Haber / Yorum / Bildiri

Bir ülke nasıl kalkındırılmaz, kalkındırılamaz?

Yemekle bitmeyen fonlar, boşalmayan hazineler, denk tutmayan bütçeler

Mümin TOPRAK

Yiyin efendiler yiyin, bu han-i istiha sizin,

Doyunca, tiksirinca, çatlayıncaya kadar yiyin!

(Tevfik Fikret)

YUKARIDA yazının başlığı muhakkak sizlere ters gelecektir. Bir çoğunuz: Bu nasıl bir başlıktır? Bir ülke nasıl kalkındırılmaması için çalışılır? Böyle bir soru mu olur? Bunu ancak o ülkenin düşmanları isteyebilir. Soru: Bir  ülke nasıl kalkındırılır ? diye sorulur diyecektir. Afrika’dan Asya’ya, Latin Amerika’ya kadar bu soru hep böyle soruldu ve sorulmaktadır. Dünyada böyle bu sorunun sorulabildiği bir ülke var mıdır? Varsa: Neresidir bu dostu mu düşmanı mı, vatandaşı mı, yönetimi mi tarafından “kalkındırılamaz” yapılan ülke?

Dünyada kalkındırılamayan, kalkındırılması engellenen ülke neresidir?

Sorunun cevabı esasında tek kelimedir, bir ülke ismidir. Bu ismi ben söylersem, “amma da abartmışsınız” diyeceksiniz. O zaman ben bir kaç tüyo vereyim, bu ülkenin ismini siz açıklayın:

Fon krizi

Bu ülkede bir fon krizi patlak verdi. Halkın birikimlerini değerlendirmek, ülke yatırımlarında kullanmak üzere toplayan fon yöneticileri bu paraların bir kısmını dışarıya kaçırıp saklamışlar, bir kısmıyla boylarından ve yaşlarından büyük yatlar ve villalar satın almışlar, kendi geleceklerini garantilemişlerdir. Yurtdışına kaçırılan paraların, gazetelerin yazdıklarına göre en az 18-20 milyar dolar olduğu söylenmektedir. Ama bu sadece bir tahmindir. Gerçek ise o ki, “halkın ülke yatırımında kullanılsın, hem ülke hem biz kazanalım” dedikleri birikimleri yurt dışına buhar oluş gitmiş.

Hazine krizi

Hazine bir ülkenin kasasıdır. Göz bebeği gibi korunur. Devletin ülkeye yatırım yapmak, halka hizmet vermek için halktan topladığı vergilerden, dış ticaretten kazandığı paralardan biriktirilen kısmının toplandığı yerdir. Bu ülke hazinesinde bir ara 128 milyar dolar para birikti. Bu para bir gecede buhar oldu, yok oldu. Kim nasıl buharlaştırdı, bu paralar nerelere gitti, kimler iç etti? Bugüne kadar ortaya çıkmadı. Hazine her yerde olduğu gibi Maliye Bakanı’na emanettir. Maliye Bakanı bu ülkede sonra “iki tokatla” ortadan kayboldu. Paraların akibetini de kimse soramaz oldu. Halkın parası uçtu gitti. Nereye? Bilen var da,  söyleyen yok!

Bütçe krizi

Bir ülke düşünün ki, bütçesi her yıl trilyonluk TL açık versin. Ve bu açık daha çok Londra’daki tefecilerden alınan yüksek faizli kredilere ödenen faizlerden oluşsun. Bu ülkenin 2026 yılı bütçesi 16,1 trilyon lira gelir, 18,8 trilyon lira gider öngörmektedir. Böylece beklenen bütçe açığı 2,7 trilyon liradır. Bu ülkenin 2026 yılında ödeyeceği faiz tutarı da 2,7 trilyon lira, yani 54 milyar dolardır. Her yıl ülke kalkınmasında gerekli olan bu kadar para uçup gidiyor.

