Haber / Yorum / Bildiri

Yeni dünya düzeni: İşçi ve emekçilerin değil, emperyalistlerin ve teknoloji tekellerinin egemenliğinde yeni bir düzen  

Altay PAMİR

ÖNCE şunu belirtmek gerekir ki, başlıktan işçi sınıfının ve emekçi halk yığınlarının tek başına iktidar ve egemen olduğu bir dünya düzeninin yaşandığı anlamı çıkarılmamalıdır. Ama 1917’den 1989’a kadar emperyalizmin dünya egemenliğini sınırlayan ve gemleyen, sosyalist sistemin, işçi sınıfı ve emekçi yığınların, komünist ve ilerici güçlerin de söz sahibi olduğu bir dünya düzeni yaşanmıştır. Yeni dünya düzeni derken eski olanı bu 1917 ile 1989 arasında yaşanan dünya düzeni kastedilmektedir. Yenisi ise 1989’dan sonra dünyaya yeniden egemen olan emperyalist sistemin kurmaya çalıştığı düzendir. 1917 öncesinde ise var olan yine emperyalist düzen ve sistemdi, egemen olan tekelci burjuvazi idi. Günümüz yeni dünya düzeni 1917’nin özde bir devamıdır, ama bir üst düzeyde biçim ve içerik olarak değişmiş bir emperyalist düzendir. 1917 öncesinde sözü geçen emperyalist güç, ülke İngiltere idi. Günümüzde ise ABD’dir. 1917’de egemen olan demir-çelik-kimya tekelleriydi, şimdi daha çok teknoloji tekelleridir.

Şimdi bazı sol, ilerici, demokrat çevreler tarafından yeni emperyalist düzen Trump şahsında lanetlenirken, 1917-1989 arasındaki eski düzenin ne olduğunu üzerinde çok durulmamaktadır. Sosyalist sistemin dünya çapında işçi ve emekçilere, ulusal kurtuluş ve özgürlükleri için savaşan halklara neler kazandırdığını, insanlara ilk kez” doya doya” barışı, demokrasi, özgürlükleri yaşattığını anlamadan, kaybettiklerini kavramadan yeniyi çözümlemek zordur. Bu yapılmazsa yeni olanın Trump’ın ismi, eylemleri ve tavırlarıyla özdeşleştirilerek Trump’tan kurtulunca onun bu yeni dünya düzeninden de kurtulunacağı izlenimi uyandırılmaktadır. Oysa yeni dünya düzeni ne Trump’ın ne de herhangi bir ABD başkanının ismi, tavrı, sözleri, politikasıyla bağlıdır. Yeni dünya düzeni emperyalizmin, başta ABD emperyalizminin, onun teknoloji tekellerinin dolu dizgin dünyaya hükmetmesi, buna engel olmaya kalkan yasa ve kuralların, kurumların, demokrasi ve özgürlüklerin bertaraf edilmesidir. Teknoloji tekellerin istediği otoriter rejimlere, işçi ve emekçi haklarının budanmasına, sömürü, baskı, talan ve yağmaya karşı çıkan tüm ulusal ve uluslararası güçler ezilmelidir. Trump bu teknoloji tekellerinin en iyi temsilcisidir. Tekeller onun tutum ve politikasından memnundur, gerisi onlar için teferruattır.

Trump ne aptaldır, ne ahmak; ne delidir, ne de çılgın;

