa doğru yol alabilirler. Bu geçmişte de böyleydi, bugün de böyledir. Tüm akımların başarısı için sınıf mücadelesinin yükselmesi gerekmektedir. Buda zinde Marksçı-Leninci güçlerin toparlanması, yığınlarla bağlar kurmasını gerektirmektedir. Devrimci öncüsü olmayan sınıfın kalkınması da çok zordur.

Devrimci bir öncünün oluşması ise Marksçı-Leninci ilkelere geri dönmek, bu ilkelerin devrimci içeriğini ardıcıl savunmakla olur. Kapitalizmde koşullar değişince ne kapitalizmin ne de Marksizm-Leninizm’in özü değişir. Kapitalizmin özü sömürüdür, işçi sınıfını sömürmektir, Marksizm-Leninizm’in özü de işçi sınıfını bu sömürüye karşı mücadelesine yön vermektir. Kapitalizmde değişen sermayenin belli ellerde ve alanlarda yoğunlaşması ve devletle bütünleşmesi, yeni formlar alması, üretici güçlerin ve teknolojinin gelişmesi, işçi sınıfının yapısındaki değişimler, üretim sürecinin değişmesi ve bunların toplumda, üst yapıda yansımaları gibi konulardır. Marksist-Leninistlerin görevi diyalektik ve tarihsel materyalizm temelinde, yani Marksist-Leninist yöntemle bu gelişmeleri analiz etmek ve işçi sınıfı ve diğer güçlerin mücadelede doğru konuşlanmalarını sağlamaktır. Bunun dışında koşullar değişti, Marksizm-Leninizm de değişti, şimdi Marksizmi-Leninizmi yenilemek gerekir demek, burjuvazinin değirmenine su akıtmak demektir, dün de bugün de burjuvaziye hizmet demektir. Mücadele yenilenmiş bir Marksizm’i gerektiriyor demek Marksizm-Leninizm’le burjuva ideolojisini uzlaştırmak demektir. Bu yaklaşım Marksizm-Leninizm’le bağdaşmaz. Başdaştırmaya kalkanlar ÖDP deneyiyle bunun sınıfsal teslimiyet olduğunu yaşadılar. Yeni dönemde yakın yaşanmış deneylerden ders çıkartmak gerekir. İşçi sınıfının örgütlenmesi, sınıf mücadelesi, kadın, ekoloji, antiemperyalist mücadeleler sözde “yenilenmiş bir Marksizm”le değil, ancak Marksist-Leninist temel ilkeleri ardıcıl savunarak verilebilir.

Bir yanıt yazın