Çeteler krizi

Bu ülkenin bir de 5’li çetesi var. Bu 5’li Çete denen “Saray’a yakın firmaların getirilemeyen yurt dışına kaçırdıkları 480 milyar dolar var ki, çoktan unutuldu, unutturuldu. Bu ülkenin daha bakana, müdüre milyon dolarlar veren rüşvetçisi, mafyacılıktan, uyuşturucu, silah kaçakcılığından, karapara aklamaktan milyarları götürenleri var. Neler var daha neler, ama şimdilik bu kadarı yeter!

Kalkındırılamayan, kalkındırılması engellenen ülke Türkiye mi?

Şimdi sormak gerekir: Her yıl ülkesinin fonlarından, ülkesinin hazinesinden yurt dışına milyar dolarlar kaçıran, devletin bütçesinden tefecilere milyar dolarlar ödeyen, mafyasına, kaçakçı baronlarına göz yuman bir ülke kalkınabilir mi? Kakınmak için bu ülkede para mı kalır? O paraların gittiği ülkeler kalkınır. Zaten öyle de olmaktadır. Şimdi anladınız mı? Bu ülke hangi ülke? Bu ülke bizim ülkemiz, Türkiye’dir! Her yıl bu kadar kan kaybeden bir ülke kalkınabilir mi? Kalkınamaz, kalkındırılamaz! Onun için dünyada kalkındırılamayan bir ülke varsa o da Türkiye’dir.

“Bu Afrika’dan, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar her ülkenin kaderidir” denilemez. Tüm bu kıtalardaki her ülke kalkınmak için büyük gayretler sarfetmekte, kendi parasına, hazinesine, bütçesine sahip çıkmaya çalışmaktadır. Bu kadar vatandaşıyla, hükümetiyle sahip çıkmayan bir ülke Türkiye’dir. Yazık, Oysa Türkiye hâlâ dünyanın en mümbit, en zengin ülkelerinden biri. Gökteki cennetin yerdeki bir köşesi. Tarih boyunca medeniyetlerin beşiği olmuş bir ülke. Karun gibi zenginleri çıkarmış bir ülke! Taşı toprağı altın denen bu ülke nasıl olurda böyle bir duruma düşer? 70 cente muhtaç olur? Kalkınamaz, vatandaşını besleyemez, iş veremez, onları yoksul, sefil bırakır. Nasıl kapıları açsan tek kişinin kalmayacağı bir ülke olur? Kim suçlu, kim sorumlu? Hem hükümet, hem vatandaş. Ama yiyenlerin yakasına yapışmayan, ülkeyi yağma ve talan ettiren iktidardır. Artık bu ülkenin kıymetini bilmenin zamanı gelmiştir! Yiyenlere yedirtenlere “dur!” demenin zamanı gelmiştir.

Tarihten bir hikaye: Bir köylünün şaşırtan bir politik analizi

CHP’den istifa eden ve Yeni Parti’ye geçmesi beklenen, ama seçmenine, hatta anasına ve karısına “ihanet” ederek AKP’ye geçen İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’ye katılma töreninde yaptığı konuşmada Yeni Parti ve CHP’lilere, onların belediye başkanlarına yüklenen Erdoğan konuşmasının bir yerinde: “Bizzat kendi tabirleriyle karınları bir türlü doymayan yamyamlar” ifadesini kullandı. Gerçekten bu karnı doymayan yamyamlar CHP’li, Yeni Parti’liler mi, yoksa AKP’liler mi? diye sormak gerekir. Her üç partide de muhakkak yiyiciler, doymayanlar olabilir, ama bu fon krizi gösterdi ki, devleti yemekle karnı doymayan “yamyamlar”ın çoğu AKP’lilerdir.