Trump ABD emperyalizminin çıkarlarını en iyi savunan başkandır

1989 yılında reel sosyalizmin çökmesiyle emperyalizm sosyalist sistemi sonlandırmakla geçici de olsa büyük bir zafer kazanmıştır. 1917’de Moskova’da Sovyet iktidarının zaferiyle dünya birbirine ekonomik, politik sosyal zıt iki kutba bölünmüştü. Sosyalizm ve kapitalizm-emperyalizm. Sosyalist sistem, kapitalist-emperyalist sistem. Artık emperyalizm dünyaya tek başına egemen değildi. Dünyanın büyücek bir kısmına, Sovyetler Birliği’nde sosyalizm egemendi. Orada iktidar olan işçi sınıfı ve emekçilerdi. Dünya ölçüsündeki sınıf savaşı yeni bir boyut kazanmıştı. Sınıf savaşı iki sistem, sosyalist sistemle kapitalist-emperyalist sistem arasındaki savaşa dönüşmüştü.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalist sistem birçok ülkenin katılımıyla daha da güçlendi. Sömürge ülke ve halklar bağımsızlıklarını, özgürlüklerini kazandılar. İşçi ve emekçiler ilk kez büyük ekonomik ve sosyal haklar elde ettiler. Bu gelişmeler karşısında emperyalizm sosyalist sistemi “yok” etme, yeniden dünyaya tek başına hükmetmek için savaşı hızlandırdı. Sonunda bu savaşı kazandı. Emperyalizm hemen yıkılan sosyalist ülkelerin, halkların birikim ve kazanımlarını, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yağmalamaya başladı. Doğu Avrupa ülkelerinin demokrasi ve özgürlüğe kavuştukları ileri sürüldü. Bu yağma ve talan sonucu başta Avrupa olmak üzere dünya göreceli bir refah yaşadı. Buna da küresellik dendi. Küreselle yerel arasınadaki ilişkiler hakkında sözde bilimsel araştırmalar yapıldı. Halklara sosyalizmi unutturmak için her yola başvuruldu. Kapitalizm dünyanın sonu ilan edildi. Artık çağımızın sınıf savaşları değil, kültürler savaşı, kimlikler savaşı olduğu yalanı “bilimsel araştırmalarla” ispat edilmeye çalışıldı.

Bu sarhoşluk dönemi 2008 yılına kadar sürdü. 2008’de kapitalizmin yaşadığı derin bir krizle dünya şöyle bir sarsıldı. Değişti denen kapitalizm değişmemişti. Kriz, soygun ve yağma, sömürü ve ekstra profit onun özünü oluşturuyordu. Marks yine haklı çıkmıştı. Artık halklar yaşadıkları sistemin demokrasi, özgürlük vs. olmadığını, yeniden çıplak bir kapitalist sistemde yaşadıklarını anlamaya başladılar.

Kendisini toparlayan Rusya ve Çin

Bu ara kapitalist-emperyalist sistem içinde zayıflıklar da ortaya çıkmaya başladı. 2000’li yıllarda Rusya’nın başına gelen Putin ülkenin başta ABD emperyalizmi tarafından yağmalanmasını durdurdu. Avrupa ülkeleriyle anlaşmalar yaparak ülkenin gazını, petrolünü, hammaddelerini uluslararası piyasalar üzerinden satışını sağladı. Bu Rusya’yı kısa zamanda ekonomik, sanayi ve sosyal çöküşten kurtardı. Rusya yeniden eski gücüne ulaştı ve uluslararası alanda nükleer silahlara sahip büyük bir güç olarak belirdi. Bu ABD’nin pek işine gelmedi. Onun hedefi kendisinin Rus petrollerine sahip olmasıydı. Ama olamadı.

Çin ise hem globalizm (küresel) dönemde, hem 2008 krizi döneminde düzenli bir bir şekilde ekonomik kalkınmasını, teknolojik gelişmesini ilerleterek bir eşik atladı. Günümüzde ise Şi Cinping ile birlikte teknolojik olarak büyük bir sıçrama sağladı ve her bakımdan ABD’ye meydan okumaya başladı. Bu ABD için bardağı taşıran damlaydı. Zira yine Marksizme göre, kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası gereği, bir kapitalist-emperyalist ülke hegemon olan emperyalist ülkeye meydan okuyorsa, dünya pazarından daha büyük bir pay istiyorsa, bunun çözümü savaştır, bir dünya savaşıdır. Bir savaş, bir dünya savaşı ise yerküremizin, insanlığın sonu demektir. O zaman bir savaş yaşanmadan meydan okuyan gücün engellenmesi, durdurulması gerekmketedir.