Kimin devleti yiyip karnını doyuran yamyam olduğu konusu bana geçtiğimiz yüzyılın 40’lı yıllarının sonu ve 50’li yıllarının başında bir köylü ile oğlu aramda geçen bir konuşmayı hatırlattı. Bu yıllar Türkiye’nin çok partili (burjuva partili) döneme geçtiği, yeni kurulan partilerden Bayar ve Menderes’in kurduğu Demokrat Parti, DP’nin yükseldiği yıllardı. Mayıs 1950’de yapılacak seçimlerde DP’nin kazanacağına kesin gözüyle bakılıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın kıtlık ve yokluk yıllarını, herşeyin karaborsa olup karneyle satıldığı yılları yaşayan halkın çoğunluğu CHP’den çıkıp DP’ye geçiyordu. Bu köylünün de bütün hısım ve akrabaları DP’ye geçmişler, geçmeyen bir tek bu köylü kalmış. Oğlu bir gün babasına demiş ki, “Baba tüm amca ve dayılarım DP’ye geçtiler. DP’ye geçmeyen bir tek sen kaldın. Neden DP’ye geçmiyorsun?” Köylü köyünde çalışkan, sayılan ve sevilen iyi bir çiftçidir. Amca ve dayılar daha çok kasabada esnaftır. Oğlunun sorusu üzerine baba önce CHP’nin Kurtuluş Savaşı lideri Atatürk ve İnönü’nün partisi olduğunu, DP’nin ise toprak reformuna, muasır medeniyete karşı olan büyük toprak sahibi Adnan Menderes ve muhafazakâr Celal Bayar tarafından kurulduğunu belirttikten sonra şunları ekler: “İkisi birbirinden çok farklı değildir. Bunlar partidir. İkisinde de yiyiciler vardır. Bunların karnını doyuran biz köylü ve çiftçileriz. Şimdiye kadar CHP’lilerin karnı az çok doydu, tokturlar. Şimdi gelecek olan DP’liler aç, bunları doyurmak gerekecek. Bu bizim için zor olacaktır. Bunların karnını doyurmak için bizim, köylünün ve çiftçinin omuzlarına büyük bir yük daha binecektir. CHP’liler kalırsa yükümüz fazla olmaz. Onlar az çok tok. Bu yeni gelenler daha yiyicidir. Onun için CHP’de kalıp DP’ye geçmiyorum.” Bayar-Menderes’ten sonra Demirel geldi, Özal geldi. Köylü hep CHP’li kaldı. Görevi de aç, yiyici Demirelleri, Özalları doyurmak oldu.  

Köylü haklıydı. DP’liler gerçekten açtı. Amerikan Marşal yardımlarıyla ilk yıllar dışında halk, köylü onları doyurmakta çok zorlandı. Bu yalnız DP için geçerli değildi. 1950’lerden sonra her iktidar değişikliğinde partililer halkın omuzuna bindi. Demirel zamanında Adalet Partisi AP’lileri, Özal zamanında Anavatan Partisi ANAP’lıları, koalisyon hükümetleri zamanında MHP’lileri, MSP ve RP’lileri halk hep doyurdu. Ama ne kendi kalkındı, ne de ülke kalkındı. 2000’li yılların başında büyük bir umutla AKP geldi. Onu doyurmak galiba en zoru oldu.

AKP dönemi halkın ve ülkenin en çok soyulduğu ve talan edildiği dönem

AKP 2002’de “3Y”; yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edececeğini açıklayarak iktidara geldi. Yıllardan beri hiper enflasyonların getirdiği yoksulluk, halkın bıktığı koalisyon hükümetlerinin yol açtığı yolsuzluk, ve getirdikleri yasaklardan bıkan halk AKP iktidarını biraz da “kurtarıcı” gibi gördü. AKP iktidarının ilk 10 yılında halk AKP’lilerin yolsuzluklarıyla pek ilgilenmedi. Bunun birinci nedeni o zamanlar Avrupa’da yatırım yeri arayan büyük bir petro-dolar birikiminin olmasıydı. Bu dolarların büyük bir kısmını demokratik İslam konusunda Erdoğan’dan büyük umutlar besleyen ABD ve AB Türkiye’ye yönlendirdiler. 2010 senesine kadar gelen doların 200 milyar olduğu tahmin edilmektedir. Bunun karşılığında Erdoğan bankaları, KIT’leri (Kamu İktisadi Kurumları) özelleştirdi, Cumhuriyet’in kazanımları olan kuruluşlarını sattı.