ABD Avrupa arasındaki görüş farklılıkları

ABD, Başkan Clinton, Busch, Obama, Biden dönemlerinde özellikle Avrupa ve NATO müttefiklerini Rusya ve Çin’le olan ekonomik ve teknolojik ilişkilerini sınırlamaları konusunda müteaddit defalar uyardılar. Nordstream 2 boru hattını durdurmaları ikazını yaptılar. Silahlanmaya hız vermelerini ve NATO çerçevesinde silahlanma harcamalarını GSMH’ın %2’sine ve giderek %5’şine çıkarılması gerektiğini anlattılar. Çin’e yatırım yapmamalarını söylediler. Ama Avrupalılar dinlemedi, silahlanma harcamalarını %2’nin altında tuttular, Rusya’dan petrol, gaz ve hammadde almaya, Çin’e yatırım yapmaya devam ettiler. Biden Almanlara açıkça söyledi: “Nordstream 2 boru hattından asla gaz akmayacak” dedi. Çünkü Avrupa’da yaşanan refah silahlanmaya az bütçe ayırmalarından, Rusya ve Çin’le yaptıkları ticaretten kaynaklanıyordu. Avrupa bu kaynağı kaybetmek istemiyordu. ABD için ise bu Avrupalıların egoistliği, uzun görüşlü olmaması idi. Zira uzun vadede kalkınmış ve dünyaya meydan okuyan bir Çin Avrupalıların da çıkarına karşıydı.

ABD Avrupalıları bu rehavetten uyarmak için önce onların Rusya ile aralarının açılmasını hesaplıyordu. Bunu için de Ukrayna’nın NATO üyeliğine karşı çıkan Putin’in Ukrayna’ya saldırmasını sağladı (24 Şubat 2022). Avrupalılar o zaman işin ciddiyetini anladılar, ama çok geç kalmışlardı. ABD işin ciddiyetini daha iyi göstermek için Nordstream 1 ve 2 boru hatlarını bombalattı ve Avrupalılara Rus gaz ve petrolü bundan böyle kullanılamayacak dedi. Bunlar olurken ABD Başkanı Trump değilö Biden idi. Tüm ABD başkanlarının hedefi dünyadaki ABD hegemonyasını sürdürmek ve tüm müttefiklerin kayıtsız şartsız ABD’ye itaat ve biat etmeleridir. Etmek istemeyenlere haddi bildirilir. Trump bunu konsekvent uygulayan başkan olarak ortaya çıktı, zira Çin’i ve “diğer” ülkeleri durdurmak için ABD’nin daha büyük bir ittifaka, ABD ile şaşmaz birlikte hareket eden müttefiklere ihtiyacı vardır.

Avrupalıları “hizaya” getiren Trump

Trump özellikle ikinci başkanlık döneminde Avrupalılara ve müttefiklerine hadlerini bildirmek üzere kollarını sıvadı. Birinci dönemden kalma “Amerika first” politikası ikinci dönemde somut biçim aldı. ABD’nin güçlü olması müttefiklerin de güçlü olması demektir. Onun için hep beraber ABD’yi ekonomik, endüstriyel, politik-askeri güçlendirmek gerekir. Trump’ın gümrük politikası ABD’yi ekonomik olarak güçlendirmeyi hedefliyordu. Trump alenen askeri ve silahlanma giderlerini karşlamak için dünyadan haraç kesiyordu. Bununla yetinmedi. Yeni teknoloji sanayisinin ihtiyacı olan “nadir toprak elementlerinin” dünyada bulunduğu toprakların ABD’ye devredilmesini istedi. Bunlar arasında Grönland, Kanada gibi topraklar vardı. Politik-askeri olarak ABD’nin NATO’dan çekilmesi, NATO’nun bir Avrupa askeri paktı olması, Avrupa’nın kendi savunması için silahlanması, GSMH’nın %5’ini silahlanmaya ayırması ve Ukrayna savaşında Ukrayna’yı desteklemesini dayattı. Avrupalılar için kabul edilmez görünen bu talepler bir-bir kabul edilmeye başlandı. Trump 8 Ağustos 2025’de Washington’da Avrupa’nın önde gelen liderleriyle yaptığı toplantıda karşısına hepsini “tesbih taneleri gibi” sıraladı, dizdi ve onlara Çin’in ve Rusya’nın dünyada hegemonyayı ellerine geçirmemesi için Trump’ın politikasından başka bir politikanın olmadığını anlattı. Hepsi de Trump’ı onayladı ve liderliğini kabul ettiler. 7-8 Temmuz 2026 NATO’nun Ankara zirvesinde Avrupalıların NATO’yu üsleneceklerine dair bir açıklama beklenmektedir.