Gelen bu para, petro-dolarlar ülkeyi rahatlattı, ekonomiyi canlandırdı, İslami güçlerin ülkede egemenliğini stabilize etti. Yollar, köprüler, hava limanların çoğu bu dönemde yap-işlet-devret yöntemiyle gerçekleştirildi. Sözde bu altyapı yatırımlarında devletin kasasından 5 kuruş çıkmıyordu. Firmalar dışarıdan buldukları kredilerle bu yatırımları gerçekleştiriyorlardı. Oysa bu krediler devler garantili kredilerdi ve firmalara büyük sayılarda yolcu ve müşteri garantisi veriliyordu. Geçmeyen yolcuların parasını devlet ödüyordu. Bugün bu garantiler için hazineden milyar dolarlar ödenmektedir. Bu yatırımlar sırasında Erdoğan’ın çevresinde 5’li çete denen ülkeyi soyan inşaat şirketleri oluştu. Bu şirketlerin de Erdoğan ailesini hızla zenginleştirdiği bugün artık bir sır değildir. Dolar trafiği çok olduğu için insanlar bu dönem yapılan yolsuzlukları “teferruat” olarak görüyordu. Hatta her yıl cari açık “nereden geldiği belli olmayan” dolarla kapatılıyordu. Bir “Hacı Baba” sağolsun cebimize para koyuyor deniyordu, herkesin de hoşuna gidiyordu. Ama farkında değillerdi, ülke soyuluyordu. Petrodolar yatırımlarıyla ülke büyüyor, ama kalkınmıyordu, çünkü paralar betonlara gömülüyor, sanayiye yatırımlar yaya kalıyordu.

Bu petrodolar zenginliği 2010 yılına kadar sürdü. Bundan sonra AKP iktidarının imdadına İran’daki Ahmedi Nejad yönetimi yetişti. Batının koyduğu ambargo karşısında büyük sıkıntılar çeken İran’ın illegal yollardan sattığı petrol gelirlerinin yine illegal yollardan aklanması gerekiyordu. Bu aklama işinin büyücek bir bölümünü AKP iktidarı, Erdoğan çevresi üstlendi. Bunun için Reza Sarraf diye 24 yaşlarında bir iş adamı bulundu. İran’ın illegal paraları Türkiye üzerinden Halk Bankası aracılığıyla aklanmaya başlandı. Sarraf bakanları, bürokratları, Halk Bank müdürlerini rüşvete bağladı. Dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a 50 milyon euro vermiş. Bakanlardan Avrupa Bakanı Egemen Bağış, İçişleri Bakanı Muammer Güler, Çevre Bakanı Erdoğan Bayraktar ve daha bir çoğunu rüşvete bağlamış. Bunların çocukları Barış Güler, Kaan Çağlayan, Oğuz Bayraktar dolar sayım işlerini üslenmişlerdi.

ABD, gözüne batan bu kara para aklama işini sonlandırmak için FETÖ’yü harekete geçirdi. 17-25 Aralık 2013 olaylarıyla -“darbesiyle”- skandal patlak verdi. FETÖ yanlısı emniyet, Halk Bankası Müdürü’nün, adı geçen bakanların evlerini bastı. Ayakkabı kutularında saklanan dolarlar, bakan çocuklarının dolar sayan makinaları ortaya çıktı. Erdoğan’ın da bu dolar aklamakta parmağı olduğu oğlu Bilal’le yaptığı bir telefon görüntüsünün yayınlanmasıyla ortaya çıktı. Erdoğan Bilal’e evdeki bütün dolarları çıkarmasını söylüyor. Bilal de babasına halledemediği kalan 30 milyon doları ne yapacağını soruyor. Reza Sarraf ABD’ye kaçtı, Erdoğan’la FETÖ çatışması da 15 Temmuz 2016 FETÖ darbe girişiminin bastırılmasına kadar sürdü. Artık ülkede yolsuzluk diz boyuydu. AKP’liler deveyi hamuduyla götürüyorlardı.