Tabii ki bu bundan sonra ABD ve Avrupa ülkelerinin aralarındaki tüm sorunlar sürtüşmesiz olarak çözecekleri anlamına gelmez. Bu kapitalist-emperyalist olmanın ruhuna aykırıdır. Daha çok tartışmalar yapılacaktır. Ama Avrupa’nın Trump karşıtı medyası “aptal, tutarsız, deli” gibi sıfatları yakıştırtmaktan imtina etmeye başladılar. Ama tam terketmediler. Özellikle Trump’ın Gazze, Lübnan, İran savaşında çelişkili gibi gözüken sözlerine bakarak Trump’ı “güvenilmez” olarak “aşağılamakta”, kendi politikalarının, Avrupalıların politikasının doğru olduğunu iddiaya çalışmaktadırlar. Oysa Trump bu “çelişkili” açıklamaları ya yakında olacak ara seçimler için iç politikaya yöneliktir, ya da İran’da iktidardaki bazı muhalif çevreleri hedef almaktadır. Şu bilinmeli ki, ABD politikasını, söylemlerini Trump tek başına saptamıyor. Trump’ın politikasını belirleyenlerin başında teknoloji milyarderi Peter Thiel’in kurduğu “Dialog” çevresi vardır. Başta Elon Musk olmak üzere teknoloji sanayisinin liderleri, birçok önde gelen politikacılar, fikir ve bilim insanları bu ağ içinde örgütlenmişlerdir. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance bu grubun temsilcisi olarak Trump’ın yanında durmaktadır. Vance belki geleceğin ABD başkanıdır. Ayrıca İran mollarının ve yakınlarının çocukları ABD’nin en ünlü üniversitelerinde okumaktadırlar. Bunların sayısı 4 bine yakındır. Bu grubun ve başka kurumların bu öğrenciler arasında çalışmadığını söylemek biraz saflık olur. Bu nedenle Trump’ın politikasını onun söylemlerine bakarak değil, ABD emperyalizmini yeni hedeflerini irdeleyerek bakmak gerekir. Ayrıca Trump kendine verilen artistlik görevini de gereği gibi yapmaktadır.

Yeni emperyalist dünya düzenini 1917 öncesi emperyalist düzenden ayıran özellikler

Lenin emperyalizmi kapitalizmin en yüksek aşaması olarak tarif ederken emperyalizmi serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme geçiş olarak karakterize eder ve “emperyalizm tekelci kapitalizm”dir der. Tekeller ise üretimin ve sermayenin yoğunlaşması, üretim araçlarının giderek az sayıda, büyük şirketlerin elinde toplanmasıyla ortaya çıkar. Daha sonra devletle tekellerin kaynaşmasıyla tekelci devlet kapitalizmi oluşur, ki bu sosyalist devrimin arifesini teşkil eder. Tekeller yalnız ulusal düzeyde kalmaz, uluslararası alanlara yayılır ve uluslararası kuruluşlar oluşturur. Emperyalizmin diğer karakteristik yanları ise, banka sermayesiyle sanayi sermayesinin birleşmesi, finas kapitalin doğması ve toplumsal kaynakları küçük bir mali oligarşinin kontrol etmesi, sermaye ihracatının mal ihracatından daha büyük bir önem kazanması, uluslararası tekellerin dünya pazarlarını kendi aralarında paylaşması, emperyalist güçler tarafından dünyanın paylaşımının tamamlanması, yeni bir paylaşımın bir dünya savaşıyla mümkün olmasıdır.

Politik olarak emperyalizm tüm alanlarda gericiliktir, demokrasiden politik gericiliğe bir dönüştür. Tekellerin oluşması ve dünyanın yeniden paylaşım mücadelesi burjuva demokrasisinin ve parlamentarizminin içinin oyulmasını getirir. Tekeller çıkarlarını gerekirse şiddetle yerine getirmekten geri durmazlar.