Siyasi ahlak yasasına karşı çıkan bir parti

Yolsuzluğun ülkede diz boyuna çıkmakta olduğunu gören dönemin başbakanı Davutoğlu yolsuzlukları önlemek için bir Siyasi Etik (Ahlak) Yasa taslağı hazırlattı. Tasarıda özellikle imar ve ihaleler denetim altına alınıyor, ihaledeki istisnalar daraltılıyor, imar rantları vergilendiriliyordu. Başta Erdoğan olmak üzere AKP teşkilatı ayağa kalktı. Erdoğan’ın Davutoğlu’na söylediği bir cümle ise AKP ile yolsuzluğun birbirinden ayrılamayacağının bir layihasıydı: “Bu yasayı çıkarırsan il, ilçe başkanları bulamazsın!” Bunun anlamı AKP’ye herkes yemek için gelir ve yemenin yolu da ihale ve yolsuzluktur. Bugün CHP’li ve YENİ Partili belediyelere yolsuzluk yapıldı iddiasıyla başta İmamoğlu olmak üzere bir çok belediye başkanı hapse atılırken, CHP ve Yeni Parti’den AKP’ye geçen belediye başkanlarına AKP rozeti takılarak yolsuzluklarını koruma zırhı verilmektedir. Bunlar bir ülkede çürümenin nerelere vardığını gösteren olgulardır.

2020’li yıllara gelindiğinde Kur Korumalı Mevduat çıktı. 20 Aralık 2021’de bir gecede dolar 18.50’den 12, hatta 10 liraya kadar düşürüldü. Dövizin TL’ye çevirip faize yatırana hem yüksek faiz, hem de döviz yükseldikçe kur farkı verilecekti. Bu konuda ön bilgi edinen AKP çevresi (zamanında 18-20 Aralık 2021 öncesinde) dövizlerini 18,50 TL’den bozdurup 12 TL’den faize yatırarak bir gecede milyarlar götürdü. 3 yıl boyunca Kur Korumalı Mevduatı olanlar trilyonlar götürdü. Bu Kur Korumalı Mevduat’ın Türkiye ekonomisine yüklediği toplam maliyet, zarar yaklaşık 60 milyar dolar olarak (2,4 trilyon TL) hesaplanmaktadır. 2022 yılına kadar kâr eden Merkez Bankası’nın bu hesaplar nedeniyle zararı 2023’te 818 milyar TL ve 2024’te 700 milyar TL’dir. Milletin, işçinin, köylünün, esnafın cebinden çıkan paralar, vergiler bazı kişilerin cebine inmektedir. Halk enflasyon altında ezilip yoksullaşırken bir kesim AKP’li yandaş zenginlik içinde yüzmektedir. 2025 Ağustosu’nda bu hesaplar kapatıldı.

En büyük vurgun fon vurgunu

Kur Korumalı Mevduat’ın 2024/25 yılında sona ereceği anlaşılınca kolay para kazanmanın tadına varan bu AKP yanlısı zengin kesimi kendisine yeni yeni yollar ararken halkın emekliliği ve zor günler için, bir ev veya bir araba almak için yaptıkları birikimine göz diktiler. Halkın birikimine her dönem göz dikenler çıkmıştır. Bir dönem liberal kesimden Kastelli ve başkaları çıktı, milyarlar götürdü. Sonra islami kesimden Jet Fadıl, Kumbasan ve diğerleri çıktı. Bunlar da milyarlar götürdü. AKP döneminde Almanya kaynaklı ve Türkiye uzantılı “Deniz Feneri” yolsuzlukları ile halktan toplanan milyonlar Alman makamlarının bile dudaklarını uçurttu. AKP’nin daha başında Uyanlar’ın şirketlerine ve İmar Bankası’na el konulması, Eximbank’ın soyulması, Asya Bank’a çökülmesi, her bakanın bakanlığına kendi şirketinden mal satması, vurgun vurması sıradan olaylar sayılır hale geldi. 3Y politikası ise tamamen sözde kalmıştı.

Zenginleşen AKP’li kesim, bakanlar, bürokratlar, iş insanları kendilerine yeni en kârlı olan ve en kolay yolsuzlukların ve vurgunların yapılacağı yerin fonlar olduğunu tespit ettiler ve devletten kolayca aldıkları izinlerle fonlar kurmaya veya varolan fon kuruluşlarına hâkim olmaya başladılar. Bu fon kuruluşları halktan topladıkları paraları en iyi gelir getiren borsada oynayarak, hisse senedi alıp satarak para kazanan ve yatırımcılarına genellikle emekliliklerinde iyi gelir vaadeden kurumlardır. Avrupa ve Amerika’da bu kuruluşlar gerçekten yatırımcılarına emekliliklerinde iyi bir yaşam sağlarlar. Türkiye’de ise bu fonlar yatırımcılarına ilk aylarda belli bir gelir vermekte, ama esas olarak yatırımcıların parasını belli bir kesime, daha çok kendilerine çıkar sağlamak için kullanmaktadırlar. 

Bu fon kuruluşlarından biri Pusula Holdingtir. Tamamıyle AKP’lilerin kontrolünde bir fon. Önce Pusula Portföy Yönetim A.Ş. Olarak 27 Mart 2024’de kurulmuştur. Başında 28 yaşındaki Muammer Yarız bulunmaktadır. 5 yıl önce AKP Gençlik Kolları Yönetim Kurulu üyesi olarak AKP bayrağı taşımaktaydı. Şimdi en büyük bir fon yöneticisi. Fondaki paralarla 14,5 milyon dolara lüks bir yat, 16,5 milyon dolara bir jet uçak almış ve İsviçre’ye 25 milyon Euro kaçırmıştır. Muammer Yarız’ın jetiyle Fatma Betül Sayan Kaya 2025 yılında hacca, Cübbeli Ahmet’in damadı da Umre’ye gitmiş. AKP sözcüsü Ömer Çelik bile fonlardan 20 milyar vurgun vuran Nacar’ın yakın dostuymuş, Bodrum’da tatil yapmışlar.

Pusula Portföy Kasım 2025’te Katılımevim, Birevim, Pusula Yatırım gibi şirketlerle bir araya gelerek Pusula Holdingi oluşturmuşlardır. Pusula Yatırım’ın yönetim kurulu başkanı Serdar Turhan’dır. AKP’nin internet sitesinde paylaştığı habere göre Serdar Turhan’ın Bingöl’de yaptırdığı okulun Mart 2026’daki açılış törenine Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın yanı sıra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan da katılmıştı. Hepsi içiçe. Diğer fonlardaki durum da bundan farklı değildir.

Ülke kalkınmasını ancak sol ve demokratik güçler sağlar

Bu şekilde vurgunlar devam edip gidiyordu. Fatma Betül Sayan Kaya’nın 163 milyona aldığı bir hisse senedi paketini 2 milyar liraya satarak fahiş bir kazanç elde etmesiyle ortaya çıkan vurgun fonlardaki yolsuzlukları birden ortaya çıkardı. Vurgunlar uzun zamandan beri yapılıyormuş, Sermaye Piyasa Kurumu SPK, İstanbul Borsası yapılan vurgunları biliyormuş, ama harekete geçemiyorlarmış. Neden? Çünkü işin içinde AKP’liler var. Ne zaman ki borsaya yatırım yapan yabancı şirketler zarar etmeye başlayınca durum değişiyor ve “pislik” ortaya yayılıyor.

Bundan sonrası yargının işi. Fon yöneticisi konumunda olan 80 kişi tutuklanmış, üzerine gidilmesi gereken daha 217 kişilik bir liste varmış. Liste açıklanırsa işin ucunun AKP üst yöneticilerine kadar gideceği söyleniyor. Soruşturmaların nereye varacağını zaman göstereck.

Ortaya çıkan gerçek ise şu: AKP’nin vurgun ve yolsuzlukları bitmeyecektir. Ülke çok kan kaybedecektir. Bu iktidar döneminde ülkenin kalkınması imkansızdır. Halkın birikimleri daha da yağmalanacaktır. Bu AKP iktidarına bir an evvel son verilmesini gerektirmektedir. Artık ajitasyon ve progandalarımızda ülkenin kalkınmasını ancak sol, sosyalist, komünist, devrimci demokratik güçlerin sağlayacağı vurgulanmalıdır.

Bir yanıt yazın