Lenin’in o zamanki emperyalizm için belirttiği bu özellikler günümüz emperyalizm için de geçerlidir. Ama bir başka düzeyde. O zaman da şimdi de emperyalizmin ekonomik temeli, özü tekellerdir. Ama bu tekeller, finans-kapital içeriğini belirleyen yeni özellikler kazanmıştır. Hatta ulusal özellikler öne çıkabilmektedir. Dünyanın yeniden bölüşümü, yani bir dünya savaşı yaşamı yok edecek nitelik kazanmaktadır. Politik olarak gericilik yeni bir boyuta ulaşmakta, otoriter, faşizan bir nitelik kazanmaktadır. Demokrasinin, parlamentonun, özgürlüklerin yalnız altı oyulmakla kalmıyor, tamamen kaldırılması söz konusu olabiliyor. Demokrasinin şeklen bile muhafaza edilmesi yeni tekellerin çıkarlarına ters düşebilmektedir. Şiddetin, zorun boyutu da artmaktadır. Tüm bunların yanında 70 yıllık sosyalizmin de bu gelişmelerdeki etkilerini irdelemek gerekirç

Tekellerin, finans-kapitalin nesi değişti?

Üretici güçlerin, üretim araçlarının gelişmesi ve bunun yol açtığı üretimin de değişmesiyle tekellerde değişmeye başladı. Eskiden tekeller daha çok demir-çelik-kimya-araba ve beyaz eşya üretim alanlarında oluşuyordu. Bilim, teknik ve teknolojinin gelişmesiyle yeni ürünler ortaya çıktı, özellikle komünikasyon, internet, Bilgisayar, cep telefonları gibi iletişim alanında devrimler yaratıldı. Tekeller de bu alanda oluştu. Bunlar sermaye bakımından şimdiye kadar görülmemiş bir büyüklüğe ulaştı. Bunlardan Beş Büyük (Big Five) denen Alphabet-Google, Amazon, Apple, Meta, Microsoft-Windows Nvidia ve Tesla ile birlikte 18 trilyon Euroluk bir borsa değerine sahiptirler ki, bu değer tüm AB ülkelerinin GSMH’na eşittir. Bunların hepsi ABD tekelleridir. Bunlara ek olarak Uzak Doğu’dan Tayvan Chips üretim tekeli TSMC, Samsung, Tencent ve Çin tekelleri sayılabilir. Tekeller borsa tekelleridir, ama en büyük hisse Elon Mask, Jeff Bezos gibi kurucu sahiplerine aittir. Bunlar normal borsanın yanı sıra merkezi olmayan bir borsa gibi işleyen Bitcoin gibi dijital kripto para birimleri yaratmıştır. İlerde finans-kapitalin şekli de değişebilir. Enerjiden komünikasyona, ulaşıma, hayatın her alanına teknoloji tekellerini ürünleri girmiş durumdadır. Son geliştirilen yapay zeka ise yeni bir devrim niteliğindedir

Bu tekeller eskisinden farklı olarak daha çok iki ülkede, ABD ve Çin’de yerleşmişlerdir. Dünyanın diğer ülkeleri, Avrupa, Rusya ve diğerleri bu konuda ABD ve Çin tekellerine bağımlıdırlar, çok geridirler. Bu şunu gösteriyor: Hem dünya pazarının paylaşımı, hem de toprak-ülke olarak bölüşümü ABD ve Çin tekelleri ve devletleri arasında olacaktır, olmaktadır.

Yeni dünya düzeninde nadir toprak elementlerin önemi

Sivil ve askeri alanda bu yeni teknolojik ürünlerin hammaddesi nadir toprak elementleridir. Bu elementler yeryüzüne dağılmış olarak bulunuyor ama çıkarılması ve kazanılması çok zordur. Büyük çevre kirliliği yaratmaktadır. Şu an bu elemetleri çıkartan ve işleyen Çin’dir ve bütün dünya bu konuda büyük ölçüde Çin’e bağımlıdır. Trump Çin mallarına gümrük uygulayacağını açıklayınca Çin’de ABD’ye nadir elementlerin ihracatını durdurdu. Trump gümrükleri hemen geri almak zorunda kaldı. Nadir toprak elementlerin yoğun bulunduğu bir ülke Grönland, diğeri de Kanada kutup bölgesinin altıdır. Bu nedenle Trump bu ülkeleri istemektedir. Ayrıca dünyada zengin nadir toprak elemenlerinin bulunduğu ülkelerle bu elementlerin yalnız ABD’nin işleyeceğine dair anlaşmalar yapmaktadır. Bu anlaşmaların biri savaşan Ukrayna ile yapıldı. Diğeri de Türkiye ile kararlaştırıldı. Türkiye’de Eskişehir bölgesinde zengin nadir toprak elemetlerinin bulunduğu söylenmekte. Erdoğan son ABD seyahatine Beyaz Saray’daki görüşmelerde ABD’ye söz verdiği açıklanmaktadır.

Artık emperyalistler arasında dünyayı bölüşme şekli de değişmiştir. Kim ABD isteklerini yerine getirmez, o anında bertaraf edilecektir. Bu Bolivya’da yaşandı. Moraleş elektriklli arabaların aküsünde kullanılan Lityum çıkartmasını kurallara bağlayınca bir darbe ile devrildi. Elon Musk “bu darbe bizim eserimizdir, bizim isteklerimizi yerine getirmeyen devrilir!” dedi. Bunlar bu tekellerle devletin daha çok kaynaştığını, devleti artık bunların yönettikleri ve yöneteceklerini Trump örneğinde olduğu gibi açık göstermektedir. Teknoloji tekelleri her bakımdan daha saldırgan, daha gerici, daha çok demokrasi düşmanıdır. Devletin yalnız onlar için varolmasını istemekte ve gerçekleştirmektedirler. Bu saldırganlığın altında biraz da Çin’le rekabet yatmaktadır. Çin devlet ve özel tekelleri her alanda teknolojide, araştırmada, bilimde onları, ABD tekellerini geçmeye başladı. Çin onlar için bir kapitalist- emperyalist devlet olduğu tam açık değil. Tam bir sosyalist devlet de değil. İleride sosyalist de olabilecek geçiş dönemi yaşayan bir devlet kapitalizmidir. Her halükârda Çin ileride yenilmesi güç merkez olabilecek bir devlettir. Hele Çin’de sosyalizmin başarıya ulaşması ABD tekellerinin, hatta kapitalist dünyanın korkulu rüyasıdır. Tekeller arasındaki rekabet ve mücadelede hâlâ yaşanmış sosyalizmin izleri sürmektedir. Bu rekabet reel sosyalizm döneminde sosyalist sisteme karşı olduğu gibi ABD öncülüğünde Çin’e karşı tüm kapitalist dünyanın ve tekellerinin birleştiği yeni bir biçim alabilecektir. O zaman Trump’ın dedikleri de olacaktır. İstediğini alacaktır.

Yeni bir dünya düzeninin doğuş zorlukları

Yeni dünya düzeni emperyalizmin, yani Batı emperyalizminin ABD öncülüğünde, ABD hegemonyasında dünyaya yeniden hükmetme, sömürme, yağma ve talan etme düzenidir. Bu dünyanın kurulmasında zorluklardan biri Çin, diğeri eski denge düzeninin hâlâ silinemeyen izleridir. 1917’den önce dünyaya İngiltere öncülüğünde Batı ülkelerinin, Fransa, Hollanda, Belçika, İspanya, Portekiz ülkeleri ve tekellerinin hükmetme ve sömürme düzeniydi. Almanya’nın yükselişi ve İngiltere’yi geçmeye başlaması, dünya düzeninin Almanya hegemonyasında ve sömürüsünde gerçekleşmesini istemesi geçen yüzyılda iki dünya savaşına neden oldu. Bu savaşlar sonunda Sovyetler Birliği’nin ve sosyalist sistemin doğması yepyeni bir olguydu. İkinci kez Almanya, Hitler Faşizmi, dünyaya meydan okurken ve İkinci Dünya Savaşını başlatırken hem Sovyetleri hem İngiliz emperyalizminin egemenliğine son verip dünyaya Alman emperyalizminin egemenliğini kurmayı hedefliyordu.

İkinci Dünya Savaşı gösterdi ki, İngiltere’nin ve tüm Batı emperyalizminin gücü Hitler Almanyası’nı yenmeye yetmiyor. Başta ABD, İngiltere ve Fransa gibi emperyalist ülkeler Sovyetlerle birleşmeden Hitler Faşizmini yenmenin mümkün olmayacağını gördüler. 3 büyük emperyalist güç, ABD, İngiltere, Fransa Hitler Almanyası’na karşı Sovyetler Birliği ile birlikte Anti-Hitler-Koalisyonu kurdular ve faşizmi ininde yendiler. Bu dörtlü güç, ABD, Sovyetler, İngiltere, Fransa faşizm sonrası nasıl bir dünya düzeni konusunda Tahran’da Yalta’da uzun görüşmeler yaptılar ve Potsdam’da Almanya’nın kaderine karar verirken yeni dünya düzeninin de temellerini attılar.

Bu dünya düzeni antifaşist olacaktı. Faşizmin yok ettiği demokrasi, insan hakları ve özgürlükler yeniden ihdas edilecekti. İnsan hakları, demokrasi ve özgürlükleri koruyacak, bir daha bir dünya savaşının çıkmasını önleyecek bir kurulun oluşmasına, Birleşmiş Milletlerin, BM kurulmasına karar verildi. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yayınlandı. Bu bildirgeye Sovyetler Birliği sayesinde birçok sosyal, ekonomik ve kültürel haklar da girdi. Savaşı önlemek, dünyada barışı daim kılmak için veto hakkı olan 5 ülkeden oluşan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kuruldu. Artık yeni bir dünya düzeni kuruluyordu.

Kurallara dayalı yeni bir dünya düzeni

İkinci Dünya Savaşı sonunda faaşizme karşı kazanılan zafer rüzgarının estiği dünyada ilk defa Birleşmiş Milletler çatısı altında tüm ülkelerin kabul ettiği kurallara dayalı dengeli bir düzen yaratıldı. İnsan hakları, demokrasi, barış, özgürlük, ülkelerin içişlerine karışmama, karşılıklı dayanışma gibi ilkelere dayalı bir düzen. Tüm dünya ülkelerinde bir demokratikleşme ve özgürleşme süreci başlattı. Türkiye 1946’da esen bu demokrasi rüzgârı sonunda çok partili parlamenter, demokratik sisteme geçmek zorunda kaldı.

1940’lı yılların sonunda emperyalist ülkelere bu kadar insan hakkı, demokrasi ve özgürlük fazla geldi. Emperyalizme, sosyalizmle bir çatı altında olmak uygun gelmemeye başladı. Emperyalizm sosyalizme karşı savaşmadan olmayacağını gördü. NATO’yu kurdu. Doğu Avrupa’da da Sovyetlerin öncülüğünde Varşova Paktı oluşturuldu. Soğuk savaş dönemine geçildi. ABD ilk hedef olarak önüne Sovyetler Birliği ve sosyalist sistemi yok etmeyi koydu. Burada başta Almanya, Fransa, İngiltere olmak üzere tüm müttefiklerini yanına aldı ve soğuk savaş döneminde onlara koruma güvencesi verdi. Silah yarışması, savaş tehlikesi ABD ile Sovyetler arasında oluyordu. Diğerleri topraklarında ABD üslerinin kurulmasına izin vererek ABD’yi destekliyordu. Böylece ABD hegemonyasını kabul eden bir emperyalist sistem de doğmuş oldu. Soğuk savaş bu iki sistem arasında gidiyordu. Ama Birleşmiş Milletlerin olması gerginliklerin bir savaşa dönüşmesini engelliyordu. ABD ve diğer emperyalist ülkeler diğer ülkelere istediği gibi giremiyor, tersine sömürgelerini halkların özgürleşmesiyle kaybediyorlardı. Sovyetlerin varlığı ile dünyada kurulan denge düzeninden emperyalizm bir an evvel kurtulmak, dünyaya istediği gibi hükmetmek istiyordu.

Sovyetler’in çöküşü ABD öncülüğünde doğmaya başlayan yeni dünya düzeni

1989’da Sovyetlerin çökmesi, sosyalist sistemin çözülmesi ile ABD ve emperyalist ülkeler ilk hedeflerine ulaştılar. Eski sosyalist ülkeleri bir bir NATO, AB gibi Batı kurum ve kuruluşlarına kattılar. Böylece ikinci etap da tamamlandı. Şimdi sıra Birleşmiş Milletler ’in, kurallarının, ilkelerinin yok edilmesine gelmişti. Bu ilkelerin en önemlisi Birleşmiş Milletlerin, Güvenlik Konseyinin kararı olmadan bir ülkenin bir başka ülkeye saldıramayacağı ilkesiydi. ABD’nin bu ilkeyi aşması gerekiyordu. Çünkü Orta Doğu’daki Saddam, Kadafi gibi “haydut” liderler bertaraf edilmeli, bunların ABD!’nin ve İsrail’in Orta Doğu’daki oyunlarını bozmasına son verilmeliydi. Birleşmiş Milletler ’den Irak’a, Saddam’a saldırma kararı vermedi. Bunu o zamanki ABD Başkanı genç Bush kendi politikasını destekleyen devletlerle “İstekliler Koalisyonu” kurdu. Saddam’ı, Kadafi’yi devirdiler. Şimdi Trump da Gazze’yi  istediği gibi inşa etmek, barışı “sağlamak” adına kendini destekleyen devletlerden bir “Barış Kurulu” kurdu. Bunlar hep Birleşmiş Milletleri işlevsiz kılma ve sönümlendirme girişimleridir.

ABD ve Batı aynı şekilde demokrasi, insan hakları, özgürlüklerin de ortadan kaldırılması, güçlü tek adamların başında olduğu otoriter rejimlerin kurulmasını desteklemektedir. Erdoğan bunlara bir örnektir. Trump ABD’de ABD Kongresini işlevsiz bırakmaya çalışmakta, onlardan bir an evvel kurtulmak istemektedir. Demokrasi, özgürlükler halk için değil, yalnız teknoloji tekelleri için vardır. Yani Trump ve bundan sonra gelecek ABD yönetimleri Birleşmiş Milletleri ve onun kurum ve ilkelerini zayıflatacaklar, demokrasinin, insan hak ve özgürlüklerinin kaldırıldığı ABD öncülüğünde yeni bir düzen kuracaklardır. Şu an Avrupalılar İkinci Dünya Savaşı sonrasında kural ve kurumlar üzerine oluşturulan dünya düzeninin değiştirilmesine karşı çıkmaktalar, demokratik ilkeleri savunmaktadırlar. Şimdi ABD Avrupalıları yola getirmeye çalışmaktadır. Ukrayna savaşı burada bir katalizör işlevi görmektedir. Avrupalılar Ukrayna ile savaşırken ABD’ye duyulan özlemin ABD’ye itaate dönüşmeye başladığını daha iyi göreceklerdir. Uzun vadede ABD öncülüğünde yeni bir düzen kurulacaği tahmin edilmektedir. Yine de Çin’in böyle bir dünya düzenini engelleyeceğinden endişelenilmektedir. Bir geçiş dönemi yaşayan Çin’in nasıl gelişeceğinin bilinememesi ABD’yi ciddi olarak endişelendirmektedir.

Ne yapmalı?

Üretici güçlerin, üretim araçlarının gelişmesi Trump ABD’sinin kurmaya çalıştığı gibi bir dünya düzeni insanlık için çözüm değildir. Üretici güçlerin gelişkinlik düzeyi, otoriterliği değil, daha çok demokrasi, daha çok özgürlük gerektirmektedir. İnsanlar da bu özgürlük ve demokrasiyi istiyorlar. Ama emperyalizm gelişmiş teknolojiyi sömürüyü ve ekstra profiti yükseltmek için kullandığı sürece gelişmiş teknoloji insanlığın yararına olmayacaktır. Rejimlerin daha çok otoriterleşmesi için kullanılacaktır. Gelişmiş teknolojiler ancak sosyalizmde insanlık yararına işleyecektir. Çin’de geçiş döneminin verdiği olanaklarla üretimin toplumsallaşmasının hızla gelişmesi ABD ve Avrupalıların miyadlarının dolduğunu göstermektedir. ABD’nin Çin’de bu toplumsallaşmanın yaratıcılığını algılaması zor olmaktadır. Çin’in yenilemiyeceği ise onları daha saldırgan yapmaktadır.

Şu anda yaşanan esasında yeni emperyalist düzene geçiş değil demokrasi, barış, özgürlüğün üstün geldiği sosyalist düzene veya sosyalizme açılan ileri bir demokrasiye geçiş olması gerekmektedir. Ama işçi sınıfının ve emkçi yığınların örgütsüzlüğü, devrimci komünist partilerden yoksunluğu tekellere kendi sömürü ve baskı düzenlerini kurmasına hizmet etmektedir. Nereden başlamalı sorusuna verilecek tek yanıt komünistlerin, devrimcilerin kollarını sıvayarak yığınlar arasında çalışması, partisini ayağa kaldırmasıdır. Aksi takdirde tekeller “rahat” yeni düzene geçecekler, sömürü ve profiti yükseltmeyi sürdüreceklerdir.

Bir yanıt yazın